AyetSûreler

En'âm Sûresi 92. Âyet

Mekke · Cüz 7 · Sayfa 139

وَهَٰذَا كِتَٰبٌ أَنزَلۡنَٰهُ مُبَارَكࣱ مُّصَدِّقُ ٱلَّذِي بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ ٱلۡقُرَىٰ وَمَنۡ حَوۡلَهَاۚ وَٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦۖ وَهُمۡ عَلَىٰ صَلَاتِهِمۡ يُحَافِظُونَ ۝٩٢

Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab’a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَهٰذَا bu Kuran da كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ bizim indirdiğimiz öyle bir kitabtır ki مُبَارَكٌ mübarektir. -Feyzı cihanı tutacaktır. مُصَدِّقُ الَّذٖى بَيْنَ يَدَيْهِ önündekini musaddık, müeyyid ve mümeyyizdir. Ondaki nûr-ü hüda bunun tasdikından geçerek tezauf ve teeyyüd-ü inkişaf edecektir. وَلِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا biz onu bunun için -ya’ni âlemîni tezkir ve berekat ve tasdık içinv e bir de Ümmülkurâyı ve bütün çevresindeki kimseleri inzar edesin diye inzal ettik. وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ ve Âhırete iyman eden, akıbetlerini kurtarmak isteyenlerdir ki يُؤْمِنُونَ بِهٖ buna iyman ederler وَهُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ ve bunlar namazları üzerinde muhafız kesilirler. -Bütün karyelerin anası merkezi demek olan «اُمُّ الْقُرَى» Mekkenin bir ismidir ki merkezi cihan, kıblei enam demek gibidir. İnzar Mekkenin kendisine değil, ahalisine olacağı ma’lûm bulunduğundan ma’na, mecaz veya isnadı mecazî suretiyle «اَهْلُ اُمّ الْقُرَى» demektir. «وَمَنْ حَوْلَهَا» dahi buna karinedir. Şüphe yok ki Mekke denilmeyibde Ümmülkura denilmesi Mekkeyi âlemdeki bütün kurânın bir merkezi mutlakı gibi mülahaza ettirmek içindir. Ve Binaenaleyh «وَمَنْ حَوْلَهَا» de merkez ve muhıt tekabüliyle bütün muhitı Arzda bulunanların hepsi demek olur. Maamafih Ümmülkurâ merkeziyyet mefhumundan kat’ı nazarla sadece Mekke demek gibi düşünülürse «وَمَنْ حَوْلَهَا» dan Mekke havalisi, Mekke civarı, bundan da nihayet Ceziretül’arab tasavvur olunur. Bu ıhtimale nazaran Kur’anın hikmeti nüzulü munhasıran Mekke ve Ceziretülarab ahalisinin inzarına mahsus imiş gibi bir tevehhüm hâtıra gelebileceğinden «لَتُنْذِرَ مَكَّة وَمَنْ حَوْلَهَا» buyrulmadığı gibi «لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا» dahi buyurulmayıb vavı atf ile «وَلِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا» buyrulmuş ve bununla nüzuli Kur’anın, risaleti Muhammediyyenin yalnız Arabı inzar hikmetine munhasır olmadığı ve bir âyet yukarısındaki «اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَمٖينَ» ma’nasiyle berekâtının şumulünden teğafül edilmemek lâzım geldiği velhasıl «وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَآفَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا» mazmunu anlatılmıştır. Fakat garibdir ki bütün bunlara karşı Yehudîlerden bir fırka işbu «وَلِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا» nazmı celilinden Hazreti Muhammed aleyhisselâmın yalnız Araba meb’us bir Peygamber olduğunu istidlâle kalkışmışlar, yani nübüvvetini itiraf etmekle beraber umuma değil, Araba mahsus bir Peygamber olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bunlar Yehuddan Iseviyye fırkası namiyle yad olunurlar ki bu gün münevver geçinen Avrupalılardan bir kısmının Arab olmıyan müslimanlar arasında bu Yehudî fırkasının mezhebini ve politikasını neşretmeğe çalıştıklarını görüyoruz. Beşerde emri vaki olan nübüvveti inkâr etmek Allahı hakkıyle takdir etmemekten mün’bais bir cür’et ve bir nankörlük ve her hangi bir Peygamberin nübüvvetini ve her hangi bir kitabın nüzulünü kabul ettikten sonra bütün enbiya ve kütübü tasdık ve te’yid eden ve onlardan daha vazıh ve daha feyyaz olarak inzal edilmiş bulununa mübarek Kur’anı ve nübüvveti Muhammediyyeyi inkâr etmek ise bundan başka açık bir tenakuz olduğunu tefhim ile emri nübüvveti takrir ve te’yid ve mes’elei nübüvvetin sıfatı ilâhiyye mesailine teferruunu ve irfan-ü ahlak, hissi mes’uliyyet ve endişei akıbet ile alâkasını tesbit ettikten sonra Allaha yalan isnad eden, yalan yere Peygamberlik iddia eyleyen veya Allaha Peygambere rekabet etmeğe kalkışan müfteriler, kezzablar, sahtekârlar ve had nâşinaslar hakkında vaîd ve inzar olarak da şöyle buyuruluyor: