AyetSûreler

Yûnus Sûresi 19. Âyet

Mekke · Cüz 11 · Sayfa 210

وَمَا كَانَ ٱلنَّاسُ إِلَّآ أُمَّةࣰ وَٰحِدَةࣰ فَٱخۡتَلَفُواْۚ وَلَوۡلَا كَلِمَةࣱ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيۡنَهُمۡ فِيمَا فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ ۝١٩

İnsanlar, aslında bir tek ümmet idiler, sonra ihtilafa düşüp ayrı ayrı oldular. Eğer Rabbinden bir karar çıkmamış olsa idi, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında şimdiye kadar aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّآ اُمَّةً وَاحِدَةً İnsanlar bir ümmetten başka bir şey değil idi - ya’ni esası fıtratte hepsi aynı hukuk ve şeraita tabi bir nevi’den ıbaret idiler, bu günkü gibi yekdiğerini insan yerine saymıyan muhtelif milletler, cemaatler yoktu - «وَمَا مِنْ دَآبَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَآئِرٍ يَطٖيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّآ اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ» âyetinin de delâlet ettiği vechile hayvanatın her nev’i bir kanunı fıtrîye tâbi’ bir ümmet, insanlarda bir ümmet idi. (Bu âyetin sûrei «Bakare» de geçen nazırine bak ) Devri Âdemden Kabil ve Habil vak’asını kadar böyle idi, İdris aleyhisselâm zamanına kadar da denilmiş. Nuh tufanında kâfir kalmadığından tekrar küfrün zuhuruna kadar ümmeti vahide oldukları, kezalik bu gün ıhtilâf içinde bulunan bir takım akvamın İbrahim aleyhisselâm zamanında ümmeti vahide bulundukları da zikrolunmuştur ki bu surette «الناس» dan murad, Arab ve Ibranî gibi ba’zı akvam demek olub diğerlerinin de esasında böyle olduğu bilmükayese anlatılmış olur. Netekim tarihte « tebelbüli elsine » ta’bir olunan hâdise bu ma’nâya müşabihtir.

فَاخْتَلَفُوا Sonra ıhtilâf ettiler - bir kısmı vahdeti bırakıb şirke geçtiler, bagıyler, müşrikler türedi, türlü türlü ma’budlar peşine düşüb niza’u cidale başladılar, birbirlerine karşı hak tanımaz, her zulmü reva görür muhtelif ırklara, milletlere, türlü türlü cemaatlere ayrıldılar. Öyle ki nev’i insan, envaı hayvanattan daha muhtelif ecnas haline geldi.

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ Rabbından sebk eden bir kelime olmasa idi - «كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌ فَاِذَا جَآءَ اَجَلُهُمْ لَايَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ» buyurulduğu vechile evvel emirde rahmeti iltizam ve müstahıkkı azâb olan her ümmete bir ecel takdir edib faslı kat’î yapacak hukm-ü kazasını yevmi kıyamete te’hir etmiş olmasa idi velhasıl biraz evvel geçen - «وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِىَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذٖينَ لَا يَرْجُونَ لِقَآءَنَا فٖىطُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ» mazmunu olmasa idi لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ فٖيمَا فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ ihtilâf etmekte oldukları da’vada derhal aralarında kazai hak icra edilir, işleri bitiriliverirdi - haklıyı haksızı ayıracak olan hukmi kat’î derhal verilmiş, tamamen icra edilmiş bulunurdu. Ya’ni vahdeti hakka karşı küfr-ü şirk ile ihtilâf çıkarıb esasen bir olan insanlığı teşettüt ve tefrikaya düşürenlerin başlarına kıyamet koparılıb cezayı sezaları verilmiş, hepsinin canı Cehenneme tıkılmış olurdu. Fakat kelimei ilâhiyye öyle sebk etmiştir ki Allah tealâ insanlara kendilerinin isti’calleri gibi şerri ta’cil etmez, hemen ta’zib ve ihlâk edivermez de likaullahı istemeyen kâfirleri ecellerinin hulûlüne kadar bir müddet tuğyanlarında bırakır ve onlar ise bunu ihmal zannederek kalb körlüğiyle tuğyandan tuğyana atılır, mütemadiyen esbabı ta’ziblerini tezyid ederler. Vahdaniyyeti hakka karşı küfr-ü şirk ve bağy-ü tuğyandan çıkan ihtilâfı beşerî öyle müdhiştir ki bunun tabiî olarak muktezası mülâhaza edilirse Yer yüzündeki beşerriyetin bir anda herc-ü mercine kâfi bir sebeb teşkil ettiği anlaşılır. Filhakıka «لَوْ يُؤٰاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَآبَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى» dır. Kelimei rabbaniyyenin böyle ihmal ve te’cil ile tecellisinde bir taraftan rahmeti ilâhiyyenin gadaba sebkını bir i’lân, bir taraftan da leyl-ü nehar, küfr-ü iyman gibi tabiatleri yekdiğerile kabili imtizaç ve içtima’ olmıyan muhtelif ezdadı ihtilâflarına rağmen tanzım ve idare eden fevkattabia kudreti rabbaniyyenin ledünnî bir âyet ve bürhanı vardır. Bir âyet ve bürhan ki anlıyanlara bütün Semavat-ü Arzın ancak hakk ile mahlûk, rahmet ve adl ile kaim olduğunu gösterir. Artık haksızlığın, zulmün son derecesine varan o müfteri veya münkir, batılperest mücrimlerin felâh bulmalarına imkân var mıdır? Fakat likaullaha ümidi, hakkın huzuruna çıkmağa yüzü olmıyan ve akıllarını israf edib putlardan şefaat dilenen o müsrif mücrimler, müttekılerin idrâk edebilecekleri hafiy âyetleri anlamak şöyle dursun pek iyi bildikleri hayat ve ahlâkı Muhammediye gibi canlı bir mu’cizenin delâleti hidayetini ve ona inzal olunub kendilerine en beliğ lisan ile hitap ederek açıktan açığa ahkâmı hakkı beyan eden Kur’anın âyetlerini bile tezkib ve inkâr ederler de Allahın vahdâniyyet ve rübubiyyetine ve Peygamberin sıdk-u hakkıyyetine hiç bir delil ve âyet indirilmemiş gibi