آل عمران
Âl-i İmrân Sûresi
3. sûre · Medine · 200 âyet
Sûre hakkında · Elmalılı
ÂL-Î İMRÂN ٣ سُورَةُ اٰلِ عِمْرٰنَ İşbu Ali Imran suresi medenî olduğuna bütün müfessirînin ittifâkı vardır. Medinede nâzil olmuştur. Ve iki yüz âyettir. Eman, Kenz, Ma’niyye, Mücadele, Surei istiğfar ve Tayyibe dahi denilir. Surei Bakare ile buna «Zehraveyn» tesmiye edildiği de geçmiş idi.
Âyetleri iki yüz, kelimatı üç bin dört yüz seksendir.
Muhtelefünfih âyetler - «الٓمٓ», (ikinci) «اَلِانْجِيلَ», «وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ» «اِلَى بَنِىٓ اِسْرَآئِيلَ مِمَّا تُحِبُّونَ مَقَامُ اِبْرٰهِيمَ». ve bazılarının kavlinde (birinci) «اَلِانْجِيلَ»
FASILASI - «ل ق د ا ط ن ب م ر» mecmuu: «لقداطنب مر», «ق»
ancak bir fasıla «حريق» «د» üç fasıladadır.
Âli Imran, lisanımız tabirince Imran familyesi, Imran ailesi demektir, görüleceği üzere bu surei celilenin en mühim makasıdından biri, dini hakkı takrir ve onun hakkı hâkimiyyetini te’yid ve ilân edib Nasârânın ülûhiyyet iddiasiyle ifrat, bil’akis Yehudîlerin de bir takım kadh-ü isnadat ile tefrıt ettikleri Hazreti İsa mes’elesinin halli ve bu suretle asılları bir olduğu halde ruhı diyaneti gaybettirmiş ve hırs-u taassub ile tarafeyni tahrifi hakaika sevkeylemiş olan bu münazaa ve mücadele yüzünden ikisi bir yere gelmek ihtimali kalmamış bulunan bu iki din mensubları arasında te’mini sulh-ü müsalemet için hakem olmak üzere yetiştirilmiş olan ümmeti vasata her hususta hakk-u batılı tefrik eden bir ferman bahşetmek olduğundan bu sure müşarünileyhin nesebini gösteren Âli ımran ismile tevsim olunmuştur. Ve sebebi nüzulünü Yehudîlerden ziyade Nasârâ teşkil etmiştir. İsimlerinden dahi anlaşılacağı üzere surei Bakare ehli kitabdan evvelâ Yahudîlere, bu surede evvelâ Nasârâya tevcihi da’vet etmiş, binaenaleyh surei Bakare birinci cüz’ünde görüldüğü üzere iptida ruh-u lisanı Tevrat ile, bu sure de bidayeten ondan doğmuş olan ruh-u lisanı İncil ile alâkadar olarak tahrifatı vakıayı izale ve akaidi nası tashih için âyâtı hakdaki temsilâtı tahkikata, müteşabihatı muhkemata irca’ esasını öğretmiştir. Ve Allahü a’lem bu iki surenin müteşabihattan olan birer «الم» ile başlamış olmalarında bu hikmete de bir telmih vardır. Bu suretle bu iki sure beynindeki münasebet ve fark, Tevrat ile İncil arasındaki fark ve münasebet gibidir. Biri mukaddem biri tâli, biri asıl diğeri onun fer’i demektir. Biri mukaddem biri tâli, biri asıl diğeri onun fer’i demektir. Surei Bakaredeki icmallerin çoğu burada şerh-ü izah edilmiştir ki bunlara «Zehraveyn» tesmiyesinde de buna işaret vardır. Surei Bakare «فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ» duasiyle hitam bulmuştu. Bu sure ise o duaya bir icabet olarak başlamıştı. Ve galebei diniyye ve ilmiyyenin galabei maddiyyeden ehem ve onun bir şartı mütekaddimi olduğunu tefhim için evvel emirde nusreti ilmiyyeyi te’min etmiştir. Bu sevk-u münasebet iki sureyi biribirine öyle raptetmiştir ki birinin ahıriyle diğerinin evveli surei Bakarede «وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ اَللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْحَىُّ الْقَيُّومُ» diye Âyetelkürsînin makabline irtibatı şeklini ahzetmiş ve bu «الٓمٓ» o «الٓمٓ» in bu noktasında toplanan bütün hakaik ve vazaifi ıhtar ederek başlamıştır. Binaenaleyh zehrayı ulâ ile zehrayı saniye birbirlerine büyük ve küçük iki hemşire denecek kadar mütekarib bir ana ile bir kız vaz’iyyetindedirler. Hasılı bu iki surenin alelumum mündericatları i’tibariyle aralarında bir çok cihetten telâzüm ve tenazur vardır ki bunlardan kıssai Âdem ile kıssai İsanın temasülünü zikretmek kâfidir.
