Âl-i İmrân Sûresi 142. Âyet
Medine · Cüz 4 · Sayfa 68
أَمۡ حَسِبۡتُمۡ أَن تَدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ وَلَمَّا يَعۡلَمِ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ جَٰهَدُواْ مِنكُمۡ وَيَعۡلَمَ ٱلصَّـٰبِرِينَ ١٤٢
Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 142–152. âyetleri birlikte ele alır.
143. وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ الايه bu hıtab, mü’minlerden bir kısım hakkındadır ki balâda zikredildiği üzere Resulullah «Bedr» e ansızın çıktığı için harbolacağını zannetmemişler ve binaenaleyh gazvei «Bedr» debulunamamışlardı. Eshabı «Bedr» hakkındaki tekrimatı İlâhiyyeyi anladıkları zaman gitmediklerine nedamet ederek "ah keşke biz de Eshabı «Bedr» gibi katlolunub şehid olaydık diye düşmanla çarpışmak için iştiyak beslemeğe başlamışlardı ve hatta Medinede müdafaaya razı olmayıb «Uhud» a çıkmak için teşvik edenler de bunlardı. Fakat muharebeye çıkıb vak’ai mezkûre olunca bir çokları sebat edemediler. Bu âyet bunlar hakkında nâzil olmuş ve mukaddema harbı arzu ederek ölümü temenni ettikleri halde onu görünce bakıb kalmalarından dolayı ıtab buyurulmuştur. Bazı müfessirîn diyorlar ki burada mevtten murad, harbdir. Çünkü harb, ağlebi ahvalde ölümü tazammun eder. Bu itibar ile kendi nefsinde ölüme razı olmıyan harbi de temenni etmez. İşte harb ile mevt beynindeki bu alâkaya binaen çıkıb düşmanla çarpışmak arzusundan temennii mevt ile tabir buyurulmuştur. Yoksa maksud bizzat temennii mevt meşru’ değildir. Hatta harpte temennii şehadet bile caiz olamıyacağına ve çünkü bunda küffarın galebesini temenni ma’nası bulunacağına zahib olanlar olmuştur. Lâkin doğrusu temennii şehadette beis yoktur. Ve bu âyette temennii mevt de temennii şehadet ma’nasına olmak zahirdir. Ancak iyi anlaşılmak lâzım gelir ki temennii şehadet düşmanın galebesini temenni eder gibi bizzat mevti temenni etmek suretinde olmamalıdır. Asıl maksad hak yolunda şehadet rütbesine nail olmak ve indallah mev’ud olan hayatı hakikiyyeye ermektir ki bunda temennii mevt bir vesile olmak itibarile zımnî kalır. Velhasıl ölmek için yaşatmakla ahirette hakikaten yaşamak için ölmek arasında pek büyük bir fark vardır. Harb edecek olanlar sırf bu maksadla hareket etmeli ve ölüme mülâkı oldukları zaman da ondan kaçınmamalı ve bu imandan feragat eylememelidirler. Uhud muharebesi her ma’nasiyle tedafüî bir harb olduğu gibi tecavüz eden düşmana karşı meydan muharebesine çıkmak arzusunu besleyen bu müslimanların şevk ve hadisleri de ca’lî bir nümayış olmayıb samimî bir eseri iman olduğunda hiç şüphe yoktu. Fakat «لَيْسَ الْخَبَرُكَا لْعِيَانِ» mucebince bu günkü arzu ile yarınki vakıai fi’liyye arasında azîm bir fark bulunduğundan kalb-ü kavlin fi’le intıbakı mühim bir mes’ele teşkil eder ki asıl sadakati iman bundadır «رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ». Binaenaleyh her hangi bir harbe karar vermek için kemali ciddiyyetle iyi düşünmeli ve bir kerre harbe başladıktan sonra artık dönmeyi hatıra getirmemeli, ölmek de lâzım gelse onu sabr-ü sebat ile seve seve karşılamalıdır. Yoksa kanını son damlasına kadar akıtmağa yeminler ederek harbı kızıştırıb da selâmeti firar etmekte arayanlar hiç bir zaman selâmet bulamazlar, ve âlemi perişan ederler, hem de kendileri dünya ve Ahıret mahv-ü muzmahill olurlar.
144. وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَائِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ rivayet olunuyor ki Uhud günü iki ordu çarpışmaya başlayıb har kızışınca Resulullah «şu kılıcımı hakkıyle kim alır da bükülünceye kadar düşmana çalar» buyurmuş ve onu Ebudücane Simâk ibni harşetelensarî almış ve başına da kırmızı sarık sarıb salınarak ve انا الذى عاهدنى خليلى و نحن بالسفح الدى النخيل ان لا اقوم الدهر فى الكيول اضرب بسيف اللّه و الرسول diyerek maiyyetinde bir kaç müsliman ile beraber harbe dalmıştı. Resulullah «bu azametli yürüyüşü Allah ve Resulü sevmez amma bu makam, müstesna buyurdu. O da karşısına kim gelirse vurub öldürüyordu. Hazreti Ali ve Hazreti Hamze ve Sad ibni ebî Vakkas düşman saflarına dalarak pek kahramanane harb etmişler ve Hazreti Ali kılıcı bükülünceye kadar çarpışmıştı. Bu suretle Allah müslimanlara nusrat ihsan etmiş, müşrikler hayli telefat vermiş ve bozulmuştu da ganimet toplanmağa başlanmıştı. Bunu gören okçuların ekserisi ganimete iştirak etmek için kumandanları Abdullah ibni cubeyrin men’ine rağmen mevkilerini bırakıb koştular. Müşarün’ileyhin yanında ve Resulullahın muhafazasını emrettiği o mevkı’de ancak sekiz kişi kaldı. Düşmanın sağ cenah kumandanı olub ilk önce Hazreti Zübeyrin karşısında ric’at etmiş bulunan Halid ibni Velid kalan okcuların azlığını ve arka tarafın boşa kaldığını görünce derhal iki yüz elli kadar süvari ile Şı’b tarafından şiddetli bir hücum yaparak kalan okcuları şehid edib askeri islâmı arkadan vurdular ve yarıb dağıttılar ve bütün kuvvetleriyle Resulullaha doğru hücum ettiler. Eshabı kiram şiddetle çarpıştılar, otuz kadar zat musab oldu, Abdullah ibni Kamie sokulub Resulullaha bir taş atarak mubarek rabaiye dişini kırdı ve veçhi saadetini yaraladı ve katil massadiyle atıldı -bir rivayette taşı atan Utbet ibni Ebi vakkas idi- Mus’ad ibni Omeyr müdafaaya şitab etti. Fakat İbni Kamia bunu şehid etmiş ve Resulullahı katleylediği zannile dönmüş «Muhammedi katlettim» demiş idi. O zaman kim olduğu belli olmıyan birisi «اَلَا اِنَّ مُحَمَّدًا قَدْ قُتِلَ» malûmunuz olsun Muhammed katlolundu» diye acı bir haykırış haykırmış ve bu ses hemen intişar edivermekle her taraftan halk dönüb kaçmağa başlamışlardı ki hatta bu bağıranın İblis olduğu söylenmiştir. Resulullah ise «اِلَىَّ عِبَادَ اللّٰهِ Allahın kulları bana doğru» diye çağırıyordu. Bu sırada Eshabdan ilk evvel Kâ’b ibni malik kendi tabirile miğferin altında parlayan gözlerinden «Resulullahı tanımış, en yüksek sesiyle «ey ma’şeri müslimîn! müjde Resulullah işte» diye alabildiğine bağırmış, Resulullah da ona sükût işareti vermiş, hemen otuz kadar Eshab Resulullahın yanına toplanmışlar ve himaye etmişler ve nihayet müşrikleri def’eylemişler ve mütebakisi dağılmışlardı. «Muhammed katlolundu» şayiası üzerine çok sarsılmışlar ve perişan olmuşlardı. Bir kısmı «muharebeden sarfı nazar edelim» demişler, ellerini salıb oturmuşlar, ba’zıları «Abdullah ibni Übeyye gidecek bir adamımız olsa da bize Ebusüfyandan bir eman alıverse» diye söylenirmiş, bir takım münafıklar da «Muhammed Peygamber olsaydı katlolunmazdı, artık eski dininize dönünüz ve ıhvanınıza müracaat ediniz» diye izharı nifak ederlermiş. Binaenaleyh bütün bunlara karşı Enes ibni Nadr Hazretleri -ki Enes ibni Malik Hazretlerinin amcasıdırk alkmış «ey kavim! eğer Muhammed katlolundu ise rabbı Muhammed hayy ve lâyemuttur. Resulullahdan sonra sağ kalıb da ne yapacaksınız? onun muharebe ettiği uğurda muharebe edin ve onun öldüğü uğurda şeref-ü şan ile ölün» demiş, ba’dehu «Allahım şunların dediklerinden sana i’tizaz ederim ve şunların -yani münafıklarıny aptıklarından sana teberri eylerim» diye dua ettikten sonra kılıcını çekib muharebeye atılmış ve şehid oluncaya kadar harb etmiş ki yetmiş yara aldığı rivayet olunuyor. Ve bir takım zevat da aynı suretle şehid olmuşlardır ki Sa’d ibni Rebi’ ve kanlar içinde yuvarlanan ensârî bu cümleden idi. Kaçanların ba’zıları Medineye kadar gitmişler ve ekserisi dağda kalmışlar ve sonra toplanmışlar ve düşman açıldıktan sonra Resulullah da maiyyetindekilerle beraber oraya çıkmış ve birleşmişlerdi. İşte bu âyet bu katil şayiası üzerine terki vazife edenleri terbiye ve makamı sıddikîne irşad için nâzil olmuştur. Vak’a şayıai katl üzerine olduğu halde ayette mevtin takdimi Resulullah hakkında katlin vakı’ olmadığı ve olmayacağı ve fakat mevtin behemehal vukubulacağı cihetle bilhassa vefatı Peygamberî sırasında zuhur edecek hâdisata celbi dikkat etmek ve o noktayı nazarla terbiyei diniyyeyi takviye eylemek hikmetini tazammun eylemektedir.
«وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ» buyurulmuş olduğu halde bir takım Eshabın katil şayiasına nasıl ihtimal verebildikleri mes’elesine gelince: evvelâ bunun o zaman nâzil olmuş bulunduğu malûm değildir. Ve katledilmiş Peygamberler de vardır. Saniyen her âyet herkesin malûm olmıyabilir, salisen herkes için her bildiğini her zaman ve her makamda derhatır etmek kabil olamaz. Alelhusus böyle dehşetli haileler karşısında şiddeti teessür ile bildiğini unutmak avarızı beşeriyyedendir. Netekim Hazreti Ömer vefatı Peygamberî günü işbu «وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ» âyetini ancak Hazreti Ebibekrin ihtariyle derhatır etmişti.
«İNKILÂB ALEL’A’KIB» esasen ökceler üzerine dönmek demektir ki asker yürüyüşünde olduğu gibi tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökceyi birden yerinde çevirmek suretiyle «اَلِانْقِلَابُ عَلَى الْعَقِبَيْنِ» ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur’anda bu tabir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan mecaz olmak üzere iki ma’naya muhtemildir. Burada zahir olan irtidad ma’nasıdır ki harbden firar dolayısiyle istifhamı inkârî ile «irtidad mı edeceksiniz» diye bir tevbih ifade eder. Ve vefatı Peygamberîden sonra müslimanların vazifelerini ıhtar eyler. Ve bu tevbih-ü ıhtarın hasılı da şu olur: Muhammed ancak bir Resuldür. Ondan evvelki bütün Resuller ise gelmiş geçmişlerdir. Binaenaleyh Muhammed de onlar gibi gidecektir. Bu cihetle onun diğer Enbiyadan bir farkı yoktur. Peygamberlerin tebliğ ettikleri şeriatlerin bakası için de kendi bakaları şart değildir. Evvelki Peygamberlerin hepsi vefat etti. İman eden tabi’leri sebat edib dinlerini muhafaza ve müdafaa eylediler. Risaletin hükmü budur. Risaleti Muhammediyyenin hükmü de başka değildir. Bu böyle iken şayed Muhammed, vefat eder veya katlolunursa siz onun dininden dönüverecek veya onu müdafaa etmiyecek misiniz ki bir katil şayiası üzerine kaçmıya kalkdınız? Hayır, vefatı Muhammedîden sonra sizin hayr-ü menfaatınız dönmekte değil, sebattadır. O zaman bu vazife temamen size kalacak ve siz ahdinizde durub onu eda ederseniz şakirînden olacaksınız ve behemehal cenabı Allahın mükâfatına ereceksiniz. Netekim Enbiyai salifenin ümmetleri de ancak böyle mes’ud olagelmişlerdir». Burada «قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ» nazmı celili Resulden hal veya sıfat veya bir cümlei istinafiye olarak bir kübrâ mevkıindedir, Ve bütün Resullere ammolduğu zahir bulunduğundan Hazreti İsa dahi bundan dahil olmuş bulunur. Ve bu nassı ammın mütevatir olmıyan hadîslerle tahsısı caiz olmamak lâzım gelir «وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ» âyeti de nefyi katil ve salbde kat’î ise de alel’ıtlak nefyi mevtte kat’î olmadığından bunu muhassıs olamaz. Binaenaleyh Hazreti İsanın ölmediği ve nüzul edeceği hakkında varid olan ehadisi sahihanın manâsını mevti ma’ruftan başka bir veche hamletmek ıktiza edecektir. Çünkü «قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ» nassı ammının umumî üzere cari olmadığı farzedilecek olursa âyetin temamii takribi cayi işkâl olacaktır. Zira kazıyye, külliyye olmadığı takdirde bazı Enbiyada sebkı misal ile tecvizi mevt sahibi olsa bile hepsinde vahdeti hükmü isbat edecek olan tahkıki mevt sabit olmıyacaktır.
وَسَيَجْزِى اللّٰهُ الشَّاكِرٖينَ Burada şakirînden murad, islâmda sebat ederek ifayi vazife edenlerdir. Bunun için sabitîn veya tai’în ile tefsir edilmiştir. Hazreti Ali sabitîn ile tefsir eder, ve der imiş ki «bunlar Ebû Bekr ve arkadaşlarıdır. Ve Ebû Bekr emîri şakirîndir». Binaenaleyh âyet, katil şayiası üzerine ric’at ve firarın irtidad değilse de ona yakın bir kebîre olduğunu ifham ile bir tevbih ve mü’minîni makamı sıddıkîne i’lâ edecek bir terbiyeyi muhtevi olduğu gibi bilhassa vefatı Peygamberî sırasındaki irtidad vekayiinin ve Hazreti Ebi Bekrin bunlara karşı metaneti sıddıkîyyesiyle muvaffakiyyatı cemilesine bir işareti muhtevidir. Ve bu şükrânın Dünyada mükâfatı da devleti islâmın teessüsü olmuştur. 145. وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ Katil şaiyası üzerine perişan olanlar üzerinde iki hisden biri veya her ikisi âmil olduğu anlaşılıyor ki birisi vefatı Peygamberîden son derece müteessir olarak her şeyden vaz geçmek, diğeri de düşman karşısında ölümden korkub can hevline düşmektir. «وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ» evvelkine cevab olduğu gibi işbu «وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ» de ikinciye veya her ikisine karşı tesliye ve irşadı mutazammın olarak metanet ile cihada sevk ve bu babda bu iki endişenin bile bir mazaret teşkil edemiyeceğini beyan etmektedir. Filvaki Allah tealânın izn-ü iradesi taallûk etmeksizin hiç bir kimsenini ölmesi ihtimali yoktur. Gerek döşekte olsun gerek katlile olsun alel’ıtlak ölüm böyle olunca Allahın iradesi taallûk etmeden ne düşmanın savletiyle ne de kendi arzusiyle kimse ölmez. Demek Muhammed vefat eder veya katlolunursa düşmanın savletiyle değil, Allahın izniyle olacaktır. Kezalik her hangi bir şahıs da ölecek veya katledilecek olursa o da düşmanın