AyetSûreler

Yâsîn Sûresi 32. Âyet

Mekke · Cüz 23 · Sayfa 442

وَإِن كُلࣱّ لَّمَّا جَمِيعࣱ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ ۝٣٢

Onların hepsi toplanıp, sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 32–48. âyetleri birlikte ele alır.

33. وَاٰيَةٌ Hem bir âyet - ya’ni Allah tealânın kudretinin kemaline ve ölüleri diriltebileceğine açık bir delil ve alâmettir. لَهُمُ Onlara, o gafillere ve münkirlere الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ o ölü Arz - Arz, toprak, malûm ki câmiddir, hattâ sûrei «Hacc» da «وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً» buyurulduğu üzere sönmüş bir ateş halinde, hayat ile temamen zıdd bir mahiyyette ölüdür. Hele bir öğle sıcağında bir Arabistan çölünün manzarası düşünülürse onun hayattan ne kadar uzak olduğu görülür. Diğer tabiate kalsa idi o ölü Arzda bir ot bile bitmezdi. Fakat اَحْيَيْنَاهَا biz ona hayat verdik - onda hayat yarattık, nebatî, hayevanî uzviyyetlerle dirilik, şenlik vücude getirdik. Hayatın ibtida bir huceyreden başladığını göstererek de buyuruluyor ki وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا ve ondan, ya’ni Arzdan bir dane çıkardık -

HABB, habbenin ismi cinsidir ki azına da çoğuna da ıtlak olunur. Cem’i hubub, onun cem’i hububâttır.

Lisanımızda olduğu üzere bilhassa buğday, arpa, pirinç, susam gibi yenen danelerde şayi’ olmakla beraber alel’umum ot ve çiçek tohumlarında dahi müteareftir. Kamus sahibi Besairde der ki: hububun bir tekine habbe denilmesi, şey’in aslı ve maddei kıvamı olması ı’tibariyledir اه. Bu haysiyyetle bir habbe, hayatın ilk başlangıcı olan bir huceyre (cellule) demektir. Burada da bu cinse işareten «وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا» buyurulmuştur. Ulumı tabiıyye noktai nazarından mülâhaza edildiği zaman Arzın anasırından bir hayat huceyresinin tekevvünü, bir habbenin çıkması tabiî değildir. Tohumsuz bir hayat huceyresi tabiî olarak teşekkül edemez (generation spontance) olmaz. Filvakı’ bir nâkısın kendiliğinden bir zâid oluvermesi akla da muvafık gelmez. Bununla beraber Arzda hayat emri vakı’ olduğu için yine ulumı tabiıyye eshabı derler ki: fakat bidayette ilk tohumun, ilk huceyrenin gayri tabiî olarak vücude gelmiş olduğunu ı’tiraf etmek zarurîdir. İşte bu nokta doğrudan doğru tabiatler üzerinde hâkim olan hâlık tealânın ölülere hayat veren kudreti rabbaniyyesini gösterir. Bunun bir ıstıfa olduğunu söylemek de aynı ma’nâyı isbat etmektir. Çünkü ıstıfanın her mertebesi fevkattabia bir tekemmül arzeder. (sûrei «En’am» a bak) bu suretle ölü Arza hayati nebatîden başlıyan bir hayat verilip ondan habbeler çıkarıldığı ve böyle tek huceyrelerden başlıyan bu hayatın insan hayatına doğru terbiye ve tekemmül ettirildiği lâtîf bir imtinan tarzında beliğ bir i’caz ile ıhtar olunarak buyuruluyor ki: ondan bir habb çıkardık da فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ şimdi ondan yiyorlar - belli ki bu şöyle demektir: O insanları dahi yarattık da o danelerden yiyip duruyorlar. Sonra onların terkibi ve terakkısiyle bilhassa hayatî insaniyyenin idâme ve tekemmülâtı esbabına ınayet buyurulduğu anlatılmak üzere de buyuruluyor ki 34. وَجَعَلْنَا فٖيهَا جَنَّاتٍ hem onda: o Arzda Cennetler yaptık - o tek hucreli hayatı üretip terkib ve te’lif ederek birbirine girmiş dilber, dilnişîn bağlar husule getirdik مِنْ نَخٖيلٍ وَاَعْنَابٍ hurmalıklar ve üzümlükler, neler - ki bunlar nebatî hayatın en mükemmel şekli ve insan ezvakının en tatlı menabiıdirler. وَفَجَّرْنَا فٖيهَا ve onda - yine Arzda yâhud o Cennetler içinde مِنَ الْعُيُونِ kaynaklardan çaylar, pınarlar akıttık 35. لِيَاْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖ ki onun mahsulünden, Allahın verdiği meyvesinden hasılâtından وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدٖيهِمْ ve ellerinin yaptığı şirası, pekmezi ve teferrüatı gibi ma’mulâtından yesinler, intifa’ etsinler diye - bu ma’nâya göre «مِنْ ثَمَرِهٖ» de «لا» vardır vakfolunmaz. Maamafih burada «ما» nın nâfiye olması da tecviz edilmiştir. Buna göre «مِنْ ثَمَرِهٖ» de vakıf caiz «ج» olup ma’nâ şöyle olur: mahsulünden yesinler, onu onların elleri yapmadı, ya’ni o bağlara bakmaları ve suyu, çapası gibi işlerine çalışmaları ıktiza ederse de intifa’ edecekleri o mahsul onların sun’u değil, Allahın vergisidir. اَفَلَا يَشْكُرُونَ hâlâ şükretmîyecekler mi? - Şirk ve küfrândan vaz geçip tevhid-ü iyman ile ıbadet ve kulluk etmiyecekler mi?

Abdülkadiri geylânî kuddise sirrüh Fütuhul’gaybde der ki: şükür, ya lisan veya kalb veya cevarih ile olur: lisan ile şükür, ni’metin Allah tealâdan olduğunu ı’tiraf ve halka izafeti terk eylemektir. Ne kendine ne havl-ü kuvvetine ve kesbine, ne de senin gayrından ellerinde cereyan edenlerin hiç birine isnad etmemek, çünkü sen de onlar da hep o ni’met için esbab, âlât ve edevatsınızdır. Onu kısmet eden, gönderen iycad eden, onunla meşgul eyliyen müsebbib olan Allah azze ve celledir. Kasim o, mu’tıy o mûcid odur. Şükre ehakkolan odur. Hediyyeyi getiren uşağa bakılmaz, gönderen Efendiye bakılır. Bu bakışı bilmiyenler hakkındadır ki «يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ» buyurmuştur. Zâhire, sebebe bakıp da ılmi ve ma’rifeti ondan ilerisine geçmiyen cahildir, nâkıstır, aklı kasırdır. Çünkü âkıle âkıl denilmesi akıbeti görmesi i’tibariyledir. Kalb ile şükür: sende olan ni’metlerin hepsi zâhirde ve bâtında harekât ve sekenatındaki menfeatlerin, lezzetlerin cümlesi başkasından değil, ancak Allahdan olduğuna i’tikadı dâimle sağlam bağlanmaktır ki lisanınla şükrün, kalbinde şükrün tercemanı olur. «وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا» buyuruluyor ki mü’min için Allahdan başka mün’ım kalmaz. Cevarih ile şükre gelince: bütün a’zalarını Allah tealânın taatında tahrik ve isti’mal eylemektir. O halde Allahdan ı’raz bulunan her hangi bir hususta halktan hiç birine icabet etmemek lâzım gelir. Ki bu, nefse, hevâye, irâdeye, emanîye ve sair halka şamildir. Allaha taatı asıl ve metbu’ ve mâsivasını feri’ ve tabi’ kılmak gibi ki başka türlü yaparsan cebbar, zalim ve Allahın hukmünün gayriyle hâkim olmuş olursun «وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ» 36. سُبْحَانَ الَّذٖى – Sûrei «Bakare» de ve sûrei «İsra» nın başında iyzah edildiği üzere sübhân, tesbihin alemidir. Bununla beraber büyük teaccub makamında da kullanılır, tesbiyh de tenziyhin aksasıdır, ya’ni her hangi bir lekeden yaraşıksızlıktan i’tikadda, kavilde, fiılde son derece tenzıyhdir. Bu suretle «اُسَبِّحُ سُبْحَانَ» yâhud «سَبِّحُوا سُبْحَانَ» mazmununu ifâde eden bu tesbihin burada böyle istinaf ile sevkı ne güzeldir!

EVVELÂ, bu bir taraftan şükretmiyenleri tevbiyh, bir taraftan da şükredeceklere şükrün başı kemali

tenzıyh ile tevhid olduğunu ta’limdir.

