AyetSûreler

Şuarâ Sûresi 202. Âyet

Mekke · Cüz 19 · Sayfa 375

فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةࣰ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ۝٢٠٢

İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 192–227. âyetleri birlikte ele alır.

192. وَاِنَّهُ Ve hakıkaten o - zikrolunan âyetleri nâtık bulunan Kur’an لَتَنْزٖيلُ رَبِّ الْعَالَمٖينَ şübhesiz rabbül’âlemînin bir tenzilidir. - Esasen onun kelâmı, onun sıfatı olup hurufı Arabiyye ile bu elfazı geydirip indirten odur. Onun tarafından indirilmedir. Rabbül’âlemîn ismine izafeti bu tenzil, Hak tealânın bütün âlemîne şâmil bir terbiyesi ve re’feti ahkâmından bulunduğunu anlatmak «وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ» mazmununu andırmak içindir. 193. نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَمٖينُ rabbül’âlemînden onu o Ruhı emîn indirdi (yâhud onunla o Ruhı emîn indi) -

RUHİ EMÎN, O EMÎN RUH, ya’ni Allah tealânın emanetini hâiz olan kemali emniyyetle vahyini Enbiyasına

iysal eyliyen ruh. Cibrili Emin aleyhisselâmdır. 194. عَلٰى قَلْبِكَ senin kalbin üzerine - ya’ni sâde üzerine indirmedi, kalbine, vicdan ve şuurun menatı olan mevcudiyyetinin künhüne işletti, temamen hafızana verdi ve bütün bundaki ahlâkı ve ma’rifeti sana meleke kıldı. Necmüddini kübrâ tefsirinde der ki: eğer Tevrat da Hazreti Musâya elvah ile indirilmeyip de böyle kalbine indirilmiş olsa idi gadab zamanında onları elinden bırakıvermezdi ve ılmi ledünn ögrenmek için Hızrı aramağa gitmezdi اه. Râbbül’âlemîn bunu böyle bütün kalbini kavramak üzere Ruhı emîn ile indirdi ki temamen emniyyet hasıl edip لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرٖينَ o münzirlerden olasın ya’ni inzar ile risaletleri meşhur olan balâdaki Peygamberler gibi Resuli emîn olup inzar edesin 195. بِلِسَانٍ عَرَبِىٍّ مُبٖينٍ mübîn, ya’ni anlattınığı açık ve güzel bir ifade ile anlatır bir Arabi lisan ile - arabca haddi zatında her ma’nâyı iyi anlatabilen bir lisan olmakla beraber Kur’an onu en yüksek bir nekahat ve vuzuh ile parlatmıştır. Binaenaleyh yukarıdaki kıssalarla edilen inzarların ma’nâsını anlamamakta Arabların hiçbir uzrü yoktur. 196. وَاِنَّهُ لَفٖى زُبُرِ الْاَوَّلٖينَ Bununla beraber o şübhesiz evvelkilerin kitablarında da vardır - ya’ni evvelki kitablarda da bu Kur’anın zikri geçmiştir. Böyle oluduğunu inkâr ediliyorsa 197. اَوَ لَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُا بَنٖىٓ اِسْرَآئٖيلَ Beni İsraîl ulemasının onu bilmesi bile onu inkâr edenlere bir delîl değil midir? - Beni İsraîl ulemasından bir kısmı Tevrat ve İncilde aleyhıssalâtü vesselâmın sıfat ve na’ti zikrolunduğunu söylüyorlardı. Kureyş de gidip onlardan bu haberi öğreniyorlardı 198. وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَمٖينَ eğer biz onu Arabca bilmeyenlerin birine indirseydik - böyle bir mu’cize yapsa idik - de 199. فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ onlara onu o, okusa idi - ki bu surette okunan Kur’an haddi zatında bir mu’cize olduğu gibi okuyuşda başkaca bir mu’cize olurdu مَا كَانوُا بِهٖ مُؤْمِنٖينَ yine ona inanmazlardı - acemî değil, pek a’lâ Arabca biliyormuş derlerdi. İşte bu Kur’anın Allahdan inme bir mu’cize olduğuna inanmıyanlar böyle inadcı kâfirlerdir. 200. كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فٖى قُلُوبِ الْمُجْرِمٖينَ Biz onu mücrimlerin kalblerine böyle sokmuşuzdur. - Ma’nâsını anlarlar, fesahat-ü belâgatinin güzelliğini tanırlar, gerek nazmı ve gerek ma’nâsindaki gayb haberleri i’tibariyle i’cazını ve tanzıyr edilemediğini bilirler ve evvelki kitablarda zikri bulunduğunu da duyarlar, fakat 201. لَايُؤْمِنُونَ بِهٖ ona iyman etmezlerm ücrim oldukları için inanmak işlerine gelmez, o inzarlar hoşlarına gitmez حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلٖيمَ ta ki o elîm azâbı görsünler - ya’ni azâbı görecekleri lâhzaya kadar inanmazlar, görmek için inanmazlar 204. اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ şimdi azâbımızı isti’cal mi ediyorlar? - Ya’ni azâb gelince «هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ» diyeceklerken şimdi «فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ اَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَآءِ» diye iviyorlar mı? 205. اَفَرَاَيْتَ الخ 210. وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطٖينُ Bunu Şeytanlar alıp indirmedi - bir takım kâfirler nübüvveti, bir kehanet gibi farz ederek Kur’anı kâhinlere edilen Cinn ve Şeytan telkinatı kabilinden göstermek istemişlerdi. Bununla onlar reddediliyor. Ya’ni bunda hiç şeytanet eseri yoktur. Rabbül’âlemînden onu o emîn Ruh indirdi, Şeytanlar değil 211. وَمَا يَنْبَغٖى لَهُمْ o hem onlara yaraşmaz - Şeytana yakışır bir şey değildir, şeytane zıddır وَمَا يَسْتَطٖيعُونَ hem de güçleri yetmez - isteseler de yapamazlar 212. اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ çünkü onlar işitmekten sureti kat’ıyyede ma’zuldürler - melei a’lâyı dinlemekten memnu’durlar. «لَايَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَِا الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ دُحُورًا» (vessaffat, kul uhiye bak) 213. فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبٖينَ Binaenaleyh sakın Allah ile beraber diğer bir ilâha çağırma ki azâb edileceklerden olmıyasın - ya’ni mâdam ki hakikat böyledir, sen o inzar eden Peygamberlerden olasın diye bu Kur’an sana Allah tarafından Ruhı emîn ile indirilmiş ve Şeytanlar işitmekten men’olunmuştur. O halde sen de Allahdan başkasına ne duâ et ne da’vet. Peygambere bu hıtabın böyle şirkten nehiy suretinde iyrad buyurulması tevhide da’vette ıhlâsı artırmak için bir tehyic ve diğer mükellefini tahzirde üsve olmak için bir inceliktir. 214. وَاَنْذِرْ عَشٖيرَتَكَ الْاَقْرَبٖينَ Hem en yakın hısımlarını inzar et - ya’ni evvelâ içlerinde yaşadığın kendi hısımlarının en yakınlarından inzara başla. Rivayet olunduğu üzere bu âyet nâzil olduğu zaman aleyhıssalatü vesselâm Safaya çıktı, oymak oymak bütün akribasını çağırdı, hep yanına toplandılar «ben size: şu dağın arkasında düşman süvarisi va desem bana inanırmısınız? » buyurdu, evet dediler, «o halde ben size habci geldim, ileride şiddetli bir azâb var» buyurdu. 215. وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ – Kanad indirmek, tevazu’ ile merhamet ve şefekat ma’nâsına istiaredir. لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ – Mü’minlerden sana ittiba edenlere ki gerek akribandan olsun gerek olmasın 216. فَاِنْ عَصَوْكَ yok sana ası olurlar, ya’ni biat etmezlerse فَقُلْ اِنّٖى بَرٖٓىءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ ben sizin amellerinizinden biriim mes’uliyyetini kabul etmem. de 217. وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزٖيزِ الرَّحٖيمِ ve o azîzi rahîme, ya’ni düşmanlarını kahre ve dostlarına yardıma kadir olan Allah zülcelâle mütevekkil ol, o onların şerrinden seni muhafaza eder. 218. اَلَّذٖى يَرٰيكَ حٖينَ تَقُومُ o rahim ki görür sen kıyam ederken - ya’ni namaza bahusus teheccüde veya emir bil’ma’rufa ve ı’lâi kelimetullaha kalkarken - seni 219. وَتَقَلُّبَكَ فِى السَّاجِدٖينَ ve secde edenler içinde tekallübünü - namaz kılanlara imam olarak harekâtını veya mü’minleri teftiş için içlerinde dolaştığını, yâhud ı’lâi kelimetullahda mü’minler arasında besaıynı, yâhud da vazifei risaleti iyfa için Enbiya miyanındaki hıdematını Bir de «dünyaya gelinceye kadar mü’minden mü’mine atalarının sulbündeki intikalâtını» diye bir ma’nâ verilmiş ise de bu intikal mazıyde olup âyetin siyakı ise hal ve istikbalde zâhir olduğundan bu ma’nânın burada istibatı baid görünür 220. اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ her halde o, öyle semi’ öyle alîmdir. - Bütün söylediklerinizi işitir, niyyetlerinizi bilir, ona göre ecrini verir. Binaenaleyh her vechile tevekkül-ü ı’timada, duâ ve ıbadeta lâyıktır. 221. هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطٖينُ Şeytanlar kimin üzerine iner size haber vereyim mi? -Yukarıda Kur’anın Şeytan ilkaatı olamıyacağı anlatılmıştı, şimdi de Şeytanların kimler üzerine inecekleri anlatılarak Hazreti Peygamberin şahsıyyeti Muhammediyyelerine Şeytanların yanaşamıyacağı antalıyor. Bakınız Şeytanlar kimin - üzerine inerler. 222.

تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثٖيمٍ her bir effâki esim üzerine inerler - nerede bir effâk: çok yalancı: yalan uydurucu: iftiracı sahtekâr. Esim günahtan korkmaz, vebal yüklenici şirrir kimse varsa onlara inerler. Şeytan inmek için evvelâ böyle günahtan vebalden çekinmez, sahteci şirrir, nüfusi habise arar. Bu suretle gayei ittisal aralarındaki münasebet ve alâkaya göre olur. Bu ise ahlâkı Muhammedinin temamen hılâfınadır. Saniyen 223. يُلْقُونَ السَّمْعَ ki onlara kulak verirler - ya’ni vebalden korkmaz sahtekârlar o Şeytanların ilkaatına kulak verir, dinlimek için hazırlanırlar وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ ekserîsi yalancıdırlar - ya’ni söylediklerinin ekserîsini yalan söylerler, şeytanlar onlara bir vehm-ü zann ilka eyler, onlar da kendi tehayyülâtlarına göre uydurur uydurur söylerler, onun için kâhin sözlerinin ba’zısı rast gelse bile ekserîsi yalan çıkar. Muhammed aleyhisselâmın ahvali ve akvali ise böyle değildir. O bir çok mugayyebattan haber vermiş ve hepsi doğru çıkmıştır. Hiç yalanı işitilmemiş ve görülmemiştir. Bütün şiarı sıdıktır. Kur’anın ı’cazı hem ma’nâ ve hem lâfız cihetiyle olduğundan dolayı münkirler ma’nâdaki ledünniyyatı Şeytan ve kehanete isnad etmek istedikleri gibi nazımdaki güzelliği de şiir kabilinden göstermek istedikleri için her ikisini de reddetmek üzere buyuruluyor ki: 224. وَالشُّعَرَآءُ Şâirler ise يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُنَ onları çapkınlar ve sapkınlar ta’kıb ederler - hakk-u hakıkat peşinde değil, mücerred hevâ ve hevesleri peşinde giden, hep zevk ve eğlence arayan şaşkınlar ve azgınlar onların ardına düşerler 225 اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فٖى كُلِّ وَادٍ يَهٖيمُونَ görmez misin onlar her vâdide heyeman ile hayran-ü sergerdan dolaşırlarş iirde esas huküm değil, sade nefsin hissiyyatını, zevkını veya istikrahını gıcıklayacak duygulardır. Onun için şâirler eğri doğru, iyi ve kötü her mevzua dalar her vâdide otlar ve ifadede ne kadar hayret ve garama dalarsa o kadar müessir olacağından her telden çalmak için iyi ve kötü her vâdide mestâne dolaşırlar 226. وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَالَا يَفْعَلُونَ hem de onlar yapmıyacakları şeyleri söylerler - kavilleri fillerini tutmaz, ve işte bu iki hasletlerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınlar düşerler. Bu suretle bunlar da Muhammed ve Muhammedilere benzemezler, Şeytânidirler. 227. اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Ancak iyman edip salih ameller işliyenler - kavilleri fiillerine uygun olarak salâh istiyenler وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثٖيرًا ve Allahı çok zikredenler - şiirlerinin ekserîsi tevhid ve tahmid-ü temcid ile Allahı zikir ve masnuatından kudretini tezekkür ve ı’lân ile taatine dair olanlar وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا ve kendilerine zulmedildikten sonra öclerini alanlar müstesnâ-şayed heciv söylerlerse kendilerine, ya’ni mü’minlere edilen zulmün öcünü almak, söylenen hecvi reddeylemek için söylerler. İşte böyle mü’min, salih, zâkir ve mü’minlere edilen zulüm ve haksızlığın öcünü alan hak müfaiı Abdullah ibni Revaha ve Hassan ibni Sâbit ve Kâ’b ibni Malik ve Kâ’b ibni Zeheyr gibi büliman şairleri o mezmun ahvalden müstesnadırlar, bunlar sâdıktırlar bunlara tabi’ olanlar gavün değildirler. وَسَيَعْلَمُ الَّذٖينَ ظَلَمُوٓا اَىَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ o zulm edenler ise yarın bilecekler hangi bir inkılâba yuvarlanıyorlar - yâhud hangi inkılâb meydanında yuvarlanacaklar. Bu cümlenin zalimlere ne kadar şiddetli bir tehdid ifade ettiği aşikârdır. Ya’ni bu gün müslimanlara zulm eden o zalimler bu günkü yaptıklarını öldükleri zaman anlıyacaklar. Ayni zamanda bu cümle, dini islâmın Âlemde zalimlere karşı yapacağı hak ve adalet inkilâbının ehemmiyyetini ıhtar etmektedir ki istikbale teallük eden bu haberi gaybın ehemmiyyeti derkârdır. Onun için mazıyden bunu iyzah edecek bir misal, gelen süredeki harıkalarla iyzah olunarak istikbâl tebşiyr olunacaktır.