savletiyle değil Allahın emriyledir. Ve bunun böyle olduğu da Uhud vak’asının netaici tecribeviyyesinden biri olmak üzere sabittir. Eğer böyle olmasa idi o gün hiç kimse kurtulamazdı. Binaenaleyh her iki takdirde Allahı unutmamak ve iradei İlahiyyeye kemali rıza ile itaat edib ifayi vazife etmek lâzım gelir. Meydanı harbde vazife ise küffara karşı koymak ve ı’lâi kelimetillâh uğurunda hiç bir şeyden endişe etmemektir. İyi bilmelidir ki korkunun ecele faidesi yoktur. Kâfirlere mağlûb olanlar bir müddet berhayat kalsalar bile irtidad tehlükesine maruzdurlar. Allahın izniyle ölüm ise كِتَابًا مُؤَجَّلًا müeccel bir surette yazılıdır, Yani indellah bir vakti malûm ile mukadderdir ki ne ileri gider ne geri kalır.» - Bir insanı vakı’de her hangi suretle ölecekse öyle ölür. Ve anın dünyada iki ömrü yoktur. Binaenaleyh iki eceli de yoktur. Ba’zı kimseler eceli müsemma ve eceli kaza diye iki ecel tasavvur ederler. Ve zavallı ecel yetmeden kazaya uğradı derler. Bilmezler ki vakı’ ne ise ömür, ecel odur. Ve o kimsenin indallah vakti ma’lûmu ondan ibarettir. Bundan maadası hakikaten değil, imkânı zatî ve aklî üzerine mübteni farzıyyat ve ihtimalâttır. Herkesin vakı’de ömrünün, ecelinin vahdeti, inkâr imkânı bulunmıyan bir hakikati bedihiyye olduğu halde bir takımlarının bunu bir mes’elei mu’dıle imiş gibi ecel bir mi iki mi diye bahse kalkışmaları mes’eleyi kavrayamamalarından neş’et eder. Evet, sirri kader malûm olmaz ve berhayat bulunan bir kimsenin ne vakıt ve ne suretle öleceğini de Allahdan başka kimse bilmez. Sünneti ilâhiyyede esbabı mevt olarak tanınmış bir çok şeyler de vardır. İnsan ecelinin ne olduğunu bilmediği için bunlardan tevakki de etmelidir. Ve fakat her halde şunu bilmelidir ki bu tevakki ne iradei İlâhiyyeyi tagyir, ne de indallah malûm ve hakikaten mukadder olan eceli tebdil eder. Binaenaleyh endişei mevt. Tekakyyüdatı hayatiyye Allaha karşı olan vezaifi mühimmeyi unutturmamalıdır. Çünkü hayat ve mematın bizzat medarı mahza meşiyyetullahtır. Ve bunda kimsenin medhali yoktur. Fakat hayattan istifade ve semeratı hayatı ıktitaf edebilmek hususu böyle değildir. Bu cihet iradatı beşeriyye ile alâkadardır. Bunun için buyuruluyor ki وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا ve her kim dünya sevabı murad ederse onu dünya sevabından veriniz وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِهٖ مِنْهَا herkim de ahıret sevabı murad ederse onada ahıret sevabından veririz- «منها» kayidleri gösteriyor ki murad edilenin hepsi verilmezse de her halde biraz olsun verilir. Ve iradei abid büsbütün hükümsüz kalmaz. Burada sevabı dünya fırkası ganimet arzusiyle koşanlara bir ta’rizı mutazammındır وَسَنَجْزِى الشَّاكِرٖينَ o şakirler ki ni’meti islâmda sebat edib Allahın kendilerine ihsan ettiği kuvvet-ü kudreti ma hulikalehi olan tâate sarf ederek şükrünü eda ederler ve hiç bir mania karşısında bundan inhiraf eylemezler. Bu şakirînden murad ya «لام عهد» ile şüheda ve sair mücahidîni ma’huledir. Veya «لام جنس» ile alel’umum şakirîn cinsidir ki mücahidîni mezkûre bunda duhuli evvelîn ile dahildirler. Burada cezaı şükürden murad da sevabı uhrevî olduğu siyakından zahirdir. 146. وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِىٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثٖيرٌ
RİBBİYYUN «ربّى» nin cem’idir ki râbbanî gibi rabbe nisbettir. Rabba kulluk eden demektir. «را»
nın kesri Basra - Bısrıyyun gibi ismi mensub tegayyüratındandır. Rabbanî mürebbî demek olan rabbana nisbet olarak mülâhaza edilebildiği gibi ribbî de cemaat demek olan «ribbe» ye nisbet olarak da tahlil edilmiştir ki esasında içtimaî mefhumu mülâhazasile cemaat diye tefsir edilmiştir. Bunlardan başka Vahidînin Ferradan nakli veçhile «ربيون» evvelûn ya’ni evvelkiler ma’nasına da gelir. Ba’zıları rabbanî ile ribbî arasında bir ma’na farkı bulunduğunu söylemişlerdir. Ezcümle İbni Zeyd demiştir ki «ربانى» eimmei vülât «ربى» da raiyyedir ki ribbe müntesibdirler. Binaenaleyh rabbanî ve ribbî ikisi de rabbe intisab ma’nasını mutazammın olmakla beraber «ربيون» ribbe intisab ile terbiye ve ta’lim görmüş cemaat, rabbanî de rabbe intisab ile diğerlerini ta’lim ve terbiye edebilecek seviyyei âliyede bulunanlar diye tefrik edilmek en muvafık ma’na olacaktır. Maamafih bunların müteradif veya ribbiyyun rabbaniyyundan eamm olarak da kullanılması caiz olur. Balâda min tarafillâh nübüvvete, kitaba hükm-ü hükûmete nail olmuş bir beşerin insanlara karşı «bana kul olunuz» diye rübubiyyet iddiasına hakkı olmadığı ve «لٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّٖنَ» mucebince bunların vazifesi ta’lim ve tedris ile rabbaniyyun yetiştirmek olduğu beyan olunmakla bi’seti Muhammediyyenin büyük hikmetlerinden birisi de rabbaniyyun yetiştirmek olduğu anlaşılmış ve ba’dehu «كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ» fermanı İlâhîsile ümmeti Muhammedin hayrı ümem olacağı da tefhim buyurulmuş idi. İşte burada «Uhud» hâdisesi dolayısiyle Eshabı Muhammedî yüksek bir mazmun ile terbiye edilmek üzere, siz böyle hayrı ümem olacak rabbanîler olmağa namzed iken Enbiyayı salifenin ümmetleri kadar da olamıyacak mısınız ki katil şayiası karşısında perişan oluverdiniz» mealinde büyük ve ince bir itab zemiminde «وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِىٍّ الخ» buyurulmuştur.
149. يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِنْ تُطٖيعُوا الَّذٖينَ كَفَرُوا الخ Ensarı Enbiyaya ıktida için terğibden sonra bu âyetler de «eski dininize dönünüz» diyen münafıkların sözleri sebebiyle nâzil olmuştur. Maamafih alel’umumı kâfirlere itaatten tahzir buyurulmuştur. Bu hıtabı tahzir bilhassa şu manâyi tazammun ediyor ki cihaddan firar, küffare itaat ve mağlûbiyyete, bu da binnetice Dünya ve Ahıret husranı müeddi olan irtidada baıs olacak bir felâkettir. 151. سَنُلْقٖى فٖى قُلُوبِ الَّذٖينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَآ اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَالَمْ يُنَزِّلْ بِهٖ سُلْطَانًا ERRUB; kalbi dolduran korku «SULTANEN» hüccet ve bürhan ve delil demektir. Şayanı dikkattir ki müslimanlara büyük bir va’di tazammun eden bu âyet, kâfirlerin hepsine Allaha bir şirk bulunduğunu ve şirkin hiç bir esası ilmîye istinad edemeyen bir zulüm, bir haksızlık olduğunu ve ru’bün sebebi de bu şirk olacağın iş’ar etmekte ve bu suretle müslimanları ıhlası tâmme sevk eylemektedir. Binaenaleyh ma’nâyi ammiyle müşrikîn tabiri kâfirîn tabirine müradif demektir.
Şimdi Allah tealâ mü’minlere böyle vaidlerde bulunuyor da «Uhud» vak’asında neye bu musıbetler oldu? gibi bir sual hatıra gelirse 152. وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ şurası muhakkak ki Allah size olan va’dini tahakkuk ettirmiş, sıdkını göstermiş idi, o sıradaki اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِهٖ siz düşmanları Allahın izniyle kesib doğrayordunuz.»- HASS; Katlile ibtali hissetmek manâsına olub katli kesîr, ve kökünü kesmek manâlarına gelir. Yani düşmanınızı Allahın tevfikiyle bozmuş önünüze katmış alettevali kesiyordunuz ve kesecektiniz, fakat siz bu nusretin tamam olması için sabır, ittika ve emre itaat gibi lâzım gelen şartlara riayet etmediniz, onun için va’din tahakkuku o zamana kadar devam edebildi ki حَتّٰىٓ اِذَا فَشِلْتُمْ nihayet za’fi kalbe düştünüz, sabredemeyib ganimete hırs ettiniz وَتَنَازَعْتُمْ فِىاْلَامْرِ وَعَصَيْتُمْ emir ve kumandada münazea ettiniz ve ısyan eylediniz.- Çünkü okcular Hazreti Peygamberin ta’biye ettiği ve her ne olursa olsun buradan ayrılmayınız dediği mevkiden kendi reiyleriyle ayrılmışlar ve kumandanları Abdullah ibni Cübeyrin emrini dinlememişlerdi, bütün bunlar da مِنْ بَعْدِ مَآ اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَ Allahın size sevdiğiniz zafer ve ganimeti ve hezimeti a’dayi göstermesinden sonra oldu. O halde ki مِنْكُمْ مَنْ يُرٖيدُ الدُّنْيَا kiminiz Dünya arzu ediyordu ganimete koştu وَمِنْكُمْ مَنْ يُرٖيدُ الْاٰخِرَةَ kiminiz de Ahıret arzu ediyordu, yerinde kaldı şehid düştü ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ Allah onu gösterdikten sonra o za’fi kalbiniz, niza’ ve ısyanınız üzerine sizi o musıbetlerle müptelâ kılmak ve imtihan etmek için düşmanlardan yüzünüzü çevirdi وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ maamafih şurası muhakkak ki nedametiniz hasebiyle sizi afiv de etti وَاللّٰهُ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ Allah tealâ bu mü’minlere böyle büyük bir fadl-ü ihsan sahibidîr. Ve o afiv sizin nedamet ve imanınız dolayısiyle bu fadlı İlahînin eseridir. Yoksa bütün bütün mahvolmanız hiç bir şey değildi.
Allahın sizi mübtelâ kılması o zaman idi ki veya hatırınıza getirin o zamanı ki: ١٥٣ اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُنَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فٖٓى اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَآ اَصَابَكُمْ وَاللّٰهُ خَبٖيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ١٥٤ ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَآئِفَةً مِنْكُمْ وَطَآئِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنْ الْاَمْرِ مِنْ شَىْءٍ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ يُخْفُونَ فٖٓى اَنْفُسِهِمْ مَا لَايُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَىْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فٖى بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذٖينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِىَ اللّٰهُ مَا فٖى صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَافٖى قُلُوبِكُمْ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ١٥٥ اِنَّ الَّذٖينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَلٖيمٌ ١٥٦ يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَاتَكُونُوا كَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِِاخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِى الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَامَاتُوا وَمَا قُتِلُوا لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً فٖى قُلُوبِهِمْ وَاللّٰهُ يُحْيىٖ وَيُمٖيتُ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ ١٥٧ وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ١٥٩ فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِى الْاَمْرِ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ ١٦ اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذٖى يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِهٖ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ١٦١ وَمَاكَانَ لِنَبِىٍّ اَنْ يَغُلَّ وَمَنْ يَغْلُلْ يَاْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ١٦٢ اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَآءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَاْوٰيهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصٖيرُ ١٦٣ هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ بَصٖيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
Meali Şerifi