AyetSûreler

الإخلاص

İhlâs Sûresi

112. sûre · Mekke · 4 âyet

Sûre hakkında · Elmalılı

İHLÂS ١١٢ سُورَةُ الْاِخْلَاصِ Fatiha gibi bu Sûrei celîlenin de birçok adları vardır, en meşhurları Ihlâs ve «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» dir. Bu Sûre dînin üssül’esası olan tevhîdi en halis ve en güzel surette ifade ettiği için buna Ihlâs denilmiş olduğu gibi «Esas» da denilmiştir. Allah teâlâ ayetelkürsî ile de Ihlâs Sûresinde olduğu kadar Kur’andan başka hiç bir kitabda, islâmdan başka hiç bir dînde böyle güzel ta’rif olunmamıştır, hâfız İbni Recebin Kâ’bdan, Zemahşerînin Übey ve Enesten merviy olarak zikrettikleri vechile «Semavat ve Arz «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» Sûresi üzerine te’sis olunmuştur.» diye varid olan haber aklen dahi hilafına ihtimal olmıyan bir hakikattır. Zatında vücudu vâcib, kemali mutlâkı câmi’ ihtiyacdan ve şerik-ü nazîrden münezzeh bir varlık olmasaydı hiç birşey olamazdı. Hisde ve akılda birbirleriyle birleştikleri görülüp duran bütün Semaları, Arzları ile âlem hep onun birliğine delâlet eyleyen, hep onun varlığını ve birliğini bildiren âyât ve delâil olarak yaradılmış ma’nasına bu Sûrenin mazmunu üzerine müessestir. Bundan dolayı bu Sûreye, Tevhîd Sûresi, Tefrid Sûresi, Tecrid Sûresi, Necat Sûresi, Velâyet Sûresi, Ma’rifet Sûresi dahi denilmiştir. Çünkü bu Sûrenin mazmununa ma’rifetle Allah tanınmış olur. Bir adam namaz kılmış bu Sûreyi okumuştu, Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem «اِنَّ هٰذَا عَبْدٌ عَرَفَ رَبَّهُ = bu, rabbını tanımış, ârif bir kul» buyurdu diye bir eserde varid olmuştur. Buna Sûrei Cemal de denmiştir. Zira; «اَحَدٌ صَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ» cemali a’lânın vasfıdır. Sûrei Nisbede denilmiş, çünkü Tirmizînin de rivayet ettiği vechile müşrikler Resulullaha «اَنْسِبْ لَنَا رَبَّكَ» bize rabbının nesebini söyle demeleri üzerine nâzil olmuş, Allah tealânın nesebden münezzeh olduğunu bildirmiştir. Bir de Taberânî, Osmân ibni Abdirrahmani Taraikî tarikıyle şöyle bir hadîs rivâyet eylemiş: «herşey’in bir nisbeti vardır, Allah tealânın nisbeti de «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ» dir, denilmiş ise de Âlûsî derki: hâfız İbni Receb buna cidden zaıyftir, Osman menakîr rivayet eder demiş, Mîzanda da bu hadîs mevzu’dur demiştir اه. Doğrusu bu Sûre «لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ» ile Allah hakkında nesebi nefy etmektedir. Buna Sûrei Samed ve Sûrei muavvize dahi denilmiştir, Neseî, Bezzar, ve İbni merdûye senedi sahih ile Abdullah ibni Üneysten rivayet etmişlerdir, demiştirki: Resulullah sallallâhü aleyhi vesellem, göğsüme elini koydu da bana «قُلْ» dedi: ben ne diyeceğimi bilemedim, sonra «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» buyurdu, söyledim bitirdim, sonra «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ» buyurdu, söyledim bitirdim, sonra «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ» buyurdu, söyledim bitirdim bunun üzerine Resulullah buyurdu ki işte böyle teavvüz et, teavvüz edenlerin hiç biri bunlar gibisiyle teavvüz etmemiştir. İbni Abbastan bir rivâyette kabir sıkıntılarına mâni olduğu için Sûrei mânia da denilmiş, okunduğu zaman Melekler dinlemeğe hâzır olduğu için Sûrei Mahzar dahi denilmiş, şirkten berî kıldığı için, Berâe Sûresi denilmiş, halis tevhidi tezkir ettiği için Sûrei Müzekkire denmiş, bir hadîsi şerifte her şey’in bir nuru vardır, Kur’anın nuru da «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» dir, diye vârid olduğu için Nûr Sûresi de denilmiş, bunun tezammun ettiği tevhîd olmayınca iyman tamm olmıyacağı için, İyman Sûresi dahi denilmiş «قُلْ يَآ اَيُّهَا الْكَافِرُونَ» ile bu, «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» kelimei tevhidin nefy-ü isbati menzilesinde ma’nen biribirlerine merbut oldukları için bunlara ıhlâsayn ve Mukaşkışeteyn dahi denilmiştir. Nüzulü, Mekkî Medenî olması hakkında iki kavil vardır: Keşşaf ve Râzî Mekkî olmasını tercih etmişler, Beyzavî ve Ebüssüud muhtelefünfiyh demişlerdir, Bahirde Abdullah, Hasen, Ikrime, Atâ, Mücahid ve Katâde kavlinde mekkîdir, İbni Abbas ve Muhammed İbni Ka’b ve Ebil’âliye ve Dahhâk kavlinde medenîdir, demiş. İtkanda da: sebebi nüzulünde mütearız iki hadîsten dolayı iki kavîl vardır, ba’zıları nüzulün tekerrüriyle beyinlerini cem’ etmişlerdir, sonra bana medenî olmasının tercihi zâhir oldu demiştir. Mütearız iki hadîs dediği de sebebi nüzulün Müşrikler ve Yehûd olması hakkındaki iki rivayettir. İbni Cerîr bunu şöyle tafsîl eder: zikr olundu ki Müşrikler Resulullaha rabbül’ızzetin nesebinden suâl ettiler, Allah tealâ da cevaben bu Sûreyi inzâl buyurdu, ba’zıları da: hayır Yehûdun gelip bu halkı Allah halk etti, fakat Allahı kim halk etti? Diye sormalarından dolayı onlara cevâben nâzil oldu demişlerdir.

Müşriklere cevaben indi diyenler: Ebül’âliye tarikıyle Übeyy ibni Kâ’bdan ve Şa’bî tarikıyle Câbirden şöyle rivâyet etmişlerdir: Müşrikler «اَنْسِبْ لَنَا رَبَّكَ» dediler. Allah tealâ da «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» inzâl buyurdu, Ikrimeden: Mûşrikler Resulullaha «اَخْبِرْنَا عَنْ رَبِّكَ صِفْ لَنَا رَبَّكَ مَا هُوَ وَ مِنْ اَىِّ شَىّءٍ هُوَ» rabbından bize haber ver, rabbını bize vasf-u ta’rif et, o nedir? Ve nedendir? Ya’ni mahiyyeti nedir, faslı nedir? dediler, Allah tealâ da «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» ilâ âhirissûre inzal buyurdu. Yine Ebül’âliyeden: «اَنْسِبْ لَنَا رَبَّكَ» diyen «kadei ahzab = ya’ni ahzab kumandanları idi, Cibril de bu Sûreyi getirdi.

Yehûdun suâlinden dolayı diyenler: Abd ibni Humeyd, Selemeden ibni İshaktan, Muhammedden, Saıydden şöyle rivâyet etmişlerdir: Peygambere Yehûdden bir reht geldi, ya Muhammed, «هذا اللّه خلق الخلق فمن خلق الحق» dediler, Hazreti Peygamber gadablandı hattâ rengi değişti, rabbı için gadabından onlara şiddetle çıkıştı, derken Cibril geldi onu teskin etti «اِحْفَظْ عَلَيْكَ جَنَاحَكَ» cenahını üzerinde tut, ya’ni sâkin ol ya Muhammed! Allahdan suâllerine cevab geldi, Allah buyuruyorki, dedi: «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اَللّٰهُ الصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ» Resulullah bunu onlara okuyunca da bize Rabbını vasf et, onun hılkatı nasıl? Bâzûsu nasıl? Kolu nasıl? Dediler, bu kerre de Peygamber evvelkinden daha şiddetli gadablandı, yine Cibrîl geldi evvelki gibi söyledi ve suâllerinin şöyle cevabını getirdi: «وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖ وَالْاَرْضُ جَمٖيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ» katâdeden de: Yehûdden bir takım kimseler Peygambere gelip «اَنْسِبْ لَنَا رَبَّكَ» dediler. Onun üzerine «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» ilââhirissûre nâzil oldu اه. Râzînin nakline göre üçüncü bir kavil de Nasârânın suâli sebebiyle nâzil olmuştur. Atâ İbni Abbastan şöyle rivayet eylemiştir: Necran vefdi geldiği zaman bize Rabbını vasf et o, ne şeyden, ne cevherden demişlerdi, Resulullahın Rabbım birşeyden değildir, o eşyanın halikıdır, dedi, bunun üzerine «قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ» nâzil oldu, onlar o, vâhid, sen de vâhidsin dediler: «لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَىْءٌ» buyurdu, bize sıfatını artır dediler, «اَللّٰهُ الصَّمَدُ» dedi, samed nedir? Dediler; halkın bütün havâyicinde kendisine müraceat ettiği «اَلَّذِى يَصْمَدُ اِلَيْهِ الْخَلْقُ فِى الْحَوَائِجِ» dedi, artır dediler, «لَمْ يَلِدْ» Meryem gibi doğurmuş değil, «وَلَمْ يُولَدْ» Îsâ gibi doğurulmuş da değil, «وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ» dedi. Mutlâka «müşrikîn» lâfziyle rivâyetten ma’hud Mekke müşrikleri tebâdür etmek ı’tibariyle bundan mekkî olması zâhir gibi görünür ise de Ebül’âliyenin bunu sonraki rivâyetinde kadei ahzab diye tefsir etmiş olması ve meşhûr ahzab vak’ası Medînede vukua gelmiş ve ona Yehûdîlerin de iştirâk etmiş bulunması, bir de Allah hakkında öyle suâl soranlar herkim olursa olsun müşrik demek olacağı mülâhaza edilince bu rivayetlerin mecmuundan bu Sûrenin Medenî olduğunu anlamak daha müreccah olur, Süyutînin sonra bana Medenî olduğu zâhir oldu demesinin sebebi de bu olmak gerektir. Ya’ni müşriklerin suâli yalnız Mekkede iken olması lâzım gelmez, ve Allah tealâ hakkında acz, ihtiyac, şirket gibi bir eksiklik tasavvur etmek demek olan neseb veya mahlukluk suâli sormak ülûhiyyetin tenâsül ve tevâlüdüne kail olan alelumum Müşriklerin şânı olduğundan bu Sûre Allaha veled veya vâlid veya eş ve nazîr veya herhangi bir ihtiyac isnad eden cüz’î, küllî, celî, hafî her türlü şirk erbabının hepsini redd eden ve Allahı hak sıfatiyle tenzih ederek vasf-u ta’rif eyliyen en güzel bir cevab olduğunda şübhe yoktur. Ma’lûmki nüzulüne sebeb olan sâillerin hususıyyeti, cevabın umum ve şumulüne mâni’ olacak değildir. Böyle nesıh cereyan etmek ihtimali olmıyan âyât ve süverde tarihin, zamanın da bir hukmü olamıyacağından sebebi nüzulün Mekkî veya Medenî olmasının bilinmesinin de huküm noktai nazarından hiç bir farkı yoktur, bu gibilerde esbabı nüzul vukuî olmak üzere cereyanı hâli beyan için ziyade ma’lûmat kabîlinden zikr olunur. Binaenaleyh Nasârânın teslîsini de redd olduğunda şübhe yoktur.

Âyetleri - Dörttür, Mekkî ve Şamîde beştir. «لَمْ يَلِدْ» de bir âyet sayılmıştır.

Fasılası - Yalnız دال harfidir. بِسْ مِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖي مِ ١ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٢ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ٣ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ٤ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

Meali Şerifi

1قُلۡ هُوَ ٱللَّهُ أَحَدٌDe ki; O Allah bir tektir2ٱللَّهُ ٱلصَّمَدُAllah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir)3لَمۡ يَلِدۡ وَلَمۡ يُولَدۡDoğurmadı ve doğurulmadı4وَلَمۡ يَكُن لَّهُۥ كُفُوًا أَحَدُۢO ‘na bir denk de olmadı