Yâsîn Sûresi 16. Âyet
Mekke · Cüz 22 · Sayfa 441
قَالُواْ رَبُّنَا يَعۡلَمُ إِنَّآ إِلَيۡكُمۡ لَمُرۡسَلُونَ ١٦
Peygamberler dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 13–31. âyetleri birlikte ele alır.
13. وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا اَصْحَابَ الْقَرْيَةِ – Ketbi âsâra ve asîl bir nümunede bir çok şey’in ihsasına bir misal gibi olan bu mesel gerek üzerlerine kavil, hakk olanları inzar ve gerek zikre ittiba’ edenleri tebşir sadedinde Peygambere mev’ud olan inkılâbatın mühim bir misalini vermektedir ki buna bu ı’tibarla «يٰسٓ» nin kalbi denilse sezâdır. Ya’ni Nasrâniyyetin karşısında müşrik Romalılar nasıl söndiyse islâmiyyetin karşısında da öyle devletler sukut edecek «لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ» sirri zâhir olacaktır. Burada bu karye Antâkye, mürselûn da İsâ aleyhisselâmın Havariyyunundan gönderilenler olduğu naklediliyor. O halde eshabı karye, eshabı memleket ve zikrolunan kavm, Romalılar olduğu anlaşılır. 14. اِذْ اَرْسَلْنَآ اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا – bunun zâhiri, bunların taraf ilâhîden nübüvvet verilmiş Resuller olduklarını iş’ar eder. Ebû hayyan der ki «اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا» denilmiş olması da buna delâlet eyler. Çünkü bu muhavere Peygambelere karşı olur. İbni Abbasın ve Kâ’bın kavli de budur. Lâkin Katâde ve gayrileri demişlerdir ki bunlar havariyyundan olup Isâ aleyhisselâm ref’i sırasında gönderdi اه. Bu surette «اَرْسَلْنَآ» buyurulması Hazreti Isâ tarafından gönderilmeleri de Allah tealânın emriyle olduğundan dolayı olmuş oluyor. Ba’zıları bu ikisinin Yuhanna ile Pavlus olduğu فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ – bu üçüncüsünün de Şem’unussafa olduğunu söylemişlerdir. Fakat beyanın asıl hedefi temsil olduğu cihetle bunun bu suretle ifâde buyurulması risaleti muhammediyyenin şani ızzetini temsilde sarih denecek kadar bir işaretle göstermek içindir. Ya’ni ikinin bir üçüncü ile takviyesi Musâ ve Isâ aleyhisselâmın ahîren risaleti Muhammediyye ile «مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ» ta’ziz ve takviyesini temsil eyliyor. Önce Musâ ve Isâyı göndermiştik, bunları tekzib ettiler, sonra da Muhammed aleyhisselâm ile bunlara ızzet ve kuvvet verdik denilmiş gibi oluyor. Mürselûn o karyeye vardılar da فَقَالُوٓا اِنَّآ اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ haberiniz olsun ki sizlere gönderilmişiz Resulleriz dediler 15. قَالُوا o Karye sahibleri - Resullere karşı - şöyle dediler مَآ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا siz bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz - fazla ne meziyyetiniz olabilir ki öyle bir da’vada bulunuyorsunuz وَمَآ اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَىْءٍ ve Rahman hiç bir şey indirmemiştir. - ne vahiy, ne risalet, ne kitab اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ siz sırf yalan söylüyorsunuz - vahy-ü risaleti, beşerî nübüvveti esasından inkâr ettiler. Çünkü Romalılar müşrik putperest idiler, bununla beraber Allahı inkâr etmemişlerdi 20. وَجَآءَ مِنْ اَقْصَا الْمَدٖينَةِ رَجُلٌ o esnada Medînenin aksasından bir er - bu er, bu kahraman fedaî, bu büyük mücahid, bu güzel vâız, doğru Cennete giden ve Allah tealânın bilhassa ikramına mazher olan bu sevgili şehîd, sahib Habîbi neccar diye ma’ruftur.
MEDİNE, şehir demektir. Medinenin aksası, şehrin en ucu, ta öte başı demek oluyor ki Resullerin
tebliğatı ve onlara karşı edilen muamele şehrin her tarafından işidilmiş, belâğa mübîn yapılmış idi. Bu Medine de Antâkyedir diyorlar ve o zaman büyük ve geniş bir şehr olduğunu söylüyorlar, maamafih Medinenin aksasından demek o memleket ricalinin en ileri gelenlerinden bir zat ma’nâsını da andırır. Resullere sui kasd edilmek üzere bulunduğunu haber alıp bu zat-geldi يَسْعٰى koşuyordu - ya’ni koşarak geldi, ehli iymana nümune olmak, irşad etmek için bütün cehdiyle çalışıyordu. Bakınız kısaca ne güzel nasıhat etti قَالَ يَا قَوْمِ ey benim kavmim: ey hemşehrilerim dedi اتَّبِعُوا الْمُرْسَلٖينَ uyun o gönderilen Resullere uyun: dedikleri yola gidin - demek evvelâ hemşerilik şefakatini ileri sürerek nasıhati takdim ve onların Resul olduklarını ıhbar ile iymanını ızhar eyledi, esbabı mucibesini de şu te’kid ile iyzah eyledi: 21. اِتَّبِعُوا مَنْ uyun o kimseye ki لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا sizden bir ecir istemez - dünyevî bir garaz-u ıvaz taleb etmez وَهُمْ مُهْتَدُونَ kendileri ise hidayete irmiş doğru yolu tutmuşlar. - Burada şöyle bir kıyasi mukassim,bir dilem vardır: bir yolcunun bir rehbere uyması için iki mani’ tasavvur olunabilir: ya biçimsiz bir ücret istemesi yâhud ehliyyetine emniyyet edilememesi, bunlar ise hem bir ücret istemiyorlar, hem hidayet sahibi zatlar, o halde bunlar Resul olmasalar bile doğru ve hasbî olduklarından dolayı kendilerine ittiba’ etmemek için hiç bir sebeb yoktur. Hidayetlerinin zuhurunu beyan ile ademi mani’den sonra muktezınin vücudunu göstermek için de buyuruluyor ki: 22. وَمَا لِىَ لَآ اَعْبُدُ hem benim neyime ıbadet ve kulluk etmiyeyim الَّذٖى فَطَرَنٖى o beni yaradana - bu, muktezıye işaret ve bu söz irşadda telâttuf için ibrazi şefekatle beliğ bir ta’rızdır. Ya’ni o Resuller bizi yaradana kulluk etmeğe ve yalnız onu ma’bud tanıyıp ona ıbadet etmeğe da’vet ediyorlar. Bunun doğruluğu ise aşikârdır. Ben sizi kendim gibi düşünüyorum, ben beni yaradana kulluk etmeyi borcum, vazifem bilirim, çünkü beni yaratmıştır. Ona karşı bu vazifemi yapmamak için hiç bir uzrüm ve manim yok. O halde siz o sizi yaradan rabbınıza neye ıbadet etmiyesiniz وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ halbuki hep döndürülüp ona götürüleceksiniz - o halde ona kulluktan nasıl kaçınırsınız? 23. ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِهٖٓ اٰلِهَةً Hiç ben ondan başka ilâhlarmı edinirim, başka ma’budlar mı tutarım? Çünkü اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ eğer o Rahman - rahmetiyle beni yaratmış olan Rahman - ya beni bir durrile bir sıkıntı ile sıkmak isterse لَا تُغْنِ عَنّٖى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا onların, ya’ni ondan başka tapılanların benden yana şefaatleri hiç bir faide vermez وَلَا يُنْقِذُونِ ve beni kurtaramazlar - hiç biri ma’bud olamazlar 24. اِنّٖىٓ اِذًا لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ şübhesiz ki o takdirde - beni yaradan Rahmandan başka ma’budlar edindiğim surette - ap açık bir dalâl içindeyimdir. 25. اِنّٖٓى اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ – Bu güzel nutkun hatimesi olan bu güzel hıtabe bir kaç ma’nâ vardır:
EVVELÂ, mürselîne hıtabdır; halkın öldürmek için hücumu üzerine onlara şöyle ıkrar verip işhad etmiştir:
haberiniz olsun ey mürselîn ben sizin rabbınıza cidden iyman ettim, şimdi beni duyun da şâhid olun. Yarın Âhırette onun huzurunda şehadet edin.
İKİNCİSİ, yine kavmına hıtabdır ki şöyle demek olur. Haberiniz olsun ben o sizi yaradan o sizi yaradan
rabbınıza şübhesiz iyman ettim, ey kavmim gelin dinleyin beni de o Resullere uyun, siz de iyman edin.
ÜÇÜNCÜSÜ, istikbalin insanları da dahil olmak üzere duymak kabiliyyeti olan umuma hıtab veya kasem
olarak haberiniz olsun ben iyman getirdim, rabbınız aşkına bundan böyle dinleyin beni, benim nutkumu, macerâ ve menakıbımı ey duygusu olanlar! Bakınız netice ne oldu 26. قٖيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ gir Cennete denildi - ya’ni şedid edildi, doğrudan doğru Cennete girmekle ikram olundu ki Allah yolunda şehid olanlar hep böyledir. Böyle denince ne dedi bilir misiniz? قَالَ dedi ki يَا ay! - bu ne güzelmiş لَيْتَ قَوْمٖى يَعْلَمُونَ keşke kavmim bilselerdi 27. بِمَا غَفَرَلٖى رَبّٖى rabbım bana ne büyük mağrifet buyurdu da وَجَعَلَنٖى مِنَ الْمُكْرَمٖينَ beni böyle ikram edilen kullarından kıldı - kavmi hakkında böyle temennide bulundu, demek kavmını unutuvermemiş, gayzu intikam da beslememiş, düşmanlarına bile merhamet eden evliya ruhiyle istemişti ki kendinin irdiği saadeti bilseler de, cinayetlerine, küfürlerine tevbe edip iyman ve taat yolunu tutsalar, Allah yolunda fedailik etseler. Bununla beraber bu temenni, bir mübahat ma’nâsından hali de değildir.
Şimdi hiç şübhe yok ki burada hatıra şöyle bir suâl gelir: böyle bir kahramanı, böyle yüksek bir vâız ve mücahidi katl eden o kavma Allah tealâ ne yaptı? Böyle bir suâlde karşı buyuruluyor ki:
28. وَمَآ اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِهٖ مِنْ بَعْدِهٖ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَآءِ onun arkasından da kavmının üzerine Semâdan bir ordu indirmedik - ya’ni onu dinlemeyip katl eden kavmını da onun arkasından sağ bırakmadık, gerçi o şehidin arkasında ve Resullerin elinde bir ordu yoktu, bununla beraber onlara harb için gökten bir ordu da indirmedik وَمَا كُنَّا مُنْزِلٖينَ indirmiş de değildik - ya’ni bu gibi ahvalde gökten ap açık bir ordu indirivermek âdeti ilâhiyye olmamış olduğu gibi harikul’âde olarak da indirmedik, daha doğrusu indirecek de değildik, Allahın bir kavmı mahvetmesi için öyle ordular indirmesine lüzum yoktur. «Bedr» de, «Handak» de Melâike indirmesi bile mücerred mü’minlere bir müjde ile kalblerini tatmin için idi, o bir iş murad edince sâde «ol!» der oluverir, onun için 29.
اِنْ كَانَتْ olan hadise başka değil اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً sâde bir sayha oldu - tek bir ses, bir haykırma, Cibrilin bir haykırması فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ hemen sönüvermişlerdi - önüne geleni yakmak isteyen o âteşîn kavm o vakıttan i’tibaren sönmüşlerdir. Bundan Antâkya ahalisinin mahv-ü helâkini anlamak istemişlerse de da’veti ıysevıyye karşısında müşrik Roma devletinin ortadan kalkmış olduğunu anlamak daha şümullüdür. 30. يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ ey ne hasret o kullara ılh... - Bu yalnız o sönenlere bir teessüf değildir. Kavl, hakk olan eksere meselin tatbikı hasılı olan bir inzar, gafilîne de bir tenbihtir. 31. اَلَمْ يَرَوْا ya görmedi mi de onlar - o istihza edip duran kullar? كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ kendilerinden evvel ne kadar karınlar helâk etmişiz: اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ onlar, onlara dönüp gelmiyorlar - ya’ni Dünyaya bir daha dönmiyorlar 32. وَاِنْ كُلٌّ ve hepsi - o ihlâk edilen ve henüz edilmiyen hepsi başka değil لَمَّا جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ yalnız toplanıp bizim huzurumuza ıhzar edilmekte olan bir cem’ıyyet bulunuyorlar - böyle iken nasıl olur da başka ilâhlar ittihaz edip şirk koşarlar?
IHZAR, huzura getirmek demektir. Mahkemeye rızasıyle gelmiyen kimseyi tutup cebren hâkimin
huzuruna getirmek ma’nâsında kullanılır ki burada bilhassa bu ma’nâyadır. Ya’ni herkes ölmekle yok olup gitmiyor, hisab ve ceza için Hak tealânın huzuruna haşr-ü sevk olunuyor.
Bu tebliğden sonra bir de aklî delillerle tenvir olunarak buyuruluyor ki: ٣٣ وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ ٣٤ وَجَعَلْنَا فٖيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخٖيلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فٖيهَا مِنَ الْعُيُونِ ٣٥ لِيَاْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدٖيهِمْ اَفَلَا يَشْكُرُونَ ٣٦ سُبْحَانَ الَّذٖى خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَايَعْلَمُونَ ٣٧ وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ ٣٨ وَالشَّمْسُ تَجْرٖى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ ٣٩ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَكَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ ٤ لَاالشَّمْسُ يَنْبَغٖى لَهَآ اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ ٤١ وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ٤٢ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهٖ مَا يَرْكَبُونَ ٤٣ وَاِنْ نَشَاْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرٖيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ ٤٤ اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى حٖينٍ ٤٥ وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْدٖيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٤٦ وَمَا تَاْتٖيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضٖينَ ٤٧ وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِلَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَآءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ ٤٨ وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ٤٩ مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ ٥ فَلَا يَسْتَطٖيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَآ اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ
Meali Şerifi