SANİYEN, sıla mevkıınde zikrolunan âsarı kudretin ehemmiyyetini ış’ar ile şükrün esbabı mucibesini

ziyadesiyle te’kiddir. SALİSEN, eşleri yaradanın eşsizliğini, şerîk ve nazîrden münezzeh birliğini isbat eden beliğ bir san’ati tıbak vardır: tesbih o yaradana, yâhud ne münezzeh sübhândır o yaradan ki خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا bütün o çiftlerin hepsini yarattı -

EZVAC, zevcin cem’idir. Zevc çift ve eş demektir ki ragıbın beyanı vechile iki karînin her birine de ve bir

diğerine mümasil veya zıddolarak alâkadar olan her şey’e de denir. Bu i’tibar ile âlemdeki şeylerin hepsi bir zıddı veya mümasili veya her hangi bir terkib ve tekabülü bulunmak haysiyyetiyle çifttirler. Meselâ cisim ve ruh, madde ve kuvvet cevher ve araz, nefis ve âfâk, Arz ve Sema, zulmet ve nur, Dünya ve Âhıret gibi ki elektrik bile müsbet ve menfi ikiye ayrılıyor. O halde halekal’ezvac demek bütün enva’ ve esnafiyle âlemi halk etti demeğe müsavidir. Ancak burada asıl sevk, bütün âlemin halkını anlatmak değil, bir şerîk ve nazîri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin mahlûk olduğunu ve binaenaleyh mahlûkun halika eş olamıyacağını anlatarak halikın nezahet ve vahdaniyyetini isbat etmektir. Bundan başka ezvac ta’bir olunmasında diğer bir nükte daha vardır ki hayatı beşer için evvelki ni’metlerden daha ziyade ehemmiyyeti haiz olan izdivac ni’metinin halkına işaret ile şükre tehyic ifâde eder: Netekim ezvac şöyle beyan buyuruluyor. O çiftleri ki مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ Arzın bitirdiklerinden - evvelki âyette zikr olunan ve olunmıyan envaı nebatat ve eşcar وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ ve kendi nefislerinden - erkek ve dişi وَمِمَّا لَايَعْلَمُونَ ve daha bilemiyecekleri şeylerden - ki ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de bir beşerin hatırına gelmiştir. 37. وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُ bir âyet de onlara gecedir. - Mekânda tecellî eden kudreti ilâhîyyeyi ıhtardan sonra bununla da zamanda tecellî eden kudreti rabbaniyyeye işaret buyuruluyor. Şöyle ki نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ ondan gündüzü yüzeriz -selh kelimesi biri diğerinin lâzımı iki ma’na ile kullanılır: soymak, çıkarmak: «سَلَخْتُ اْلِاهَابَ عَنِ الشَّاةِ» denilir. Koyundan deriyi yüzdüm, soydum, giderdim demek olur. Diğerinde ise «سَلَخْتُ الشَّاةَ عَنِ اْلِاهَابِ» koyunu deriden soydum denilir. Açtım meydana çıkardım demek olur. Türkçemizde de elmayı soydum yâhud elmanın kabuğunu soydum dediğimize göre biz de soymak kelimesinde bu iki sureti farklı farksız kullanıyoruz demektir. Burada her iki ma’nâ ile de tefsir edilmiştir ki ikisi de doğrudur. Evvelkine göre geceden gündüzün yüzülmesi bir kurbanın derisi yüzülüyormuş gibi muhîttan zıyanın sıyrılıp sönmesiyle ademi aslîyi ıhtar eden karanlığın zuhuru, ya’ni akşam olmak hâdisesi demek olur. Ki فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ derken bir de bakarlar ki onlar karanlığa dalmışlardır. - Kavlinde ta’kıyb ve müface’e bu ma’nâda zâhir olduğundan ekser müfessirîn bu vechi ıhtiyar etmişlerdir. Bu surette gece yalnız bir inzar âyeti olarak ıhtar edilmiş olur. İkinci ma’nâya göre ise geceden gündüzün yüzülmesi karanlık içinden aydınlığın çıkarılması, ya’ni sabah olmak hâdisesi olmuş oluyor, ki bunda ölülere hayat vermekten nümune olan bir neş’ei tebşir vardır. Netekim geceler gebedir denilir. Buna göre «فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ» yine ayni günün âhırı geceye varacağını göstermiş olur.

38. وَالشَّمْسُ güneş de - bir âyettir, Ya’ni gece ve gündüzün sebebi gibi görünen Güneş de Allahın kudretine bir alâmettir تَجْرٖى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا kendisi için mukadder bir müstekarr için cereyan ediyor - bu cereyanı Şemsin yalnız mekânda hareketi diye anılmamalı, mekânî ve zemanî bilcümle âsâr ve evzaıyle vücudde tevalisi ma’nâsına anlamalıdır. Meselâ zıya ve hararet neşri de onun bir cereyanıdır.

MÜSTEKARR, mimli masdar, ismi zeman, ismi mekân olabildiği, «لام» la da bir kaç ma’nâya geldiği

cihetle bu ifâde müteaddid ma’nâlara sadıktır.

EVVELÂ, Güneş kendisi için takdir ve tahsıs edilmiş bir istıkrar sebebiyle, ya’ni sâbit bir karar, müntazam

bir kanun ile cereyan eder. Hisabsız, serserî, kör bir tasadüf ile değil.

SANİYEN, bir istikrar için, ya’ni kendi âleminde bir karar ve müvazene husule getirmek hikmet ve

gayesiyle yâhud nihayet bir sükûna erip durmak için cereyan ediyor.

SALİSEN, ismi zaman olduğuna göre kendine mahsus bir istikrar zamanı için, ya’ni duracağı bir vakte,

bir eceli müsemmaya kadar cereyan eder ki bu vakıt «اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ» vaktıdır.

RABİAN, ismi mekân olduğuna göre: kendine hass bir istikrar mahalline mahsus ya’ni, yerinde sâbit

olarak cereyan eder, mihverinde döner, yâhud kendisinin karargâhı olan âlemin menfaiı için cereyan eder. Bu ma’nâda vatana hizmet için bir teşvık de vardır. Nihayet birinci «لام» ilâ ma’nâsına olmak üzere şu ma’nâ da vardır: kendisi için bir istikrar noktasına doğru gitmektedir. Tatbikı bir kaç vechile iyzaha muhtemil bulunan bu ma’nâya göre Şemsin diğer bir merkeze doğru hareket etmekte bulunduğu da anlaşılabiliyor. Netekim bir hadîsi şerifte de «مُسْتَقَرُّهَا تَحْتَ الْعَرْشِ» Şemsin müstekarrı Arşın altındadır diye vârid olmuştur.

ذٰلِكَ İşte o - cerayanı acîb تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ o azîzi alîmin takdiridir. -Ya’ni kudretiyle her şe’ye galib ve hâkim ve ılmiyle her şey’i muhît olan ve sana Kur’anı indirip sıratı müstekımi gösteren Allahın takdiri, yani bütün hudud ve tafsılâtını bilip biçmesiyledir. Yoksa ne yaptığını bilmez gör bir tabiatin eseri değil, bizzat kadim bir müessir hiç değildir.

39. وَالْقَمَرَ Kamere gelince قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ ona menzil menzil mıkdar biçmişizdir. - O Güneş gibi istikrarlı bir surette cereyan etmez. Ona bir takım menziller ve her menzile göre bir mıkdar ta’yin etmişizdir. Seyyardır her gün bir menzile gelir, her menzile göre bir şekilde bir şekilde görünür. Arablar, menâzili kameri şunlarla saymışlardı: şertan, butayn, süreyya, deberan, hek’a, hen’a, zira’, nesre, tarf, cebhe, zübre, sarfe, avva, simâk, gafir, zubânâ, iklil, kalb, şevle, neâim, belde, sa’düzzâbih, sa’dübüla, sa’düssüud, sa’dul’ahbiye, fer’uddelvilmukaddem, fer’uddelvilmuahhar, reşa. Bunlardan her gece bir menzile konardı istikbale kadar günden güne nuru arta arta sonra da eksile eksile son menzilde - ki ictima’dan öncedir - iyice incelir, kavslenir حَتّٰى عَادَكَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ nihayet dönüp eski urcûn gibi olana kadar -

URCÛN, eğri salkım çöpü demektir. Bilhassa hurma salkımının dip çöpü ki eskisi, ya’ni geçen seneninki,

daha ince, daha eğri, daha renkli olur. Bu teşbih pek bedî’dir. Zannedildiği gibi hilâlın ilk ve son şeklini göstermekle kalmıyor, Kamerin o menazilde giderken arz etrafında bir ayda katettiği mahrekin bir mürtesemini de göstermiş oluyor. Eski denilmekle bu mahrek üzerinde Kamerin her menzildeki cirmi de tahyîl edilmiş bulunuyor ki eski hey’etçiler bu teşbihin letafetini idrâk edemezlerdi. Bu takdir o kadar güzel ve bu tevzii vezaif o kadar yerindedir ki 40. لَاالشَّمْسُ يَنْبَغٖى لَهَآ اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ ne Güneş kendisine aya çatmak yaraşır وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ ne gündüz gecenin önüne geçer كُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ hepsi birer felekte yüzerler. - Biri diğerine çarpmaz, vazifeleri o kadar güzel ve muntazam tevzi’ olunmuştur. «يَسْبَحُونَ» cemi’ sıgasiyle iyrad olunmakla külden murad, yalnız Şems-ü Kamerden her biri değil Bütün ecram olduğu anlatılmıştır. Bu cihetle hey’eti cedide düsturuna işaret eden bu âyetin bir nazîri sûrei Enbiyade geçmiş olduğu cihetle oraya bak.

Yalnız Şemsin yüzdüğü feleki nedir? Bu bir medar olduğuna göre onun da bir seyyare olması lâzım gelmiyor mu? diye sorulabilir. Gerçi mihveri etrafına da mahalli deveran ma’nâsına medar denebilirse de bundan zâhir olan Güneşin balâda zikrolunduğu üzere hadîsi şerifin gösterdiği vechile Arşın altında diğer bir müstekarre bir merkeze doğru hareket ettiğini ve binaenaleyh onun yüzdüğü felek de ona olan medar ve mahreki olduğunu kabul etmek ıktıza eder.

41. وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ – Fülki meşhun denilince ibtida Hazreti Nuhun gemisi hatıra gelir. Fakat burada «ذُرِّيَّتَهُمْ» kaydı bunu iradeye mani’dir. Bu karîne ile burada fülki meşhun, hâmil kadınların rahimlerinden mecaz, beliğ bir istiaredir. Evet, sulbı pederden bir tufan ile atılan zürriyyetler, anaların rahimlerinde Hazreti Nuhun gemisi gibi bir sefinei necat bulur 42. وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهٖ مَا يَرْكَبُونَ – bu bütün merakibi bahriyye ve berriyyeye şamildir. 43. وَاِنْ نَشَاْ نُغْرِقْهُمْ Ve dilersek onları: o zürriyyetleri fülki meşhûn gibi olan rahimlerde, kendilerini de onun mislinden bindikleri gemilerde gark ediveririz فَلَا صَرٖيخَ لَهُمْ de ne o zürriyyetler için bir feryadcı, bir feryad eden veya feryada yetişen bulunur وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ ne de berikiler gark oldukları denizden kurtarılırlar. 44. اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى حٖينٍ Meğer ki bizden bir rahmet ile ve bir zamana kadar yaşatmak için ola - ancak o takdirde kurtarılırlar.

45. وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اتَّقُوا الخ – âfakî ve tekvinî âyetlerden sonra tenzilî âyetlerden de ı’razlarını beyandır. 47. وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا الاية – bu âyetin zındıklar hakkında nâzil olduğu söylenir. Mekkede bir takım zındıklar sadaka ve iane için teşvık olunduklarında Allah, fakîr edecek biz besliyeceğiz öyle mi? Diye böyle küfr ederlermiş ki bu zendeka eski İrandan mün’akis olmak gerektir. 48. وَيَقُولُونَ bir de derler ki مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ ne zaman bu va’d - bu ölülerin dirilmesi, bu ıhzar va’di اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ eğer doğru iseniz - ya’ni böyle diyerek istihza etmek isterler. 49. مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً fakat başka değil, bir tek sayhaya bakıyorlar - ki ilk nefha, ya’ni surun birinci üfürülüşü. Bir sayha ki: تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ – «يَخْتَصِمُونَ» ın idgamıdır. Ya’ni bir sayha ki onlar birbirlerine geçmiş çekişip dururlarken kendilerini alıverir. فَلَا يَسْتَطٖيعُونَ تَوْصِيَةً o vakıt artık bir tavsıyeye - hiç bir işleri hakkında bir kelime vasıyyet etmeğe - bile kadir olamazlar وَلَآ اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ ailelerine de dönecek değiller. ٥١ وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ ٥٢ قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ ٥٣ اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ ٥٤ فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٥٥ اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فٖى شُغُلٍ فَاكِهُونَ ٥٦ هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فٖى ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَآئِكِ مُتَّكِؤُنَ ٥٧ لَهُمْ فٖيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ ٥٨ سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحٖيمٍ ٥٩ وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ ٦ اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَنٖىٓ اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ ٦١ وَاَنِ اعْبُدُونٖى هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقٖيمٌ ٦٢ وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثٖيرًا اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ ٦٣ هٰذِهٖ جَهَنَّمُ الَّتٖى كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ٦٤ اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ٦٥ اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَآ اَيْدٖيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ٦٦ وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ ٦٧ وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ

Meali Şerifi