SEBEBİ NÜZULÜ - Mukatil ibni Süleyman bu surenin evvelinde ba’zı âyetlerin nüzulü yine Yehudîler olduğuna, Muhammed ibni İshak da surenin ibtidasından mübahele âyetinin nihayetine ya’ni «اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ» âyetinin başına kadar sebebi nüzulü Nasârâ olduğuna kail olmuşlardır ki cumhurı müfessirîn bunun üzerindedirler. Çünkü surenin tevhid ve tenzihi ilâhî ile başlaması evvel emirde da’vayı Nasârâ aleyhindedir. Bu iki rivayetten bazı âyetlerin bilhassa Yehudîler veya her ikisi dolayısiyle nâzil olmuş bulunması neticesini almak da mümkindir. Filvaki «قُلْ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ الخ» iki âyetin Yehudîler hakkında olduğu daha kuvvetle mervidir. Yehudîlerin Hazreti İsaya buğuzları ve validesine kazifleri nübüvvetini ve İncili inkarları diğer âyetlerin nüzulüne de sebebiyyet verebilires de daha ziyade buna Nasârânın Resulullah ile olan bir münazarası sebeb olmuştur ki bu suretle rivayet edilmektedir: Resulullaha Necrandan murahhas olarak bir hey’eti Nasârâ gelmişlerdi ki buna «vefdi necran» denilir, bunlar altmış süvari olub içlerinden on dördü büyükleri ve bu on dördün içinde üçü de en büyükleri idiler. Bunların birisi El’âkıb dedikleri emîrleri ve sahib reyleri «Abdülmesih» ikincisi seyyid ta’bir ettikleri vezir ve müşirleri «الايهم» üçüncüsü de âlimleri ve üskuf ya’ni piskosposları ve reisi tedrisleri idi ki ismi Ebu Harise ibni Alkame ve kendisi beni Bekr ibni vâilden birisi idi. Dini Nasraniyyette tedrisatı, hizmeti, sa’y-ü ictihadı ve ilmi ile şöhretyab olduğundan Rum mülûkü tarafından mazharı i’zaz ve ikram olmuş bir çok mallar verilmiş, tahti idaresinde hayli kilisalar yaptırılmış idi. Bu altmış miyanında biraderi Kürz ibni Alkame dahi yanında bulunuyordu. Bunlar gelmişler, bir gün ikindi namazından sonra Mescidi saadette huzurı risalete girmişlerdi, üzerlerinde süslü cübbeler, fahır ridalerle Papas elbiseleri vardı. Bunları gören bazı Eshabı kiram biz böyle bir vak’a görmedik demişlerdi. O sırada onların da namaz vakitleri gelmiş olduğundan Mescidi saadet içinde namaza kalkmışlar, Resulullah sallallahü aleyhi vesellem de «bırakınız kılsınlar» buyurmuş, Meşrika müteveccihen kılmışlar. Piskopos Ebü harise, Âkıb Abdülmesih, Eleyhem Seyyid, üçü Hazreti Resulallah ile mükâleme etmişler ve bir kaç gün Medinede kalmışlardı. Esnayı mükâlemede Hazreti İsaya gâh Allahdır diyorlar, gâh ibnullahdır diyorlar, gâh da salisü selâse diyorlardı. Allahdır demelerine «çünkü ölüleri diriltirdi, hastaları eyi ederdi, gayıbları haber verir, çamurdan kuş sureti gibi bir halk yapar, ona üfler, o da uçardı» diye ihticac ederler, Allahın veledi iddiasına «çünkü ma’lûm bir babası yoktu» diye istidlâl eylerler, salisü selâse, üçün üçüncüsü sözüne de «çünkü Allah «yaptik, kıldık» diyor, eğer bir olsa idi «yapdım» derdi diye istidlâl ediyorlardı, bunun üzerine Resulullah bunlara «اسلموا» islâma giriniz» buyurdu «biz senden evvel islâma girmişiz» dediler, aleyhissalâtü vesselâm «yalan söylediniz, siz Allah tealâya veled isnad edib dururken islâmınız nasıl sahih olur» buyurdu «Allahın veledi değilse o halde bunun babası kim» dediler, ba’dehu Fahrı risalet onlarla şöyle bir münazaraya şüru’ buyurdu:
Resulullah - Bilmiyor musunuz, Allah hayyü lâyemuttur, İsaya ise fena ârız olur?
Onlar - Evet.
Resulullah - Bilmiyor musunuz, babasına müşabeheti olmıyan hiç bir veled yoktur? Onlar - Evet.
Resulullah - Bilmiyor musunuz, rabbımız her şey üzerine kayyumdur, onu hıfzeder, merzuk eder, halbuki İsa bundan hiç bir şeye malik midir?
Onlar - Hayır.
Resulullah - Bilmiyor musunuz, Allah tealâya yerde ve gökte hiç bir şeyi hafi değildir, İsa ise Allahın bildirdiğinden başka bunlardan bir şey bilir mi?
Onlar - Hayır. Resulullah - Rabbımız İsayı rahimde dilediği gibi tasvir etti bunu biliyor musunuz? Onlar - Evet.
Resulullah - Rabbımız, yemez, içmez, hadesten münezzehtir, bunu da biliyor musunuz?
Onlar - Evet.
Resulullah - O halde İsa zu’mettiğiniz gibi nasıl olur? Buyurdu, onlar da sükût ettiler.
Maamafih sonra yine inad ettiler de «ya Muhammed! Sen onun «كَلِمَةُ اللّٰهِ وَ رُوحٌ مِنْهُ= Allahın kelimesi ve ondan bir ruh» olduğu zu’munda değil misin? dediler «evet» buyuruldu, «eyh, işte bu bize yeter» diye cehudluğa gittiler. Allah da bu surenin evvelinden seksen küsur âyet inzal buyurdu ki: «فَاَمَّا الَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ» âyeti bu cuhud ile alâkadardır. Allah nihayet «فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَآءَنَا وَاَبْنَآءَكُمْ» âyeti ile onları mübaheleye, ya’ni açıktan mülâaneye da’vet etmesini hazreti Peygambere emr etti, Rasulullah da bu daveti yapınca «ya Ebel Kasım bizi bırak, işimizi görelim de sonra gelir, dediğini yaparız» dediler kittiler, beyinlerinde konuşdukları zaman o üçten birisi: «Anladınız ya Muhammed hakikaten nebiyyi Mürsel, sahıbiniz hakkındaki niza’ı ne güzel hall’ü fasl etti. Bilirsiniz ki her hangi bir kavim bir Peygamber ile mülâaneye kalkışırsa büyüğü küçüğü mahv olur, Eğer bunu yaparsanız kökünüz kazınır, madam ki olduğunuz dininizde kalmak isteyorsunuz, bu zatla müvadea ve müsaleha akd ediniz, memleketinize gidiniz» demiş, bunun üzerine geldiler «ya Ebel Kasım! biz seninle mülâane etmemeğe ve seni dininde bırakıb biz de kendi dinimizde kalmaya karar verdik, binaenaleyh ashabından bize bir zat gönder de mallarımızda ıhtilâfımız olan şeylerde bize hâkim olsun, zira biz senden razıyızı» dediler, Aleyhissalatü vesselâm «öğle sonu bana geliniz de sizinle beraber kaviy, emin bir hakem göndereyim» buyurdu. Hazreti Ömer der imiş ki «ben hiç bir zaman imareti hoşlanmadım, fakat o gün benim ta’yin olunmamı ümid etmişdim, Öğle namazını kıldık, Rasullullah sağ ve solun atfı nazar ediyordu, ben de beni görsün diye uzanıryordum. O mütemadiyen göz gezdiriyordu. Nihayet Ebu Ubeydutibnilcerrahı gördü, çağırdı, «Onlarla git, aralarında vakı’ olan ıhtilâflarında bir vechi hal hükm et» buyurdu. Bir kerre arzu ettiğim bu me’muriyeti de Ebu Ubeyde alıb gitti» ilah... Hasılı Necranlılar dini İslâma girmemiş iseler de akdı müsaleha ile tabi’ıyyeti İslamı kabul etmişler ve bir hâkim alıb gitmişlerdi. Ancak bu hey’et içinde piskopus Ebu harise ibni Alkamenin biraderi Kürz ibni Alkame kabul islâm etmiş ve bu babda ma’lûmat da vermiştir. Ezcümle «Necrandan hareket ettikleri sırada biraderi piskapos Ebu Harisenin yanında imiş, beraber gelirken Ebu Harisenin bindiği katır bir hayvanlık etmiş, Kürz «تَعْسًا لِلَابْعَدِ= o ebede kahren» demiş ve bununla Rasulullahı kasdediyormuş, biraderi Ebu hârise «Hayır anan kahrolsun» diye mukabele edince «niçin birader» diye sormuş, cevaben «vallah o bizim intizar etmekte olduğumuz Peygamber» demiş, Kürz «O halde bunu biliyorsun da ondan seni men’ eden ne?» diye sual eylemiş, o da «çünkü, şu kırallah bize bir çok servetler verdiler, ikramlar ettiler, şimdi buna iman etsek hepsini elimizden alırlar» diye cevab olduğunu ve bu cevab Kürzün kalbine bir ukde olmuş, nihayet vak’anın cereyanını ta’kib ettikten sonra kabuli islâm eylemiş olduğunu kendisi hikâye etmiştir. «وَمَا اخْتَلَفَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَآءَهُمُ» muktezasınca hubbi Dünya bir çokları işte böyle kabuli haktan men’eylemişdir. «زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَآءِ وَالْبَنٖينَ وَالْقَنَاطٖيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ» âyeti bu haleti ruhiyyeyi ne güzel anlatmıştır. «اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِىَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ». (آلاية) Mu’cemülbüldanda tefsıl olunduğu üzere Necran, Yemende, Havranda, Kûfe cıvarında olmak üzere bir kaç kasabanın ismidir. Burada Yemen Necranidir ki Yemenin Mekke tarafında ve Arabistanın merkezi nasraniyyeti olan ehemmiyyetli bir kasaba idi. Nasraniyyet ta ibtidayi zuhurunda hazreti İsanın getirdiği safveti asliyyesiyle Ceziretülarabın evvelâ bu kasabasında intişar etmiş ve bu intişar Yemen hükümdarları tarafından «Uhdud» vak’alariyle basdırılmak istenilmiş idi ki Surei bürucda tafsıli gelecektir. Bilâhare dinlerine bid’atler karışmış, safveti asliyyesi bozulmuştur. Bu kasabada Abdülmedan ibni deyyanihârisî tarafından bina edilmiş bir kilise varmış ki Kâ’bei muazzamaya karşılık olmak üzere buna «Kâ’bei necran» namını vermişler ve çok ta’zım ederlermiş ve bunda bir haylı esakıfe -piskaposlarb ulunurmuş ki hazreti Peygambere gelen hey’et bunlardan idi. Bu Kilise Necranda bir nehir kenarında olub o zaman Abdulmesıh ibni Daris ibni Adî ibnimu’tellin tahti hükmünde imiş ve bu şehirden on bin dinar kadar varidat alırmış. Bu Necran hicretin onuncu senesi sulhan fethedilmiştir. İşte nusratı İlâhiyeden ilmî amelî bir numune: بِسْ مِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖي مِ ١ الٓمٓ ٢ اَللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ٣ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجٖيلَ ٤ مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدٖيدٌ وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ ذُوانْتِقَامٍ ٥ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَىْءٌ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَآءِ ٦ هُوَ الَّذٖى يُصَوِّرُكُمْ فِىالْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَآءُ لَآاِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ٧ هُوَ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَآءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَآءَ تَاْوٖيلِهٖ وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهٖ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّناَ وَمَا يَذَّكَّرُاِلَّآ اُولُوا الْاَلْبَابِ ٨ رَبَّنَا لَاتُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ٩ رَبَّنَآ اِنَّكَ جاَمِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فٖيهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمٖيعَادَ ١ اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِىَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَآ اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا وَاُولٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ ١١ كَدَاْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَذَّ بُوا بِاٰيَاتِناَ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللّٰهُ شَدٖيدُ الْعِقَابِ Meali Şerifi