الجن
Cin Sûresi
72. sûre · Mekke · 28 âyet
Sûre hakkında · Elmalılı
CİN ٧٢ سُورَةُ الْجِنِّ – Sûrei Cinn Mekkîdir. Buna «قُلْ اُوحِىَ» de denilir.
Âyetleri - Yirmi sekizdir.
Kelimeleri - İki yüz seksen beş. Harfleri - Yedi yüz elli dokuz sayılmıştır.
Fasılası - yalnız ا harfidir.
Cinn, ismi cins, müfredi cinnîdir. İncillerde ve sair kütübi sâlifede, eski ve yeni milletlerde zikroluna gelmiştir. Frenklerin (genie), Latinlerin (genius) dedikleri de budur. Sûrei En’amda «وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَآءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَنٖينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ» buyurulduğu üzere Allahın gizli mahlûku olan cinleri müşrikler, ülûhiyyet derecesine çıkarıp Allaha şerik koşmuşlardı ve o suretle Allaha oğullar ve kızlar uydurup cehaletle onlara tapmışlardı ve Sûrei Sâffâtta «وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا» buyurulduğu üzere Allah ve Cinnîler beyninde bir neseb uydurmuşlar, ma’budların tevalüd ve tenasüllerine zâhib olmuşlar, bir takımları da Cinlerin gaybi bildiklerini i’tikad ederek o suretle onların tesallut ve istiylâlarına sebebiyyet vermişlerdi, bu bâtıl akîdeler müteaddid âyetlerde redd-ü ibtal olunduğu gibi bilhassa bu Sûrede Allahın birliği ve büyüklüğü ve Cinler hakkındaki yanlış ve mübaleğalı akîdelerin butlânı anlatılmak üzere Kur’anın onlar üzerindeki te’siri ve Cinnin her ne suretle olursa olsun bir varlığı bulunmakla beraber onların da müslimi ve kâfiri, iyisi kötüsü bulunduğu ve maamafih Allaha karşı hiç birinin hukmü olmayıp hepsinin âciz ve mes’ul olduğu ve hepsinin başına Kıyametin kopacağı ve Allaha iyman edenlerin onların şerlerinden kormaması lâzım geleceği ve onların İnse tesallut ve istiylâları yine İnsten bir takımları vasıtasiyle olageldiği ve Peygamberin bı’setiyle Cinlerin cehalet ve fetret zamanlarında oynadıkları rolleri oynıyamaz oldukları ve çünkü bı’seti Muhammediyye üzerine eskisi gibi sokulmak istedikleri yüksek mevkı’lerde kendilerini gözetliyen ve hulûllerine meydan vermiyen parlak ateşlerle karşılandıkları ve hâlâ buna inanmayıp fenalıklarında devam etmek istiyenler varsa da Allahın kudretine karşı onların hiç hukmü olmayıp Allaha iyman edenlere hiç bir zarar yapamıyacakları ve ancak kendileri helâk olup Cehenneme odun olacakları ve buna böyle iyman etmiş Cinlerin ise fenalığa değil, hak ve savaba hizmet ettikleri ve binaenaleyh Allahdan başkasına duâ ve ıbadet edilmemesi ve Cinler gaybi bilir veya zarar yapabilir zannederek aldanılmaması ve Peygamberin de Allahın bir kulu olup Allahın emir ve izni olmayınca kimseye kendiliğinden ne menfeat ne zarar yapamıyacağı ve ancak Allahtan gelen risaletler dairesinde tebligat yaptığı ve Allahın gaybına kimseyi agâh etmeyip ancak dilediği bir resule tebliğ etmek için bildirdiği ve şu halde bunun da gaybi bilmek olmayıp kat’î olarak bildirmiş olan emirleri haber vermek demek olduğu ve her halde Allahın va’dleri yerini bulacağı ve Allah tealânın gizli açık her şey’i bütün tafsîlâtiyle temamen bildiği anlatılmıştır.
Sûrei En’amda geçtiği, Ehli lügatin ve müfessirînin beyan ettiği üzere «جن» kelimesi, bu maddenin bütün iştikakında aslı bir şey’i histen setretmek ma’nasını ifade eder, «cennehu ve ecennehu» onu örttü, gizledi «جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ» gece üzerini örttü bürüdü, cünne; kalkan ya’ni siper, cenîn; henüz doğmamış, rahimde mestur çocuk, yâhud kabir, cenan; bâtındaki kalb; cennet zemini örtmüş bağ ve bostan, yâhud da histen gizli bağ, cünun; nefs ile akl arasına hâil olmuş delilik, bütün bu kelimelerde ve ma’nâların da histen bir gizlilik ma’nâsı vardır.
İns mukabili olarak isti’mal olunan, ya’ni görülen ve mahsûs olan insan değil de onun his mâverasında bulunan zihnî tasavvuratı, tahayyülâtı, iradesi gibi ruhaniyyetle bir münasebeti olan gizli kuvvetler ma’nasına gelen cinn ismi Râgıbın Müfredatta beyanına göre iki vech ile söylenir:
BİRİSİ, eamm ma’nasıdırki ins mukabilinde havasstan mestur olan alelumum ruhanîlere denir, bu surette
Melâike ve Şeyatin dahi bunda dahil olur. Her Melâike cindir, her cinn Melâike değildir.
BİRİSİ de cinn, böyle ruhanîlerin hepsi değil, ba’zısıdır. Çünkü ruhanîler üç kısımdır.
BİRİNCİSİ, hepsi ahyar, Melâikedir, yanlış iş yapmaz, insanı aldatmazlar, Allahın emrinden
çıkmazlar.
İKİNCİSİ, hepsi eşrar, Şeytanlardır. İnsanı aldatır, şerre fenalığa çalışırlar.
ÜÇÜNCÜSÜ, ikisi ortası, hayırlısı da vardır şerlisi de, işte hass ma’nasiyle cinn bunlarda müteareftir.
İşbu «قُلْ اُوحِىَ» Sûresinde cinn, «وَاَنَّا مِنَّاالْمُسْلِمُونَ وَمِنَّاالْقَاسِطُونَ» «وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَ كُنَّا طَرَآئِقَ قِدَدًا» âyetlerinin delâletinden bunlar olduğu anlaşılıyor. Sûrei Rahmanda geçen cânn ve cinn de bunlar demek oluyor. Cinnin cemaatine cinne denilir. «مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ» gibi.
Nesarânın incillerinde cinn çıkarmaktan bahseden bir hayli kelâmlar vardır. Bu Sûrede de onlara ta’rîz eden noktalar, nükteler vardır. Fransızca Larosta «genie» kelimesinde şöyle denilmiştir: bu isim (Demon «favarable = uyar şeytan veya Melek demek olan latince «genius» kelimesinden) eskilerin re’yince herkesin iyi kötü hayatına hâkim olan divinite ya’ni ülûhiyyet, lutin, ya’ni rü’yada hoş görünerek aldatan ruh, gnume, ya’ni Yehudî tılsımcılarınca Arzın sinesinde sakin olup ondaki defîneleri beklediği iddia olunan ve gnume denilen fevkattabi’a cüceler «Sylphe» silf, ya’ni kurunıvustada selt ve cerman asatîrinde havacinni, bir iş yapmak için meharet, zevk, meyli tabi’î, beşer zihninin vara bileceği en yüksek derece, cinn fikirlilik, deha’ ve bununla muttasıf şahıs: dâhiy اه. Bundan Firenklerin de cinniye dair eski ve yeni telâkkîleri kısaca anlaşılmış oluyor. Bu da gösteriyorki müşrikler eskiden Cinleri ülûhiyyet derecesine çıkararak onları te’lîh ediyorlardı. Dev, peri, Melek, Şeytan, cinn namlariyle anılan hayr-ü şerr esrârengiz ruhanî mahlûkat veya muhayyelâtı türlü türlü ilâh tanıyarak onlara teabbüd eden ve suretlerini tasvir eden ve onların havaslarına göre tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler: Süryanîler, Gıldanîler, Yunanîler, Romalılar ve cahiliyye Arabları gibi sair müşrikler bütün bunları cinn namı umumîsi ile te’lih ediyor «وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَآءَ الْجِنَّ» ve «وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا» âyetleriyle beyan olunduğu üzere Allaha ortak edip ona oğullar, kızlar uyduruyorlardı. Sonrakiler de mehanet, işgüzarlık ve beşerin irebileceği, en yüksek derece diye cinni, jeniyi, cinn fikirlilik, deha veya dâhiy ma’nasiyle ı’zam eylemişler, ki Arabcada deha, hakkından gelinmez belâ ma’nasındandır.
Yehudîlerin kabala denilen tılsımcıları ve sahirleri, kâhinleri bunları te’lîh etmemekle beraber Sabi’îler gibi tılsım ve sihr için esrarlı vasıtalar olmak üzere ta’kıyb etmişlerdi. Bunlar ta Hazreti Nuha, Hazreti İbrahime, Hazreti Musaya karşı gelenler tarafından ta’kıyb oluna gelmiş Şeytanetli şeyler olup Hazreti Süleymana karşı da yapılmış ve mülkünde o suretle fitne çıkarılmışti. Fakat Sûrei «ص» da geçtiği üzere neticede Allahın ınayetiyle Süleyman aleyhisselâme o şeytanetli jeniler, cinnîler, benna ve gavvas ve âharîn, teshîr edilmiş çifte çifte pırangalara bağlanarak esaret altında ağır ve ince işlerde istıhdam edilmişlerdi, onun vefatı üzerine o esaretten kurtulmuş olan o şeytanlar, Süleyman, mülkünü bu ılimlerle idare ederdi, cinleri, şeytanları bununla teshîr eylerdi diye bir takım tılsım ve sihir kitabları yazmışlardı. Sûrei Bakarede «وَاتَّبَعُوا مَاتَتْلُوا الشَّيَاطٖينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ وَمَاكَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاطٖينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَآ اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ» âyetinde beyan olunduğu vechile sonraki Yehudîler Allahın kitabı olan Tevratı arkalarına atıp bir taraftan Süleyman aleyhisselâm mülküne, Devletini sureti idaresine dair diye ona yalandan bir takım küfriyyat isnad ederek o Şeytanların ılim nâmına nâsı aldatmak üzere sihir ta’lîm için küfr ile uydurdukları eserlerin, bir taraftan da sihir ve tılsımla iştigal edegelen Babilîlerden kalma Hârut ve Mârut hikâyeleri gibi şeylerin arkalarına düşerek karıyı kocasından ayıracak sihir ve tılsım arkasına düşmüşlerdi, dîni ve mu’cizeyi bir sihirbazlık addedenler de bunlara aldananlardı. Nesarâ da habîs ruhlu cinnîleri çıkarmak için cinlere ehemmiyyet vermişlerdi, cahiliyye Arabları da bütün bunların arasında çalkalanarak kendilerini sâhirlere, kâhinlere, cinlere kaptırmışlar, ve bir yere, tenha vadîye vardıkları vakıt oranın cinlerine sığınırlar ve bu suretle onların istîlâlarını artırırlardı. Bı’seti Muhammedî ile tarafı haktan tepelerine indirilen âteşîn alevler, âyetler onları yakmıya başlamıştı. Ki işte bu Sûrede cinlerin hadlerini tanıtarak Allahın birliğini ve büyüklüğünü doğru ve ma’kul rüşd yolunu gösterip cinlerin yalanlarına ve tecavüzlerine sed çeken ve onları gökten inen şihablar gibi iştial ederek yakacak olan Kur’anın hakkıyyetini ve onu getiren Peygamberin vazîfe ve galebe ve muvaffakıyyetini anlatmıştır ve onun için bu Sûreyi de Peygambere ilk nâzil olan Müzzemmil ve Müddessir Sûreleri ta’kıyb edecektir.
İslâm uleması tarafından da cinlere dair bahisler yapılmış, eserler yazılmıştır. «آكام المرجان فى احكام الجان» bu babda meşhur olan kitablardandır. Razî, tefsiri kebîrinde de cinlerin sübutuna ve mahiyyetine dair epiyce uzun ve kelâmi bir bahis yapmıştır. Burada ona dair de bir hulâsa yapmak muvafık olacaktır.
Hakîm Farabî Fususul’hıkem nam eserinde Melâikeyi şöyle ta’rif etmiştir: Melâike, cevherleri ulûmi ibdaıyye olan suveri ılmiyyedir. Nukuş bulunan levhalar gibi değil, ulûm bulunan sudur gibi de değil, belki bizevatiha kaim olan ibda’î ılimlerdir ki emri a’lâyi mülâhaza ederler ve onların hüviyyetlerinde mülâhaza ettikleri intıba’ eyler. Ve onlar mutlaktırlar. Lâkin ruhı kudsiyye onlara yakazada muhatabe eder, Ruhı beşerîye de nevmde muhatabe eder. Mesaili felsefiyye ve cevabları namındaki risalesinde de Cinnin mahiyyeti hakkında sorulan suâle cevab olarak da Farabî demiştir ki: cinn, hayyi gayri natık, gayri mâ’ittir, ya’ni bir zî hayat ki natık da değil, ölmez de. Bu ta’rif, insanın hayyi natıkı mâit diye ma’ruf olan haddinin tebeyyün ettiği taksimin iycabıdır. Ki şöyledir: hayy, ya natıkı mâittir ki o insandır. Veya natıkı gayri mâittir ki o melektir. Veya gayri natıkı mâittir ki o behayimdir. Veya gayri natık, gayri mâittir ki o da cindir. Bunun üzerine sâil dedi ki: Kur’andaki «اِسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوٓا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا» kavli ilâhîsi buna münakızdır. Zira gayri natık olan nasıl dinler ve nasıl kail olur? Fârabî buna cevaben demiştir ki: münakız değildir. Zira hayy hayyolmak haysiyyetiyle onun için semı’ ve kavil mümkindir. Çünki kavil ve telâffuz, nutuk denilen temyizin gayridir. Behayimden bir çoğunu görürsün ki hayy olmakla beraber kavli yoktur. İnsanın sesi de bu mekatııyle onun için bu nevi’de hayy olması haysiyyetinden tabiîdir. Cinn envaından her nev’ın savtine diğer nevi’lerden olan gayrisinin savti yetişmediği gibi bu mekatı ile insanın savti de sair hayvan nevi’lerinin esvatine muhaliftir. Gayri mâit dememize gelince Kur’an ona delâlet eder. «رَبِّ فَاَنْظِرْنٖىٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرٖينَ» اه. Bunun hasılı kavlin nutuktan eamm ve nutkun insana mahsûs olmasıdır. Netekim mantıkta kavli melfuz ve ma’kul diye ikiye ayırırlar. Lâkin insanın ta’rifinde ki nutuk kavli melfizmudur? Yoksa mantıkmıdır? Fârabî bunu melfuza hamletmiş oluyorki bu nokta zaıyftir. Saniyen, âyet ile istidlâl eksiktir. Çünkü bu âyetin diğer yerinde «اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ» vardır. Demek ki Farabî esas ı’tibariyle cinni inkâr etmemiş, mahiyyetini bile ta’rife kadar gitmiştir. Ancak gayri mâ’it demesinde isabet olmadığı gibi gayrinatık demesinde de isabet etmemiştir. Hadditamm ile ta’rif etmek isteyeceğine haddinakıs olarak hayyı maiti hafî deseydi yanılmamış olurdu. İbni sîna Hudud risalesinde cinn, eşkâli muhtelifede teşekkül eder bir hayvanı hevaîdir diye ta’rif etmiş ve sonra da «هٰذَا شَرْحٌ لِلِاسْمِ= bu ismin şerhidir» demiştir. Fahri razî de bunu inkara hamlederek cinnin sübut ve nefyinde nâs eski ve yeni ihtilâf etmiştir. Felasifenin ekserinden zâhir olan inkârdır. Çünkü Ebu Aliyy ibni sînanın bu ta’riften sonra «هٰذَا شَرْحٌ لِلِاسْمِ» demesi bu ta’rif, bu lâfızdan murad olunan ma’nayı şerhtir. Bu hakikatın haricde vücudu yoktur demeğe delâlet eder deyip isbatı için tafsîlâta girişmiştir. Çünkü haddi ismî, yalnız ismin mefhumunu şerh eder. Müsemmanın mahiyyetini şerh eden haddi hakikî gibi vücuduna delâlet etmez. Lâkin bundan ademine delâlet ma’nası çıkarıp da inkâra haml eylemek de doğru olmaz. Zira maksad, müsemmasının gizli olduğu için haddi hakikî ile hakikatini ta’rif kabil olmadığını söylemek de olabilir.
Razînin tahkikına göre: Erbabı milelin cümhuru cinnin varlığını i’tiraf etmişler. Kudemai felâsifeden ve ashabı ruhaniyyâttan bir çoğu da ona ervahı süfliyye demişler ve ervahı süfliyyenin icabette daha çabuk fakat zaıyf, ervahı felekiyyenin ise icabette ağır fakat kaviy olduklarını zu’meylemişlerdir. Ve cinnin subutuna kail olanlar mahiyyeti hakkında ikiye ayrılmışlardır: bir kısmı; ne cisim ne de cisme hulûl eden cismanî olmayıp binefsiha kaim cevahiri mücerrede olduklarına kail olmuşlar ve demişlerdirki bunların ne cisim ne de cismanî olmamaları, Allaha müsavî olmalarını istilzam etmez, çünkü ne cisim ne de cismanî olmamak sülûbdur. Sıfatı selbiyyede iştirâk, hakikat ve mahiyyette iştiraki iktiza etmez. Netekim a’raz, bir mahalle ihtiyacda müsavî olmakla beraber mahiyyetleri muhteliftir. Ba’zısı hayırlı, ba’zısı şer, ba’zısı hoş ve sevgili, ba’zısı da alçak ve hasîstir, kimisi iyi işlere yarar, kimisi de kötü işler yapar, bunları düşünebilmek için en yakın misal insanın nefsi natıkasiyle onun beden üzerindeki ef’alidir. Bir şuurdan bir hareket hasıl olabilir. Bu kısımdan ba’zıları da demişlerdirki: cinn, beşerin bedenlerinden muharekat etmiş olan ruhları ve nefsi natıkalarıdır. Bedenlerinden ayrılmakla ruhanî âlemde inkişaf ederek kuvvet ve kemâlleri artar, ayrıldıkları bedene müşabih bir beden huduse gelince ona müşakelet sebebiyle o ayrılmış olan ruhun bu bedene bir alâkası bulunur. Ve bu suretle o ikinci bedenin nefsine ef’alinde ve tedbirinde muavenet eder, Zira cinsiyyet zamma ıllet olur. O ikinci nefis hayırlı nüfûstan ise ona muîn olan ruh. Melek ve o yardım, ilham olur, şirrir ise o muîn, Şeytan ve o iâne vesvese olur. Diğer kısım, cinlerin ecsam olduklarına kail olmuşlar ve bunlardan ba’zıları şöyle demişlerdir: cisimler, hayyiz: mekân, cihet, tul, arz, umk sıfatlarında müşterek olmakla beraber sıfatlarında müşterek olmakla beraber sıfatta iştirâk temamı mahiyyette iştiraki iktiza etmiyeceğinden bunlar cismiyyetin a’razından olur da hakikati olmıyabilir. Ve çünkü muhtelif mahiyyetteki şeyler ba’zı levazimde iştirâk edebilir ve cisimlerin latîf ve kesîf olarak taksim edilebilmeleri cismiyyet hakikatinde müşterek oldukları halde yalnız letâfet, kesâfet mefhumlariyle ayrılmış olmalarını iycab etmez. Ve şu halde cismiyyet mefhumu ecsam dediğimiz şeylerin hepsinde müştereki zatîsi olmayıp bir arazîsi olabilir, meselâ su mahiyyeti, buhar, mayi’, incimad hallerindeki tehavvülâtta su hakikatinden çıkmak lâzım gelmiyeceği gibi bir şey de hakikatinden çıkmaksızın hem muhtelif cisimler halinde görünmek hem de cismiyyet onun bir arazîsi olup o cismiyyet mâverasında bir şey olarak bulunmak kabil olur. Bu suretle heva’î ba’zı ecsamı latîfenin mahiyyette sair heva’î cisimler envaına muhalif bir mahiyyette bulunması ve bundan ba’zı ef’ali acîbe zuhur etmesi tesavvur olunamıyacak bir şey değildir. Cinler de bu suretle muhtelif şekiller alabilir ve başkalarının gözüne bir şey görünmezken ba’zılarının gözüne ecsam halinde bir çok şeyler görünebilir.
Maamafih diğer bir çokları bunu kabul etmemiş, ecsamın zikrolunan vasıflarla temamı mahiyyette müsavî olduklarına ve enva’a ayrılmaları ona munzamm olan ayrı vasıflarla olduğuna kail olmuşlar, bunlar da hayat hakikati noktai nazarından iki mezhebe ayrılmışlardır.
BİRİNCİSİ, Eş’arînin ve cümhuri etba’ının kavlidirki: hayat için binye şart değildir. Hayat haddızatında
tecezziy etmiyen bir hakikattir. Onun bir binye de tecelli etmesi haddizatında bir binyeye mütevakkıf olmasını ıktıza etmez. Bir binyede tecelli eden hayat, ne onun mecmuunda, ne de ayrı ayrı eczasının her birinde değildir. Cisim, cismiyyette müsavî olmak hasebiyle her cüz’iyle kaim olan hayat diğerinin misli olacağından bir şey’in hukmü mislinin hukmüne mütevakkıf olamaz. Öyle olsa mütekabilen o, ona o ona mütevakkıf olacağından nâmütenahî devir lâzım gelir, nâmütenahî zamanda bir hayat husule gelemezdi, bir arazın bir çok mahallere birden hulûlü de ma’kul değildir. Doğrusu büyük bir binyede tecelli eden hayat, basît bir tek cüzde de tecelli edebilir. Hakikat ı’tibariyle hayat, madde ve ecsamın bir tabiati değil, bir emri rabbanîdir. Onun için bir cüzde büyük büyük cisimler tecelli edebilir. Ve bir göz, ortada bir binye olmadığı halde, başkalarının görmediği bir cisim görebilir. Hattâ görmek için göz bile şart değildir. Allah tealâ murad ederse gözler kapalı iken bir parmak uciyle bile gösterebilir. Cinler de böyle binyesi olmıyan bir hayat kuvveti olmak üzere ecsamın herhangi bir cüz’ünde görünür veya görünmiyebilir.
