AyetSûreler

İhlâs Sûresi 2. Âyet

Mekke · Cüz 30 · Sayfa 604

Samed

ٱللَّهُ ٱلصَّمَدُ ۝٢

Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir)

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Anlamı

Allah Samed’dir: Her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bir nükte

Elmalılı ‘Samed’in iki anlamını verir. Birincisi, her dileğin dosdoğru yöneldiği merci. Bu anlamla bir kavmin en yüce büyüğüne ‘samedü’l-kavm’ denir. İkincisi, hiç boşluğu olmayan, eksiksiz ve gediksiz olan. Türkçedeki ‘som’ kelimesi gibi.

Düşün

İhtiyaçlarını sıralarken, her birinin son durağının kim olduğunu düşün.

Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.

Elmalılı Tefsiri

اَللّٰهُ الصَّمَدُ Allah o sameddir -o hep bir her şey kendisinin ve her dileğin merciı, hiç eksiksiz maksudi küll olan şanlı uludur. Ve hakikatte ekmel, samed ancak odur.

Samed: ismi hakkında lügat noktai nazarından mülâhaza olunacak esaslı iki ma’na mervîdir. Birincisi, hamd vezninde kasd ma’nasına samd masdarından masmudi ileyh yani kasd doğrudan doğru kendisine müteveccih olan maksud ma’nasına olmaktır. «samede samdehu» tabiri ma’rufturki dos doğru, düpe düz, hiç inhirafsız ona kasd ve teveccüh etti demektir, ma’lûm ki kasid de bir noktaya doğrudan doğru teveccüh ma’nası vardır, bu ma’na ile bir kavmin seyyidine, yani umur ve ihtiyacatında maksud ve mercii olan ve mâfevkı bulunmıyan en şerefli ulusuna, en büyük efendisine «samedülkavm» denilir. Ve mutlâka kadri yüksek, âlîşan ma’nasına da gelirki masmudun lâzım ma’nasıdır. İkincisi, bir de hiç cevfi, boşluğu olmıyan, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, nüfuz edilmez şeye denirki musmet gibidir. Buna lisanımızda som tabir olunur. Netekim Lehcede: som, yekpare, sald, kavî, bütün, içi dolu, kaplama olmıyan musmet, diye ta’rif edilmiş, som gümüş, som pelesenk, som abnus, tabirleriyle de istişhad eylemiştir. Som sırma ta’birimiz dahi meşhurdur. Bunda halislık ma’nası vardır. Bu ma’nada samed tıkamak ma’nasına olan samd masdarı ile de alâkadardır. Şişenin tıkacına sımad denilmesi de bundandır, bu ma’naca aslı samet olup dal tadan münkalib olmuş demektir, bundan lâzımı ma’na olarak dâim ve bâkı ma’nasına da gelir. Ve harb ve kıtâl hengâmında asla susamaz, acıkmaz olan kimseye dahi denilir, ve mutlâka yemez içmez ma’nasına da olur, Razî derki: ehli lügatten müteahhırînden ba’zısı, toz kabul etmez, birşey girmez, birşey çıkmaz emles, yani yalabık taşa da samed denildiğini söylemiştir, ki bu bizim som taş ta’birimiz gibidir.

Müfessirlerin ekserîsi tâ yukarıda da işaret olunduğu üzere birinci ma’nadan olarak sıfatı sübutiyye olduğunu söylemişler, ba’zıları da ikinci ma’nadan olarak sıfatı selbiyye olmasını nakl eylemişler, ba’zıları da hem sıfatı sübutiyye hem de sıfatı selbiyye ma’nalarını mutazammın olarak tefsîr eylemişlerdir ki bunda ikisini de nazarı ıtibara almak vardır. En lâyikı da budur, bunu lâfzı müşterekin iki hakikat ma’nasına birden irade tarikıyle değil, esmâi ilâhiyyede gayâtı murad olmak haysiyyetiyle iki ma’nanın hangisine haml edilse lâzımı maksud olacağı cihetle umumı mecaz halinde ikisinin de ekmel olan lâzımını irade tarikıyle birleştirmelidir. İbni cerîr Mücahidden ve Hasenden ve Ikrimeden samed, «lâcevfe leh» demektir diye Seıyd İbni Müseyyebden, «ahşası yok» diye, Şa’bîden, «yemez içmez» diye, yine İkrimeden ve daha bazılarından da kendisinden birşey huruc etmez, diye rivayet eylemiştir. Bu miyanda en yüksek rivayet, Abdullah ibni Büreydenin her halde Peygambere refi’ etmiştir biliyorum «اَلصَّمَدُ الَّذِى لَا جَوْفَ لَهُ» dir dedi diye vakı’ olan bir rivayettir. Türkçemizde bu ma’nalar, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, som diye ifade olunabilir, ve bu ihtiyacsızlıktan gınâi tamdan, kemali a’lâdan kinaye de olur. Ebül’âliye ve Muhammed ibni Ke’ab gibi ba’zıları da «لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ» bunun ma’nası olduğunu söylemişler, Rabi’ ibni Enesten: kendisine âfat ârız olmaz, Mukatil ibni Hayyandan: kendisinde hiç ayb ve eksiklik olmıyan, İbni Keysândan, mahlûkattan hiç birinin sıfatiyle tevsıf olunmaz, diye merviydir. Hasenden ve Katâdeden merviy olduğu üzere bazıları da lem yezel velâ yezal fânî olmaz bâkı, dâim demişlerdir. İbni Enbarî demiştirki: ehli lügat beyninde samed, «Nâsın havâic ve umurunda kendisine samd eder (yani doğrudan doğru maksud ve matlûb edinerek müraca’at ve iltica eyler) ve mafevkı yok seyyid» demek olduğunda ihtilâf yoktur اه. Zeccac da demiştirki: samed: sûded, yani ululuk kendisine müntehî olan, kendisine samd olunan, yani herşey ona dayanır, onu maksad ve merci’ edinir olandır.

Aliy ibni Ebî Talha, İbni Abbastan şöyle rivayet eylemiştir: samed, sûdedinde kâmil olan seyyid ve şerefinde kâmil olan şerif ve azametinde kâmil olan a’zîm, ve hilminde kâmil olan halîm ve ılminde kâmil olan alîm ve hikmetinde kâmil olan hakîm velhasıl şeref ve ululuk vainin hepsinde ekmel olandır.

Ebu Hüreyreden: «اَلْمُسْتَغْنِى عَنْ كُلِّ اَحَدٍ اَلْمُحْتَاجُ اِلَيْهِ كُلُّ اَحَدٍ» herkesten müstağni, herkes ona muhtac», Seıyd ibni Cübeyrden: bütün sıfât ve ef’alinde kâmil, Süddîden: regaibde maksud, mesaibde müstegas; Ca’feri Sadıktan: galibi gayri mağlûb Hüseyn ibni Fuzaylden: «يَحْكُمُ مَا يُرٖيدُ وَ يَفْعَلُ مَا يَشَآءُ» hükmünü ta’kıb edecek yok, kazasını redd edecek yok, diye merviydir. Yine İbni Cerîr Ebu Ca’feri Taberî derki: Arab ındinde samed, «اَلسَّيِّدُ الَّذِى يُصْمَدُ اِلَيْهِ الَّذِى لَا اَحَدَ فَوْقَهُ» dır, Yani mafevkı olmıyan masmudiileyh, kendisine kasd ve muraca’at edilir seyyid demektir, eşrafına da öyle tesmiye ederler, şâirin şu kavli bundandır: الا بكر الناعى بخيرى بنى اسد بعمروبن مسعود وبالسيد الصمد Zibrikan da «وَلَا رَهٖينَةَ اِلَّا سَيِّدٌ صَمَدٌ» demiştir. Böyle olunca kelimenin te’vilinde evlâ olan Kur’anın nâzil olduğu lisan da ma’ruf olan ma’nadır. İbni Büreydenin babasından rivayet ettiği hadîs sahih olsa akvâlin sıhhatte evlâsı olurdu. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, Allah tealânın muradını ve indirdiğinin ma’nasını herkesten daha iyi bilir اه. Râgıb da derki: samed emirde masmudiiley olan seyyiddir. Ve «samede samdehu, kasede kasdehu» dos doğru ona kasd etti, ona doğru doğruldu demektir. Bir de denilmiştirki samed ecvef olmıyandır, ecvef olmıyan ise iki şeydir. Birisi insandan dûndur, birisi de a’lâdır: bârî ve melâike gibi. «Allahussamed» kavliyle maksad da o bir takımlarının ilâhlık isnad ettikleri kimselerin hilâfına olduğuna tenbihtir, «وَاُمُّهُ صِدّٖيقَةٌ كَانَا يَاْكُلَانِ الطَّعَامَ» buyurulmakla da buna işaret olunmuştur اه. Yani Nesârâ Hazreti İsyaya ve anasına ilâhlık isnad etmişlerdi, onları redd için «İysa ve anası yemek yerlerdi» diye ihtiyaclarını ve hades sahibi olduklarını ıhtar ile bunların ilâh olamıyacaklarına tenbih olarak Sûrei Mâidede «كَانَا يَاْكُلَانِ الطَّعَامَ» buyurulduğu gibi burada da Allahın eksiksizliğini beyan ile «essamed» buyurulmasında o ma’naya bir tenbih de vardır, lâcevfe leh, yemez içmez diye tefsirde bu ma’naya işaret açık olduğu için bunu tercih edenler bu inceliğe nazarı dikkatı celb için tercih etmişlerdir. Bunda samed yalnız sıfâtı selbiyyeden olmuş olur. Bununla beraber, cevfi, buşluğu, eksiği, ıhtiyacı olmamak, tam ma’nasiyle eksiksiz olmak, tam gınadan kinaye olarak sübutî sıfatları da müstelzim olabilir. Ancak kendi eksiği, ihtiyacı olmamak, muhtac olanların hacetlerini bitirmek ve işlerinde merci’ ve maksudları olmak yüksekliğini tasrih etmiş olmaz. Evvelki ma’na ise bunu tasrih etmekle sıfâtı sübutiyye kemalâtını müstelzim olduğu gibi eksiksizliğin müstelzim olduğu ma’naları da istilzam eyler, lügatça da bu ma’na ma’ruf olduğundan ekser müfessirîn bunu ahz eylemişler, onun için sahib Keşşaf şöyle demiştir: samed, kasd ma’nasına «صُمِدَ اِلَيْهِ» den fe’al bima’na mef’ul olup havâicde masmudiileyh olan seyyiddir, ve ma’na şudur: o, tanıdığınız gökleri ve yeri ve sizleri yaratan hâlikınız diye ikrar ettiğiniz Allahdır, o vâhid ve ilâhiyyet ile müteferriddir, ona ortaklık edilmez, ve o her mahlûkun doğrudan doğru kasd eylediği, muhtac olduğu maksuddur, ondan istigna edemezler, o ise onların hepsinden müstağni ganîdir اه. İbni Sînâ da gınai tamm ile mebde’i küll ve gâyei küll ma’nasında mülâhaza etmiş, ve işaratta ganîyi şu mealde ta’rif eylemiştir: bilirmisin ganî nedir? Tam ganî, zatında, ve zatından mütemekkin olduğu sıfâtında ve zatının gayrisine nisbetle olan sıfâtı kemaliyyei izafiyyesinde kendisinden haric bir şey’e taalluk ve ihtiyacı olmıyandırki onun fi’linin gayesi kendisine mübayin olmaz. Binaenaleyh zatının veya zatından mütemekkin olduğu şekil veya husün gibi halin, veya ılim ve âlimiyyet veya kudret ve kadiriyyet gibi bir izafeti bulunan bir halin tamam olması için kendisinden haric bir şey’e muhtac olan tam ganî değil, kesbe muhtac bir fakirdir, başkasının ona nisbeti ı’tibariyle mülâhaza olunan ve izafâtı mahzadan ıbaret olan sıfâtında taalluk gınâyı tamme halel vermez اه. Zira bunlarda fakîr olan o değil, ona muhtac olan gayırdır. Demekki o halık olmak için mahlûka muhtac değil, mahlûk ona muhtacdır. O âleme muhtac değil âlem ona muhtacdır. Herşey’in maksudu o, kendisinin maksudu kendisidir, o başkasiyle tekemmül etmez, başkası onunla tekemmül eder. Onun için onun ef’aline mahlûkatına aid hıkem ve mesalih olan gayeler terettüb eyler, fakat onların hiç birisi onun için ılleti gaiyye, garaz değildir. Ve onun için evvel ve âhir odur. Birde gınâyı tam zatında hiç bir tagayyur kabul etmiyendir diye de ta’rif olunur. Muhyiddini Arabî de Fütuhatı Mekkiyyesinde esmâı husnânın şerhinde samed isminde derki: Hazreti Samediyyetin ekser tafsîlâtını «Mevakıunnucum» kitabımızda uzvi kalbde tecellii samedanîde beyan ettik, bu kitabda da ondan lâyık olanı inşaallah zikredelim: bu Hazret iltica ve istinad Hazretindendirki herhangi bir emre muhtac olan her fakîr ona iltica eyler. Zira bilirki muhtac olduğu emir bu Hazrettedir, binaenaleyh bu Hazretin gınâsı iftikar olunan bu umur iledir, onda «فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ» buyurulan gınâyı nefsî varmı yokmu? Buna bu mevzıde ihtiyac duyulmaz, bu Hazrette hacet mess eden fukaranın iftikarına sebeb olup da muhtac oldukları umur onun ındindeki hazinelerde varmı? Bunu bilmektir. Netekim «وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ» varid olmuştur. İşte ledettahkîk o, bu Hazretin aynidir, başka değil, hak tealâ «ındinde her şey’in mutlâka hazîneleri var» olmak haysiyyetiyle o sameddir. Ve lâkin hazîneler ma’lûmatı sâbiteden ibarettir. Çünkü onlar onun ındinde sâbittir, onları bilir ve görür, ve bütün içlerindekileri de görür, bilir görür de onlardan dilediğini vücude çıkarır ve dilediğini bırakır. Ve onlar hazâinde olmakla onlarda hasr-u tenâhî tehayyül olunur, halbuki gayrimütenahîdirler. Ve işte efkarı fukara o hazînelerde muhtezin olan eşyadır. Çünkü onlar o hazînelerden vücude çıkmak isterler ki kendilerini ayniyle zevkan görsünler, çünkü onların vücude çıkarılanlarında henüz iycad edilmiyenlerine iftikar ibka edilmiştir, onun için mevcud olan mevcud olmıyana niyabeten de Allahın ona iycadına aynî ihtiyac ile muhtacdır. Onun için mevcud olan, o hazînedekine, vücude iftikarı hususunda, muîn gibidir, ve bu iftikar insanın yanında olmıyan bir emri o hazînelerdekinden yanında olmasını taleb etmeği nefsinde, vicdanında duymasıdır. Şunu bimeli ki: hak ındindeki hazîneler iki nevi’dir. Bir nev’i muhtezinâtı mevcude için olan hazâini vücudiyyedir. Meselâ Zeydin ındindeki birşey, bir cariye, veya bir uşak, veya bir at, veya bir kumaş, veya bir ev, veya her hangi bir şey, işte Zeyd onun hizânesidir, o şeyde mahzundur, ikisi de Allah ındindedir, çünkü eşyanın hepsi Allahın yedindedir. Şimdi Amir Zeydin yanındaki o şey her ne olursa olsun kendi yanında olmak için Allaha müftekır olur: Allah da onu ona bağışlamayı veya satmayı veya ondan hoşlanmayıp kurtulmayı Zeydin kalbine ilka eder de onu Amre verir. İşte bunun gibiler hep hakkın ındindeki hazâinindendir, ve bütün âlem hep bu minval üzere yekdiğerinin hem hazîneleri hem de kendisi aynî muhtezindir, binaenaleyh âlem bir mahzunun hazînesidir ve bir muhtezinin bir hazîneden bir hazineye ıntikalidir, ondan hiç bir şey hazenesinin gayrisine indirilmez, hepsi hakkın ındinde mahzundur, hakîkatte o onun içinden hiç bir şeyi çıkmıyan hazînesidir, haktan maadasının ise muhtezini ondan diğerinin hazînesine çıkar, hazâine iftikar, hazâinden hazâine olur. Hepsi de Allahın yedinde ve onun ındindedir. Onun için umurda iltica ve istinad olunacak samed ancak odur. Ve mütevekkil olanlar tevekkül ettikleri şey’e tevekkülleri halinde o Hazrete tutunurlar. Kimi Allaha tevekkül eder, kimi de esbaba tevekkül eder, Şukadarki esbab kendilerine i’timad ve iltica edenlere çok vakıtlarda hıyanet eder. Hak tealâ ise kendisine tefvîzı umur edip de tevekkül edeni muhakkak selâmete çıkarır. İmdi bütün hazîneler onun ındinde olduğu senin de o hazînelerden ve binaenaleyh onun ındinde bulunduğunu bilirsen kalbin ona yetmiş olacağından o senin ındinde, sen onun ındinde, o halde sen kendi ındindesindir, o halde sende samedden bir nasîb vardir, çünkü Allaha ma’rifeti hâdise ancak seninle olur. Ondan dolayı o ma’rifeti hâdisede o seni kasd eder zira, o hâdis ma’rifet ancak seninle zâhir olur. Ancak seninle zâhir olanda ise samed sensin demektir, bu sana ve senin kendisi için husule geldiğin zata bu mertebe bu Hazretten hasıl olmuştur, ve lâkin rabbın nehyinde dur ve onu tedebbür et, namazda kıblene sütre edineceğin şey hakkında Resulünün lisanı üzere buyurduğunu düşün ki o şeyi sağ veya sol yana bir az meyil ettiresin de «لَا تَصْمُدْ اِلَيْهِ صَمْدًا» ona samden, yani sütreye doğrudan doğru düpe düz kasd ve teveccüh etmiyesin, bu, gayreti ilâhiyyedendir, o kendisinin gayriye doğrudan doğruya samd ile kasd ve teveccühü istemez. Maamafih bunda kevinde dahi bivechimma samediyyeti isbat vardır, ve işte Şâri’ın işaret eylediği bu kadarı mü’minin samediyyetten nasîbidir. Câhil doğrudan doğru esbaba kasd ve teveccüh eder de sağa yâhud sola meyil hukmünü kazıyyenin aksine olarak hakkın samediyyetine çevirir, halbuki Peygamber sallallahü aleyhi vesellem ancak sütrede sağa veya sola meyli meşru kılmıştır. Sütre sebebdir, sağ ile sebebi kavîye, sol ile de sebebi zaıyfe tenbih eylemiştir, Allahdan külliyyet ile çıkan sebeb sahibi yeminidir (Ya’ni sebebi kavîdir, hakka taveccühte onun diğer sebeblere tercihan sağa meyil ettirilmesi meşru’dur), haktan kendisine bir bârika lâyih olmuş olan kimsenin ise sebebe i’timadı zaıyftir de o, sebebi zaıfy taraftan (soldan) kılmıştır, zira sebebi isbat lâbüddür, fakat dos doğru samdü kasdi ancak Allahadır, «وَلَا يَصْمَدُ اِلَّا اِلَى اللّٰهِ صَمْدًا» bunu iyi bil, işte sana tenbih ettim ve nasîhat eyledim, «وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِى السَّبٖيلَ» (اه. ) Samed isminde doğrudan doğru kasd-ü iltica ma’nasının hakîkî ve izafî haysiyyetlerini incelikle anlatan Şeyhın bu iyzahı anlıyabilecekler için insanlık ma’rifet ve vazîfesinin haktan başka hedefi olmamak lâzım geldiğini tebârüz ettirmek ıtibariyle cidden güzel nasîhattır. Bu iyzah samedin «havâicde masmudiileyh» ma’nasının iyzahıdır, masmudiileyh olmakta iltica ve istinad olunmak ma’nası, bunun için de gına bulunmak ma’nası lâzım olduğunu tebârüz ettiriyor, bunlar güzeldir. Ancak iki nokta cayi nazardır. Birisi gınâda vallahü ganiyyün anilâlemîn mantukunca sıfatı selbiyye olan gınâi nefsiyi mülâhazaya hacet görmemesi, birisi de «وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ» ma’nasiyle sıfatı sübutiyye olan gınâyi mülâhaza ettiği hâlde bunda her şey’e mâlik olmak hem de her birinden birer dâne olarak mecmuunun bir hazînesine değil, her birinin namütenahî hazînelerine mâlik olmak ma’nası sarih, bunda da gınâyi nefsî ma’nası dahi zâhir iken muhtac olunan şeylerden birine veya bir kaçına mâlik olmak samediyyet mefhumunun sübutu için kâfi imiş gibi göstermiş olmasıdır. Bundan dolayıdırki kevinde, âlemi esbabda bivec himma samediyyet mülâhaza etmiştir. Halbuki samediyyet bazı hacette maksud ve mülteca olmak değil, bütün hacâtta müntehâ olarak maksud ve mülteca olmaktır. Onun için lügat ma’nasını beyan edenler, hem «sîgai müntehelcumu’» ile havâcide masmudi ileyh diye tasrih etmişler hem de «لَا اَحَدَ فَوْقَهُ= fevkında kimse yok» olması kaydına tenbih eylemişler, «اَلسَّيِّدُ الَّذِى يَنْتَهِى اِلَيْهِ السُّودَدُ» demekle de bu münteha olan ekmeli söylemişlerdir, hasılı samed lâfzında bizim som ta’birimizde olduğu gibi bir eksiksizlik ve temamiyyet ma’nası vardır. Onun için kasd ma’nasından olduğu zaman da maksudiyyette temamiyyet ifade eder. Halbuki: gınâyi nefsî, ya’ni istignayı zatî bulunmadan gınâyi tam bulunmaz, müntehâ olmaz, gınâyi tam bulunmıyanda hazînelerine ihtiyacı var demek olacağından buhul mutasavver olur, atâ ümid edilmez. Hem gınâyi nefsîsi olmıyanda tam ızzet bulunmaz, mağlûb edilmek ve binaenaleyh izin ve müsaadesi olmaksızın hazînesindekiler cebren alınmak ve hattâ kendisi ifna olunmak mümkin olur. Ve o halde bizzat maksud ve mülteca kendisi olmaz ve «لَا يُصْمَدُ اِلَّا اِلَيْهِ صَمْدًا» ma’nası tahakkuk etmez, onun için Ebu Hüreyreden rivayette «اَلْمُسْتَغْنِى عَنْ كُلِّ اَحَدٍ اَلْمُحْتَاجُ اِلَيْهِ كُلُّ اَحَدٍ» diye istignâyı tam tasrih olunduğu gibi Keşşaf ve İbni Sînâ dahi buna işaret eylemişlerdi. Fakat Şeyh sade tam ma’nasiyle hakîkî samediyyeti değil de hazâini ilâhiyyeden olan ve ma’rifeti hâdise ile Allahı tanımak için delâili haktan bulunan kevn ve esbab âleminde ve bahusus insanda dahi bivechimma maksud olan nisbî ma’nayı dahi anlatmak istediği ve urfte buna da samed ıtlak edilmek vaki’ olduğu cihetle bunda gınâyi nefsî mülâhazasına lüzum görmemiş ve ihtiyac bulunan bir emrin bulunması ma’nasına gına ile iktifa bulunan bir emrin bulunması ma’nasına gına ile iktifa eylemiştir. Maamafih tam ma’nasiyle samediyyetin Allaha mahsus olduğunu «hepsi Allahın yeddinde ve Allahın ındindedir, ümurda iltica ve ı’timad olunacak samed ancak odur, esbab, i’timad edenlere çok vakıtlerde hıyanet eder» diye ıhtar ve kevn ve esbabda sâbit olan bivechimma samediyyet nasîbi ile samediyyet iddia olunmaktan ve ona samed denilmekten nehy etmiş, küllî veya cüz’î sebebi ihmal etmemekten külliyyetine, cüz’iyyetine göre ona kuvvetli veya zaıyf meylin meşru’ olduğunu söylemek ile beraber Allahdan maadasına rabıta’i külliyye ile kasd ve tevekkül etmemeği ve namazda kıble mes’elesini bütün ümurunda örnek tutarak esbabı sağa veya sola alarak ve en doğrusu sola alarak bütün külliyyetiyle kasd ve niyyetini doğrudan doğru Allah tealâya doğrultmak lüzûmunu tenbih ve nasîhat eylemiş ve bununla «اَللّٰهُ الصَّمَدُ» kavli celilindeki kasrın ma’nasına da işaret eylemiştir. Zira, burada «الصَّمَدُ» ma’rifetidir, müsnedin ma’rife olması da kasr ifade eder, bunun ma’nası: sizin amed denince anladığınız, tanıdığınız, kasd ettiğiniz hakikat bütün cinsiyle Allaha mahsustur, demek olur. Bu takdirde Allahdan maadasına samed ıtlak olunamaz. Ve lâm, ahdi cinse mahmul demek olur. Fakat lâm, ahdi haricîye mahmul olmak daha mütebadirdir, bu takdirde ise samed denilince mafevkı tasavvur olunmıyacak vechile her zihne tebâdür edecek olan en mümtaz ma’nasiyle ma’ruf bir tek samed maksud olurki bu da ehadiyyet ile zikri geçen Allahdır. Bu suretle mutlâka samed isminin Allaha kasrı yoktur, Allahdan maadasına da her hangi bir vechile denilebilir, netekim Arabın urfünde de öyledir, ancak «الصَّمَدُ» ekmel ma’nasiyle ve ehadiyyet vasfiyle muttasıf olarak Allahın esmasından ve ona mahsus olurki İbni Esîr Nihayede bu ma’naları şöyle hulâsa etmiştir: Allah tealânın esmasında Essamed: suvded kendisine müntehî olan seyyiddir, dâim ve bâkı de denilmiş, lâcevfe leh de denilmiş, «اَلَّذِى يُصْمَدُ اِلَيْهِ فِى الْحَوَائِجِ» de denilmiştirki «مقصد» demektir, Hazreti Ömerin şu hadîsi de ondandır: اَيَّاكُمْ وَ تَعْلَمَ اْلَانْسَابَ وَ الطَّعْنَ فِيهَا فَوَ الَّذِى نَفْسُ عُمَرَ بِيَدِهِ لَوْ قُلْتُ لَا يَخْرُجْ مِنْ هٰذَا الْبَابِ اِلَّا صَمَدٌ مَا خَرَجَ اِلَّا اَقَلُّكُمْ= ensabi öğrenip de onlara ta’n etmekten sakınınız, canım, yedi kudretinde olan Allaha kasem ederim ki: şu kapıdan ancak samed çıksın disem pek azınız çıkardı: bu sözde samed suvdedinde müntehî olan (yani siyadetinde, şeref ve haysiyyetinde, efendiğiliğinde, yâhud beyliğinde nihayet dereceye yükselmiş olan) yâhud havâicde kasd edilir olan demektir, Mu’az ibni Cemuh hadîsinde Ebu Cehlin katlinde: «فَصَمَدْتُ لَهُ حَتَّى اَمْكَنَتْنِى مِنْهُ غِرَّةٌ» onun için samd ettim demesi de ona kasd edip onun için durdum gafletine intizar ettim demektir, Hazreti Ali hadîsinde: «فَصَمْدًا صَمْدًا حَتّٰى يَتَجَلّٰى لَكُمْ عَمُودُ الْحَقِّ» size amudi hak tecelli edinciye kadar samden samdâ denilmesi de bu ma’nadandır اه. Görülüyor ki Hazreti Ömerin kelâmında samed, nekire olarak insanlar hakkında da kullanılmıştır. Kavmin seyyidi ma’nasına samedülkavm denilmesi de bu kabîldendir. İşte muhyiddini Arabî bunun bivechimma sâbit olan izafî bir samediyyet nasîbi olduğunu ihtar ve tam ma’nasiyle samediyyetin Allaha mahsus olduğunu beyan eylemiştir. Bu ise gınâyi tammı ifade etmek için gınâyi nefsîyi de müstelzimdir.

Fahruddini Râzî de samedi ba’zılarının sıfatı sübutiyye ve ba’zılarının da sıfatı selbiyye olarak bâlâda zikr ettiğimiz vechile masmudiileyh ve lâcevfeleh esaslı iki ma’nayi lügavî üzerinden onsekiz ma’naya kadar tefsir ettiklerini, ve on sekizincisi de «eksilmeden artmadan ve tegayyurât ve tebeddülâta mevrid olmaktan ve ezminenin, emkinenin ânât ve cihatın ihatasından münezzeh» diye ifade edildiğini anlattıktan sonra derki: üçüncü vecihte essamed lâfzının bütün bu ma’naların hepsine hamlidîr ki bu da muhtemildir, çünkü vücubi zâtiye delâleti hasebiyle cemîi sülûbe ve mübdii küll olduğuna delâleti hasebiyle de nu’uti ilâhiyyenin hepsine delâlet eyler. İkinci mes’elede: Allahussamed demek vücudda Allahdan maada bir samed olmamasını iktiza eyler, essamed havâicde masmudiileyh ve zatında tegayyür kabul etmiyen diye ta’rif olununcada vücudda Allahdan başka böyle bir mevcud bulunmamak lâzım gelir. Binaenaleyh bu âyet de Allahdan başka ilâh olmadığına delâlet eyler, o hâlde «اللّٰهُ اَحَدٌ» zatında hiç bir vechile ne terkib ne te’lif bulunmamak ma’nasına bir olduğuna işaret, «اَللّٰهُ الصَّمَدُ» de şürekâyi emsal ve ezdadı nefiy ma’nasına bir olduğuna işaret olur. Âyette bir iki suâl kaldı: birinci suâl: niçin «ehad» nekire «essamed» ma’rife gelmiştir, ba’zıları demişlerdir ki: nefiy ve adedin gayride ehad Allahdan başkasına ıtlak edilmediğinden dolayı ma’rife hukmünde olduğundan ta’rifine lüzûm yoktur, lâkin samed öyle değildir. Râzî de bu suâlin cevabında şöyle demiştir: ekser halkın vehminde her mevcud, mahsûstur, halbuki her mahsûsun munkasim olduğu sâbittir, onun için hiç inkısam kabul etmiyen mevcud ekser halkın hatırına gelmez, amma samed, havâicde masmudi ileyh maksud, bu ma’na Arab için, belki ekser halk için ma’lûmdur, netekim «وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ» buyurulmuştur, işte ehadiyyet ekser halk ındinde mechul ve münekker, samediyyet ise cümhurı halkça ma’lûmüssübut olduğu için ehad, tenkir ile bir ehad, essamed de o samed diye ta’rif ile getirilmiştir اه. Buna şöyle demek bizce daha iyi anlaşılacaktır: Müşrikler, Allahı ve ülûhiyyetini tanıyorlarsa da onun ülûhiyyette birliğini, ehadiyyetini tanımıyorlardı, Allah isminin ve ülûhiyyet sıfatının birliği ıktiza ettiğini bilmiyorlardı. Ve onun için muhtelif hacetlerini, muradlarını, Allah isminin ve ülûhiyyet sıfatının birliği ıktiza ettiğini bilmiyorlardı. Ve onun için muhtelif hacetlerini, muradlarını, maksudlarını, müteaddid ilâhlarda arıyorlar ve muhtelif meratibde samedler düşünüyorlardı, ülûhiyyetin bir samediyyet ifade ettiğini, ilâh, ma’bud demek, en baş metbu’ maksud demek olduğunu biliyorlarsa da en baş olmanın birlik ıktiza eylediğini ve bütün maksadlarının, bütün samediyyetin bir tek maksudda, bütün kâinâtın halikı olan bir hak ilâhda toplanacağını ve ona göre maksadlarının hepsini bir noktada bir kelimede birleştirmek lâzım geldiğini bilmiyorlardı. Bundan dolayı da bir hedefte bir merci’de toplanması ihtimali olmıyan muhtelif gönüllerle türlü ma’budlar, türlü türlü samedler arkasında niza’ ve şıkak içinde yüzüyorlardı, ve yine bundan dolayı «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» denildikçe «اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًا اِنَّ هٰذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ» diye şaşıyorlardı. İşte ülûhiyyetin her vechile hakîkî vahdet iycab ettiğini bilmediklerinden dolayı o haber verilirken evvelâ ehemmiyyetine i’tina olunmak üzere zamiri şân ile başlanıp «هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» diye ehad, nekire olarak haber verilmiştirki «siz bu büyük hakikatı bilmiyorsunuz, haberiniz olsunki Allah bir tektir» demek olur. Buna karşı bizim bildiğimiz, gönüllerimizde duyduğumuz bunca muhtelif ihtiyaclara, türlü maksadlara bir Allah nasıl yetişir, nasıl kâfi gelir? Diye bir tereddüde düşülmemek için de her haceti bitirecek, her maksada irdirecek eksiksiz som ganî, som maksud yegâne merci’ ancak Allah olduğu anlatılmak üzere hasr ifade etmek için lâmı ta’rif ile «اَللّٰهُ الصَّمَدُ» buyurulmuştur ki şöyle demek olur: o sizin bildiğiniz, tanıdığınız, düşündüğünüz, düşüneceğiniz, muhtelif maksudların, ve samed namı altında daha yükseği yoktur diye anladığınız muhtelif gayelerin hepsi herşey’in halikı, bütün kâinâtın merci’i olan Allah tealânın samediyyetinde birleşir, tam ma’nasiyle samediyyet o ehad olan Allaha mahsustur. O hiç eksiksiz maksûdi küll olan yegâne sameddir. Çünkü şerîki olan, ehad olmıyan hakikatte samed olmaz, samed olmıyan da ilâh olmaz. Bunu böyle anlamak için de samed lâfzının lügat ve ufrte ma’lûm olan ma’naları, lâfzı müştereki her iki ma’nasına birden hamil suretiyle umumı müşterek olarak değil, evvelâ umumı mecaz halinde «mâyutleku aleyhissamed» mehumiyle, sâniyen hepsinin selbî ve sübutî en yüksek kemâl olan levazimiyle gayâtı murad olunmak üzere mecaz bimertebeteyn tarikıyle hakikati şer’iyye olarak mülâhaza edilmek iycab ederki işte zikr olunan türlü tefsîrler bu maksadı iyzah içindir.

Burada şunu da söyliyelim ki müfsesirînin bir çoğu samedin ta’rifinde seyyidi zikr etmişler, bir çoğu da hazf eylemişlerdir. Bunun sebebi Allah tealâya seyyid ıtlak olunup olunamıyacağındaki ıhtilâftır: maamafih bir hadîsi sahihte «اَلسَّيِّدُ اللّٰهُ = asıl seyyid Allahdır» diye varid olduğundan dolayı süheylî demiştirki: muzaf olarak Allaha seyyid ıtlâk edilmez, meselâ Melâikenin seyyidi, nâsın seyyidi, halkın seyyidi denilmez اه. Lisanımızda Allah efendimiz denmez, seyyidülhalk, seyyidi kâinât, efendimiz denildiği zaman da Resulullah anlaşılır. Sonra halkın havâicde Allaha kasdı, iradî veya tabi’î ve fıtrî olmaktan eamdır, zira mâhiyyatın hepsi mümkin olan kemâllerinin vücûde çıkmasını talebde Allah tealâya müteveccihtir, «كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبٖيحَهُ» Allah tealâ hem mübdii küll, hem gayei küldür, onun için evvel-ü âhirdir. Binaenaleyh bu iki âyette bu iki noktanın ehadiyyeti ilâhiyyede birleştiğine tenbih vardır. Şu halde ikinci suâl: Allah ismi celilinin tekrarının fâidesi nedir? Denilirse: bunda zikr olunan bu tenbihten maadâ bir kaç fâide vardır.

BİRİSİ: Evvelki suâlin cevabından anlaşılacağı üzere haberlerin birinin nekire, birinin ma’rife olarak getirilmesindeki fâideyi te’mindir. Zira tekrar edilmese iki haberin ya ikisinin de nekire veya ikisinin de ma’rife olması ıktiza ederdi.

İKİNCİSİ: İki haberden ikisinin de doğrudan doğru maksud bilifade olduklarına tenbihtir, onun için aft da edilmiştir. ÜÇÜNCÜSÜ: ehad, essamed vasıflarından her birinin ta’yini zâtte müstekıll olduklarına tenbihtir, onun için ikincisinde «هُوَ الصَّمَدُ» diye zamir ile iktifada olunmamıştır. ÜÇÜNCÜ suâl olarak da: iki cümlenin ikisi de müstekıllen maksud bilifâde iken birincinin takdim olunmasının hikmeti nedir? Denilirse: bunun da hikmeti müşriklere karşı evvel emirde ehadiyyeti bildirmek ehem, samediyyetin ise işaret ettiğimiz vechile ondan münbeis bir suâle cevab makamında ve ona delil yâhud netice gibi olmasıdır. Çünkü lizâtihî gınâyı tam ile ganî ve mâsivası da ona muhtac mümkin olur. Yâhud ehadiyyet samediyyeti, gınâyı tammı müstelzim olur. Hasılı bu cümle minvechin delil ve min vechin netice gibi olarak cümlei müste’nife veya mü’ekkidedir.

Hasılı Hak tealâ evvelâ her vechile samd ve ta’zîm hakkı olan bütün celâl ve cemal sıfatlarını câm’i ülûhiyyetini, sonra onun her hangi bir vechile teaddüd ve terkib şâibesinden ve hakîkat ve havassında müşareket tevehümünden kemali tenezzühünü iycab eden ehadiyyetini, sonra da mâsivadan istiğnayi zatîsi ile cemî’i mahlûkatın vücudunda, bekasında ve sair ahval ve mekasıdının husulünde hep ona ihtiyaçlarını ifade eden samediyyetini beyandan sonra da ona hâşa tenâsül isnad edenlerin: «Kızları var, oğlu var, Melâike onun kızları, İysâ onun oğlu, onu kendisinin Allahlık cevherinden çıkardı, kendisi gibi ilâh yaptı, binaenaleyh o babadır, anadır, oğludur, hepsi ilâhlık i’tibariyle, birdir bir cevherdendir» diye şerîk ve nazîr iddia eyliyenlerin iddialarını sarahatle tensısan redd-ü ibtal etmek üzere ehadiyyet ve samediyyeti, iktiza eyledikleri ba’zı hukümleriyle tefsir ve iyzah siyakında buyuruyor ki: