AyetSûreler

Duhâ Sûresi 9. Âyet

Mekke · Cüz 30 · Sayfa 596

Yetime Şefkat

فَأَمَّا ٱلۡيَتِيمَ فَلَا تَقۡهَرۡ ۝٩

Öyleyse sakın yetimi ezme

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Anlamı

Öyleyse sakın yetimi ezme.

Bir nükte

Elmalılı’ya göre bu emir, alınan nimetlere şükrün bir gereğidir: Yetimliği tattın ve Allah’ın lütfunu gördün. Yetimi zayıf görüp horlamamalı, hakkını gözetmelidir. Elmalılı’nın aktardığı bir hadise göre, bir yetimin başını okşayanın elinin değdiği her kıl kıyamette ona nur olur.

Düşün

Desteğe ihtiyacı olan bir çocuk için yapabileceğin bir şey var mı?

Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.

Elmalılı Tefsiri

فَاَمَّا o halde amma -ya’ni hal böyle olunca sen de rabbının bu mevcud ve mev’ud âtâ ve ni’metlerinin şükrânesi olmak üzere الْيَتٖيمَ yetîmeh erhangi bir yetîme فَلَا تَقْهَرْ sakın kahretme -zaıyf sayıp da hor bakma ki hakkını zayi’ etmiyesin. Çünkü yetîmliği tattın ve hakkındaki lûtfi ilâhîyi gördün. Ragıbın Müfredatında kahr, galebe ve tezlil ikisidir, her birinde de kullanılır. Şu halde ikisi de menhîdir. Yetîmi zaıyf saymamalı ve zelîl etmemeli, şanına, hukukuna riâyet ve i’tina eylemelidir. Râzîde mezkûr olduğu üzere bu âyet Hazreti Peygamber Hazreti Hadicenin çocuğuna bağırdığı zaman nâzil olmuştur. Bir sayhadan veya bir yüz ekşitmeden dolayı «amma kahretme» diye ıtab buyurulunca tezlîl edilir malı veya hakkı yenilirse nasıl olur? İbni Mes’ud radıyallahü anhten Resûlullahe merfuan: Her kim bir yetîmin başını silerse elinin geçtiği her kıla mukabil ona Kıyamet günü bir nur olur. Hazreti Ömer radıyallahü anhten kezalik merfuan: Yetîm ağladığı zaman onun ağlamasından Arşürrahman ihtizaz eder, Allah teâlâ Melâikesine buyurur ki: Ey Melâikem, şu babası toprakta gaybedilmiş olan yetîmi ağlatan kimdir? Melâike, sen a’lemsin yaram, derler, Allah teâlâ da buyurur ki: Şâhid olunuz, her kim bunu susturur hoşnud ederse ben de onu Kıyamet günü hoşnud etmeyi teahhüd ediyorum. Bundan dolayı Hazreti Ömer bir yetîm gördüğü zaman yaşını siler ve ona bir şey verirdi diye merviydir. Fakat keyfiyyeti meshi, nasıl sildiği hakkında sahih bir şey vârid olmamıştır. Bir hadîsi şerifte de Resûlullah sallâllahü aleyhi vesellem «اَنَا وَ كَافِلُ الْيَتِيمِ كَهَاتَيْنِ اِذَا اتَّقَى اللّٰهُ عَزَّ وَ جَلَّ = Ben ve yetîme tekeffül eden şu ikisi gibiyiz, Allah azze ve celleden korkarsa» buyurmuş ve şehadet parmağıyle orta parmağını göstermiştir. Daha bunun gibi bir çok haberler vardır.

10. وَاَمَّا السَّآئِلَ فَلَا تَنْهَرْ ve amma sâili sakın nehr etme -İsteyeni yâhud soranı azarlama, ya’ni âzarlıyarak koğmada lûtf et: Hâcetini bitir, yâhut yumuşak dille reddet. Müfessirînden bir takımları, sâilden murad Dünyaya dair bir şey istiyen dilencidir demişler «وَفٖٓى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّآئِلِ وَالْمَحْرُومِ» âyetinde de buna bir delâlet vardır. «لِلسَّائِلِ حَقٌّ وَ اِنْ جَاءَ عَلَى الْفَرَسِ= sâil at üzerinde gelse bile bir hakkı vardır» diye bir hadîs de şayi’ olmuştur. Âlûsînin beyanına göre imam Ahmed buna aslı yoktur demiş, fakat Ebu Davud buna Hazreti Hüseyn ibni Ali «radiyallahü anhüma» dan mevkufen rivayet edip sükût eylemiş, Irakî senedi ceyyiddir demiş, ona tabi’ olanlar da olmuş, İbni Abdilberr, kavî değildir demiş, çokları imamı Ahmedin kavline i’timad etmişlerdir. Hazreti Aişeden ve gayrisinden de «لَوْ صَدَقَ السَّائِلُ مَا اَفْلَحَ مَنْ رَدَّ» sâil sadık olsa reddeden felâh bulmazdı diye rivayet edilmiş, ibni medîni bunun da aslı yoktur demiş. Maamafih taberânî Kebîrde Ebu ümameden merfuan ona yakın olan şu hadîsi rivayet eylemiştir. «لَوْلَا اَنَّ الْمَسَاكِينَ يَكْذِبُونَ مَا اَفْلَحَ مَنْ رَدَّهُمْ» eğer miskînler yalan söylemeselerdi onları reddeden felâh bulmazdı. Buna ilişene vakıf olmadım. Bununla beraber demişlerdir ki sâili azarlamanın menhî olması suâlde ilhah etmediği surettedir. Eğer ilhah eder de reddi leyyin, fâide vermezse o vakıt zecirde beis yoktur اه. Zîra «لَا يَسْئَلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًا» medhi, ilhanın mezmum olduğunu ifade eder. Mezmum olan da ta’zire değer. Ebüdderda, Hasen, Süfyan ve daha bir takımları da burada sâilden murad mal sâili değil, ılim ve dîn sâili, soran demek olduğuna kail olmuşlardır ve denilmiştir ki evvelki kavle görede bu biddelâle evleviyyetle sabit olur. Çünkü mal dilencisine istediğini vermeğe gücü yeten kimse reddi leyyin ile redd edip de bir şey vermediği takdirde vaîd varid olmamıştır. Halbu ki ılmi suâl eden kimseye ılmi olan bir kimsenin cevab vermemesi öyle değildir. Hadîsde: «مَنْ سُئِلَ عَنْ عِلْمٍ فَكَتَمَهُ اُلْجِمَ بِلِجَامٍ مِنَ النَّارِ= bir ılimden suâl olunup da onu ketmeden kimse ateşten bir gem ile gemlenir» diye vârid olmuştur اه. Bu kavli daha zâhir görenler olmuştur. Fakat mutlak sâil lâfzı dilenci ma’nasında asl olmakla beraber dileyen veya dilenen veya hangi suretle olursa olsun isteyen veya soran mutlâka talib ma’nasına da muhtemildir. Müteallakına, makamına göre fark edilir. Kamusun beyanına göre suâl, mes’ele asıl dilenmek ma’nasına mevzu’dur. Mutlak taleb, istemek ve sormak ma’nasına da müteareftir. Besâirin tafsîline göre sûal maddesi bir şeyi taleb ve istid’a eylemektir ki bir kimseden bilmeği yâhud bilmeğe müeddî olan şeyi yâhud mal veya male müeddî olan bir şeyi isteyip dilemek, ya’ni sormak veya dilenmek suretiyle istemektir. Ma’nayı evvelin cevabı lisan iledir. Sorulan şey ne ise dil ile cevab verilir. El bunda lisanın halefidir. Söyleneceği yazı veya işaret ile eba eder. Ma’nayı sânînin cevabı ise el ile olur, matlûbunu verir. Bunda lisan, elin halefidir. Va’deder yâhud hayır diye reddeder. Sormak ma’nasında ikinci mef’ule ba’zan binefsihî ba’zan da harfi cerr ile teaddî eder. «سَألَهُ كَِذَا وَ عَنْ كَذَا وَ بكذا» derler. «عن» ile teaddîsi ekserdir. Dilenmek ma’nasında da binefsihi yâhud «من» ile teaddî eder. «وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا وَسْئَلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِهٖ» gibi. Hulâsa, aslı dilenmek ma’nasında hakikat, sormak ma’nasında da sahih haber istemek münasebetiyle istiâre denilmiştir اه. Şu halde suâlde asil olan bir hâcet halinde istemek veya sormaktır. Sâilde dilence ma’nası esas ve dilencide zarurî hâcet mıkdarı bir şey istemek zâhir olduğu cihetle mutlak sâil denilince ikisine de muhtemil olarak gerek mal gerek ılm istiyen dilenci demek olur. İhtiyac halinde olmıyarak hakkını istemek veya emir yâhud imtihan yâhud iz’ac tarikıyle bir şey istemek veya sormak hakikatte suâl değildir. Mal suâli zelîlâne hâcetini istemek ma’nasına bir dilenmek olduğu gibi ılim suâli sormak da öğrenerek cehlini izâle etmek kasdıyle mütevazıâne bir istifsar suâli olmak gerektir. Burada ise mef’ul mezkûr olmamakla beraber önce hem mal hem ılm ihtiyacları zikredilmiş bulunduğu için bu karîne ile sâil gerek male ve gerek ılme dair bir şey istiyen muhtac talib ma’nasına anlaşılmak ıktıza eder. Bu vechile iki kavlin ikisi de cem’ edilmiş olur. İkinci kavlin asıl fâidesi, yüzsüz, cerrar, musır mal dilencilerini ihracdır. Çünkü öğrenmek maksadı olmıyarak soran buraya dahil olmamak lâzım gelir. Fakat ihtiyac ve kasd, umuri hafiyyedendir. Zâhiren herhangi bir suâl, bir ihtiyac ma’nası ifade ettiğinden sâile ilk suâlinde sui zann etmeğe hak yoktur. Suâlinde ilhah ve ısrarına göre sadık veya kâzib olduğuna istidlâl edilebilir. O halde herhangi bir sâil olursa olsun evvel emirde azarlanmamalı, istediği verilmezse bile koğulmamalı, incidilmemelidir. İlhah ve ısrarı takdirinde de anlaşılan haline göre lâyıkıyle karşılanmalıdır. Muztar ve muhtaca kudret dahilinde mümkin olan muavenet farz mertebesine kadar varabilir. Mezmum olan bir suâl ise, derecesine göre münkerden nehyi ıktıza eder, o zaman azarlamak yaraşır, çünkü mü’mine eza da haramdır. Memduh bir suâl ise, azarlamak incitmek mutlâka menhu ve haram, kudreti olan için muvafık cevab tahdîsi ni’met olmak üzere vacib veyâ mendub olur. Ilim dilenmek umumiyyetle memduhtur. Bunda eza ve hurmetsizlik derecesine varmamak şartıyle ilhah ile yalvarmak da müstahsendir. Mal dilenmek umumiyyetle mezmumdur. Ancak başka bir kesib çaresi bulamıyan muhtac için bir ruhsattır. Böylelere yardımı düşünmek ise kudreti olanlar için bir borçtur. Şu halde ihtiyacı olmadan dilenen mezmum dilenciler âzara lâyık olduklarından dolayı ikinci kavilde olduğu gibi bu nehiyde dahil olmamak lâzım gelirse de nefsi suâl, ihtiyac delîli olduğu için derhal hılâfına huküm doğru olmıyacağından herhangi bir sâili hılâfı sâbit olmadıkça azarlamak yetîme kahretmek gibi menhiydir.

11. وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ ve amma rabbının ni’metini -gerek mevcud ve gerek mev’ud olan ni’metini فَحَدِّثْ hemen tahdîs eta nlat da anlat. Sade lafını ederek ve gösteriş yaparak mağrurlanmak için değil, hakkını takdir, şükrünü iyfa etmek için eserini gösterecek, başkalarını da istifade ettirecek vechile kavlî veya fi’lî hadîs ile anlat. Bu üç âyet «fe’emma» daki «fa» ile mâkabline müterettib olmak ıtibariyle şunu ifade eder: Rabbının sana ata kıldığı gibi yetîme şefekat, sâile merhamet, Allahın muhtac kullarına maldan mal, ılimden ılim, va’dden va’d ile ata ve ihsan ederek sonunun önünden, Âhıretin Dünyadan daha hayırlı olduğunu duyur. Böyle tahdîsi ni’met ile rabbının büyüklüğünü âleme tanıt. İHTAR - Bu Vedduha Sûresinin hâtimesinde ve sonra Kur’anın âhirine kadar her sûrenin hâtimesinde tekbîr sünnettir. Resûlullahdan merviy ve teâmüldür. Kıraeti seb’a eimmesinden İbni kesîr tarikıyle rivayet edilmiştir. Râvîsi Ebu Haseni bezzî demiştir ki: Ikrime ibni Süleymana okudum, dedi ki: İsmail ibni Abdillah ibni Kostartine okudum. Vedduhaya geldiğimde şöyle dedi: Hatmedinciye kadar her Sûrenin hâtimesinde tekbir al, çünkü ben Abdullah ibni Kesîre okudum. Vedduhaya geldiğimde hatımedinceye kadar tekbir al dedi ve Abdullah ibni Kesûr bana haber verdiki Mücahidden okumuş, o bunu emretmiş ve haber vermiş ki İbni Abbas radıyallahü anhüma ona bunu emretmiş ve haber vermiş ki Übeyy ibni Kâ’b radıyallahü anh ona bunu emretmiş ve haber vermiş ki Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem ona bunu emretmiş اه. Bunun sahih kaydiyle Hâkim ve İbni Merdûye ve Şuabda Beyhekî ve kıraet kitabları tahric ve nakl eylemişlerdir. Nisaburî Garaibülkuran tefsirinde bu rivayeti kayd ettikten sonra da demiştir ki: İmamı Şafiîden de Vedduhanın hâtimesinde Kur’anın âhirine kadar tekbiri sünnet gördüğünü bize rivayet etmiştir. Kunbülden de böyle rivayet olunmuştur. Bunda sebeb, zikrolunduğu üzere vahiy gecirgeyip de bu Sûre nâzil olunca Resûlullah sallâllahü aleyhi vesellem bunu tasdikan «Allahü ekber» demiştir اه. Kıraetten Zübdetül’ırfanda şöyle tenbih eder. Ma’lûmunuz olsun ki Vedduhanın hâtimesinde ve ondan sonra Kur’anın âhirine kadar her Sûrenin hâtimesinde tekbir sünnettir. Resûlullahın fi’linden sâbittir. Binaenaleyh her Sûrenin âhirinde «Allahü ekber» deyiniz. «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ» i hatmettiğinizde de tekbir alınız, sonra Fatihatülkitabî ve Bekarenin evvelini müflihuna kadar okuyunuz. Sonra hatim duâsı ediniz, buna «halli mürtehil» denilir. Bunların hepsinde hadîsler vardır. Meşhurdur. Bununla beraber hâmişinde de şu tenbihi yapar. Şu da ma’lûm olsun ki tekbir kurradan hiç birisince lâzım değildir. Çünkü Kur’andan değildir. Ebülfethi fârisî demiştir ki: Her hatm eden için onu yapmak lâbüddür demeyiz. Lâkin her kim yaparsa güzeldir, cemîldir, her kim de yapmazsa ona harec yoktur, o sünnettir, çünkü Bezzînin Şâfiîden nakli şöyledir: Bana dedi ki: Tekbiri terk edersen Resûlullahın sünnetlerinden birisini terk etmiş olursun, İbni Abbas da Ubeyden rivayet etmiştir: Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem «قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ» i okuduğunda Fatihayı da «مُفْلِحُونَ» a kadar okudu, «كذا فى سراج القارى» اه. Nîsaburînin dahi tasrih ettiği vechile tekbirin lâfzında ba’zıları yalnız «Allahü ekber» ile iktifa eder. Diğerleri tehlîl ile beraber «لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ» der «وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ» diye tahmîdi zamm eden de vardır.

Vahyin inkıtaı tehlükesi gibi bir keder sırasında bir duha parıltısiyle gelen ve hüzün gecesini sükûna irdirerek rabbinin devamı ınayeti ile Âhıretin olâdan daha hayırlı olduğunu ve ilerideki atanın büyüklüğiyle gayei rızaya irileceğini tebşir eden ve hayatı Muhammedînin evveliyle âhirini mukayese ederek binnetice yetîme şefekat ve maddî ve ma’nevî muhtaclara merhamet hislerini uyandırarak nihayetinde tam bir iyman ve inşirah ile tâhdisi ni’mete şitab ederek «Allahü ekber» diye bir tekbir almanın ne güzel bir imtisal, ne hoş bir i’lânı inşirah, ne büyük bir hissi şükrân ifade ettiğini ve bu hissi şükranın ilâ nihaye yenilene yenilene devam etmesi de nasıl arzuya şayan bulunduğunu duymamak kabil değildir. Fakat bu tekbirin bu Sûreler âhirinde Kur’andan bir cüz olduğu zannı verilmemek ve farz olarak değil de o zevk ve ma’nayı duyanların duygularına müfevvaz bulunduğu anlatılmak için kıraetlerde tevâtür ile nakledilmemiş ve terki caiz olmak üzere Resûlullahın fi’li ve bir tarik ile emri olmak üzere hususî surette rivayet edilmiştir. Ki bunun hasılı mendub ve müstehabb olarak teamül olmuş bulunmasıdır. Elyevm teamül de böyledir. Ekseriya Allahü ekber denilir, çok vakıt da «اللّٰهُ أَكْبَرُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ» denilir. Bu bahsın tafsîli için Cezerînin Neşri kebîrine muracaat oluna.

Şimdi hüzünleri açan bu ferah ve inşirah üzerine artık Dünyada hiç bir zahmet ve zorluk kalmadı zanniyle atâlete düşülmemek, ancak her zorluğun yanında kolaylıklar bulunduğunu bilerek tahdîsi ni’met için daha ziyade çalışmak, hem yalnız ni’meti görmekle kalmayıp zati mün’ıme nasbı nazar etmek ve bütün rağbetini ona tevcih ederek ona doğru gitmek için çalışmak lüzumu anlatılmak üzere de bu Sûreyi bervechi âtî İnşirah Sûresi ta’kıyb etmiştir.