İKİNCİSİ, bu âlemdeki hayatta istikraların gösterdiğine göre binye de şarttır. Cinnilerin de cismanî bir
binyesi olabilir, Lâkin bizim her binyeyi görmemiz lâzım gelmiyeceği gibi gördüklerimizin de her cüz’ünü görmediğimiz ma’lûmdur. Şu halde gözlerimizin önünde nice nice binyeler bulunurken biz onları görmiyebiliriz. Netekim mikropları alelâde bakışla göremediğimiz gibi, cevviheva içinde, hiç hislerimize ilişmeyen mevceler, ziyalar da bulunabilir, ve bunların bize uzak ve yakın, yüksek ve alçak olanları da bulunabilir ve biz bütün ecsamı ve bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri keşfetmiş değilizdir. Şu halde gerek ruhanî, gerek cismanî bakımdan bizim hislerimizden mestur mahlûklar bulunduğunu inkâr etmek doğru değildir.
Böyle olmakla beraber cinleri isbat edeceğiz diye onların şeytanetlerine kapılarak onları nazarlarda haddinden ziyade büyütülmeğe ve onlardan gaybler, sirler öğrenmek sevdasiyle onların istîlalarına düşmeğe de kalkışmamalıdır, Onlara verilen kuvve insin idrakine verilen kuvveden yüksek değildir. Ve hepsi kutreti ilâhiyye önünde hiçtir. Onun için «فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهٖ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَارَهَقًا» buyurulduğu üzere Allaha cidden iyman edenler onlardan korkmaz ve onların istîlâlarına uğramazlar, Kur’anın nuru onları yakar. Bu Sûre bu hakikatleri anlatmış ve cinlerin vücudunu ve mes’uliyyet ve mükellefiyyetlerini ve İnse alâka ve müşabehetlerini haber vermekle beraber hepsinin bir vahdet arz edecek mahiyyette olmayıp dilim dilim, boy boy, fırka fırka ayrılmış olduklarını ve toplansalar bile Allaha ve Allahın emrine karşı bir şey yapmaktan ve gaybi bilmekten âciz ve onların fitne ve imtihan meydanlarında mahkûm bulunduklarını bildirmiştir.
Gerek Sûrei Ahkafta gerek bu Sûrede bir takım cinnin Peygambere gelip Kur’an dinledikleri ve ona iyman ile cem’ıyyetlerine dönüp nasîhat ederek da’vet eyledikleri zikr ü beyan olunmuş olduğunda şübhe yoksa da Peygamberin onları görüp görmediği hakkında rivayet muhteliftir:
1 - Saıyd ibni cübeyrden, İbni Abbastan rivayet olunduğuna göre Resulullah cinlere karşı okumamış ve onları görmemişti, ancak Resulullah bir kaç nefer Ashabı ile Sokıukâza giderken Nahle nam mevki’de sabah namazı kıldıkları esnada okuduğu Kur’anı cinnîler dinlemişti, o sırada Şeytanlar Sema haberleri alamaz olmuş ve üzerlerine şihablar saldırılmıştı, herhalde yeni bir şey hadîs olduki sizinle Sema haberleri arasına hail oldu, Arzın şark u garbına gidin bakın bakalım o hâdis olan nedir? Demişler ve bu sebeble şark u garbı araştırmağa başlamışlardı, Tihame tarafına giden takım sokı ukâza gitmekte bulunan Peygamberin nahlede Ashabiyle sabah namazı kılarken okuduğu Kur’anı işidince varıp dikkatle dinlemişler, dinleyince de işte bu size Sema haberine hail olan demişler, hemen orada kavımlarına döndüklerinde «⟪يَا قَوْمَنَآ اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا يَهْدٖٓى اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَ