İbrâhîm Sûresi 4. Âyet
Mekke · Cüz 13 · Sayfa 255
وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن رَّسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوۡمِهِۦ لِيُبَيِّنَ لَهُمۡۖ فَيُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ٤
Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu itibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. O her şeye galibdir, hükmünde hikmet sahibidir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَمَآ اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ Biz hiç bir Resulü - gerek hususî gerek umumî bir şeriat veya kitab getiren hiç bir Peygamberi - başka türlü göndermedik اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ ancak kavminin lisanile gönderdik - ya’ni adetullah böyledir. Öteden beri her Resul, gönderildiği ümmetten ve bilhassa içlerinde kaim olduğu cemaatin dili ile gönderile gelmiştir. لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ki onlara tebyin etsin - tebliğine me’mur olduğu şeyleri kavmine anlatsın anlattırsın. Bilenin bilmiyene, şâhadin gaibe anlıyacağı bir lisan ile beyan ve tebliği bir vazife olduğunu tefhim etsin. Zira bir Resulün risaleti gerek kavmine muhtass olsun gerek daha başkalarına da şamil bulunsun ve bu şümul gerek risaleti Muhammediyyede olduğu gibi bütün insanlara ve hattâ İns-ü Cinne kadar umumî olsun ve gerekse bir kaç kavme âid bulunsun her halde o Resul, kavmini da’vet edecek ve ilk işi onlara risaletini anlatmak olacaktır. Bu ise onların en iyi en kolay anlayabilecekleri kendi lisanları, kendi lügatlerile beyana mütevakkıftır. Evvel emirde «وَاَنْذِرْ عَشٖيرَتَكَ الْاَقْرَبٖينَ» mucebince en yakından başlayarak Resul, kavmine bu tebyinî yapar, Allahın emirlerine beyan ve i’lân eder فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَآءُ Bunun üzerine Allah da, kimini diler, ıdlâl eder - ya’ni gerek o kavmden olsun ve gerek haricden bulunsun bizzat veya bilvasıta tafsilen veya icmalen o beyanı işiden nasın kimisini Allah, yola getirmez, hakkı sevdirmez, o beyandan müstefid etmez, iymana muvaffak kılmaz, dalâle mahkûm eder. وَيَهْدٖى مَنْ يَشَآءُ Kimine de diler, hidayet eyler - lisanı Resulden, o tebyînden istifade ettirir, hakkı sevdirir, iyman ve ılim ve mucebince amel nasîb eder ve binaenaleyh bir taraftan Arabî bilenler bilmiyenlere bildikleri lisanlar ile nakl-u tercema ederek beyanı Resulü tebliğ ve tebyîn ederler. Resulünün Resulü, veresei Enbiya olmak şerefine nail olurlar. Diğer taraftan bu şerefe nail olmak için bir takımları da Arabî öğrenirler ve bu suretle lisanı Resulü esas olarak beyan ve da’vet, dilden dile kavmden kavme neşr-ü ta’min olunur. Allahın ıdlâl ettiği bedbaht, hidayet ettiği bahtiyar olur. وَهُوَ ve o - Allah الْعَزٖيزُ öyle azîz -Her şeyden üstün, meşiyyeti bütün esbab-ü avmile hâkim, binaenaleyh iradesine münazea edilmek gayri mümkindir. Onun için ıdlâl ettiğini yola getirecek, hidayet ettiğini şaşırtabilecek hiç bir kudret, hiç bir irade bulunamaz. Ve beyanı Resul ne kadar kuvvetli ve vazıh olursa olsun Allahın izni olmayınca hidayete kâfi gelmez, hem de الْحَكٖيمُ öyle hakîmdir. - Hiç bir sebebe muhtac olmamakla beraber yaptığını hikmet ile muntazam yapar, iradesi mahzı hikmet olur. Onun için beyandan evvel kimseyi dalâle mahkûm etmez. Izzeti hasebile Resulünü dilediği kavmden intihab eder ve hikmeti hasebile beyanını o kavmin lisaniyle yaptırır. Binaenaleyh «كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ» hıtabiyle umum insanları biiznillâh tenvir etmek ve hidayet-ü dalâlin tefrikında huccet olmak için risaleti Muhammediyye ile gönderilen bu kitabın, bu Kur’anı mübînin Arabî olarak inzal buyurulmasında ve nâzil olduğu gibi «عَرَبِيّاً» hâkim kılınmasında dahi nice hikmeti ilâhiyye vardır. Kur’an, başka bir lisan ile indirilse idi Peygamberin içlerinde bulunduğu ve ilk evvel hitab edeceği kavmi anlamıyacak, «Sûrei fussılet» de geleceği vechile «لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ ءَاَعْجَمِىٌّ وَعَرَبِىٌّ» demeğe hakları olacak ve diğer akvama tebliğ-u ta’min için ilk naşirler yetişmiyecek ve binaenaleyh hiç bir kavm hakkında huccetullah tahakkuk etmiyecekti ve eğer lisanları kâffesiyle indirilse idi de Arabîsi gibi bir çok Kur’an bulunsa idi böyle bir mu’cize büsbütün muzır ve hikmeti tevhide münafî olurdu, akvam arasında niza’ ve ıhtilâfı azaltacak yerde çoğaltır, birleştirecek yerde dağıtırdı. Çünkü her biri yalnız kendi lisanını asıl ve hâkim tanımak lâzım gelecek ve aralarında hâkim ve furkan bir kitab bulunmamış olacaktı. Hem bu taaddüd, terceme ihtiyacından kurtarmıyacak, her kavm kendi lisanındaki ile diğerlerinin tevafuk edip etmediğini anlamak ihtiyacında bulunacak ve bundan dolayı taaddüd ne kadar çoksa terceme ihtiyacı da o nisbette artacak ve bir mütercimin bütün lisanları bilmesi ıktıza edecek ve teklifi mâlâyutak halini alacaktı. Bunun beyanı: ٥ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَآ اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Meali Şerifi