AyetSûreler

Sebe' Sûresi 15. Âyet

Mekke · Cüz 22 · Sayfa 430

لَقَدۡ كَانَ لِسَبَإࣲ فِي مَسۡكَنِهِمۡ ءَايَةࣱۖ جَنَّتَانِ عَن يَمِينࣲ وَشِمَالࣲۖ كُلُواْ مِن رِّزۡقِ رَبِّكُمۡ وَٱشۡكُرُواْ لَهُۥۚ بَلۡدَةࣱ طَيِّبَةࣱ وَرَبٌّ غَفُورࣱ ۝١٥

Andolsun ki Sebe’ kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardı: Sağ ve soldan iki bahçe! (onlara): "Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin, ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!" (denildi)

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 10–15. âyetleri birlikte ele alır.

10. وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ Hakıkaten şanım için Davuda - en güzel inâbe etmiş olan Davud aleyhisselâma - verdik مِنَّا bizden, bizim tarafımızdan - ya’ni alel’âde değil, azameti ilâhiyyeyi ayrıca bir hususiyyetle ifâde eden mahzâ ilâhî bir atıyye, fevkal’âde bir mu’cize olarak فَضْلًا bir fadıl - o vakte kadar diğer Enbiyaya verilenlerden fazla bir âyet, bir ni’met verdik. Şöyle ki: يَا جِبَالُ اَوِّبٖى مَعَهُ ey dağlar, dedik: onunla beraber te’vib, ya’ni terci’ yapın: ötün çınlayın وَالطَّيْرَ siz de ey kuşlar - Sûrei «Enbiya» da geçen «وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُدَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ» Sûrei «ص» da gelecek olan «اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَالْاِشْرَاقِ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ» bunun tefsiri demektir. Ya’ni Davuda öyle güzel bir ses, öyle şanlı bir eda verilmişti ki akşam sabah tesbih ettikçe onun sesine bütün dağlar ve kuşlar iştirâk eder, çınlar öterlerdi. Demek ki güzel sesle husni elhan Davudun bir fazıleti mahsusası, kuşları dahi başına toplıyan bir mu’cizesi olmuştu. Bu ma’nâ iledir ki savti Davudî meşhur olduğu gibi mezamîri Davud da meşhurdur. Bu güzel san’ati islâmda sureti mutlakada mezmum zannedenler olmuştur. Fakat bilmek lâzım gelir ki mezmum olan lühunı fısıktır. Yoksa Kur’an okurken tertil ve tahsini savt, me’murun bihtir. Bu babda kütübi sıhahta hayli hadîsler vardır. Bir çokları ğınanın, ya’ni Musikînin tesirini ruhanî zannederler. Böyle bir zan, ruhu heva zannetmektir. Ses bir heva ihtizazı olduğu için Musikînin doğrudan doğru verdiği tesir ve heyecan, bir buse zevkı gibi cismanî ve asabî bir tesirdir. Teganni ancak bir kelimenin, bir kelâmın ma’nâsını ruha duyurmağa hizmet etmesi ı’tibariyledir ki ruhanî bir kıymet alabilir. Ehli fısk, hep şehevanî mevzularla cismanî heyecan aradığı için ma’nâyı öldürerek sâde a’saba basan kuru nağmelerle cismanî tesir arar. Bu ise ruhanî şuuru terbiye değil, ifnâ eder. Belki fasık için bütün şuurundan geçip mesti lâya’kıl olmak bir zevktir. Fakat dinin, şer’ın vermek istediği zevk bu değil, güzel ma’nâlı, mukaddes şuurlu bir hayat yaşatmaktır. Şerı istiyor ki Kur’an okunurken ses güzelleştirilsin, teganni edilsin, ancak nazmı bozarak ma’nâyı unutturarak kuru ses ta’kıb eden ehli fısk elhan ve nagamatiyle değil, elfazın tecvidini fesahatini bozmıyarak, ma’nâsını belâğatinin incelikleriyle duyurarak şuurlu bir hayat yaşatacak olan bir lâhnile okunsun ki buna hadîsi nebevîde lühuni Arab ta’bir buyurulmuş ve Ilmi edada tecvid ile ta’rif olunmuştur. Bu suretle biz Kur’an okunurken Hazreti Davudun mu’cizesini yaşamış oluruz. Netekim Kur’anı güzel okuyan hakkında «Âli Davudun mezamîrinden bir mizmar verilmiştir» diye sitayiş buyurulmuştur. Hazreti Davudun dağları teshir eden, uçan kuşları durduran mu’cizesi de kuru bir ses oyunundan ıbaret terennümati mücerrede değil, ruhtan kopup Hudaya arz olunan takdisat ve tesbihat idi. Netekim bu ma’nâyı belâğatle ifade için onun maıyyetinde dağlar zevil’ukul gibi gösterilerek «يَا جِبَالُ» diye nidâ «وَالطَّيْرَ» onun mahalline atf edilmiştir. Dağlar, kuşlar böyle müsahhar olduğu gibi وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ ve ona demiri de yumuşattık - müfessirîn bunu şöyle tefsir ediyorlar: kızdırmağa, döğmeğe muhtac olmaksızın elinde bal mumu gibi dilediği surete koyuverdi. Fahruddini Razî der ki: Allahın kudretinden bunu istib’ad etmemelidir. Çünkü görülüyor, ateşte öyle yumuşuyor ve öyle münhall oluyor ki yazı yazılan mürekkeb haline geliyor. O halde her hangi âkıl onu kudreti ilâhiyyeden istib’ad eder? Maamafih ba’zı nâs bundan murad ateş ile ve alât isti’maliyle demir eritmeyi keşf ve istihrac etti demek olduğuna kail olmuştur, Lâkin bu doğru değildir. I’tikadının za’fı ve Allahın kudretine ademi ı’timadi onu bu fikre sevketmiştir. اه. Böyle olmakla beraber âyetin bu ma’nâya da ihtimali yok değildir. Demirin keşfi ve izabesi daha eski olsa gerektir. Fakat onu mum gibi dilediği şekle koyarak elbise dokuyacak derecede ince sanayia tatbik etmek Davud aleyhisselâma nasîb olmuş bir san’attir. Netekim sûrei «Enbiya» da «وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَاْسِكُمْ» buyurulmuştu ki bundan bu san’atin ahlâfa da yadigâr kaldığı anlaşılıyor. Zira «لَكُمْ» hıtabı ümmeti Muhammededir. Burada ise bu hikmet şöyle ifâde olunuyor: 11. اَنِ اعْمَلْ yap diye سَابِغَاتٍ bol bol, geniş geniş zırhlı elbiseler وَقَدِّرْ فِى السَّرْدِ ve serdinde takdir sahibi ol - dokunuşunu ve biçimini iyi ölç: biçiminde maharetli ol, iyi biçime yatır. Deniliyor ki Allah tealânın bu san’ati senâ buyurmasının hikmeti şudur: bu san’atte «لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَاْسِكُمْ» buyurulduğu üzere ındallah mükerrem olan âdemiyyeti katilden muhafaza ile ruhu vikaye vardır. Onun için bunu yapan, kılıç ve saire gibi taarruz silâhı yapanlardan daha hayırlıdır. Âlemde fazla bir silâh keşfeden ve onu kullanmasını bilenler beşeriyyete bir haysiyyetle müfid iseler, ondan vikaye vasıtasını keşfedenler, sulh-u salâha hizmet ettikleri için daha ziyade faidelidirler. Bu hikmetle buyuruluyor ki وَاعْمَلُوا صَالِحًا hem salâh ile çalışın iyi bir iş yapın - burada «وَاعْمَلْ» denilmeyip de «وَاعْمَلُوا» denilmesi şayanı dikkattir. Bu cümle zamirinin Davud ile beraber maıyetindeki ehline raci’ olduğunu söylemişler ise de biz bunun «لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَاْسِكُمْ» gibi kıssânın bir ıbreti olmak üzere ümmeti Muhammede hıtab ile bir tezyil olduğu kanaatindeyiz ki şöyle demek olur: sizde ey ümmeti Muhammed! Salâh ile çalışın, daha güzel işler yapın اِنّٖى بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ çünkü ben ne yapacağınızı gözetiyorum, her ne yaparsanız görürüm - ya’ni ona göre mükafatını veririm 12. وَلِسُلَيْمٰنَ الرّٖيحَ Süleymana da rüzgârı - râm ettik, müsahhar kıldık. Deniliyor ki Süleyman aleyhisselâma müsahhar kılınan bir riyhi mahsus idi, bütün şu rüzgârlar değil idi, çünkü onlar hacet vakıtlarında umumun menafiı içindir. Onun için bütün kıraetlerde bu «اَلرِّيحُ» müfred okunmuş, hiç birinde «اَلرِّيَاحُ» okunmamıştır. Ya’ni Süleyman aleyhisselâm isterse âlemin rüzgârını tutabilirdi demek değil, heva da bir cereyanına tasarruf edebilir ve onunla dilediği yere gidebilirdi. O bir rüzgâr idi ki غُدُوُّهَا شَهْرٌ sabah gidişi bir ay وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ akşam dönüşü de bir ay - şer’an bir günlük yol altı saat olduğuna göre otuz kilometre ı’tibar edilirse gidişi dokuz yüz kilometre, gelişi de dokuz yüz kilometre olarak bin sekiz yüz kilometre kat’eder. Burada «غُدُوُّهاَ» nın zamiri riyha gönderilmiş «غدوه» diye Süleymana irca’ edilmemiş olduğuna göre yalnız rüzgârın sür’ati gösterilmiş demek olur. Süleyman aleyhisselâm bununla balon gibi mi yoksa tayyare gibi mi giderdi orasını Allah bilir.

Seyretti heva üzre denir tahtı Süleyman

Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ hem ona - ya’ni Süleymana - kıtr ya’ni erimiş bakır pınarını seyl gibi akıttık - ya’ni ma’denden su akar gibi akıttık. Kazıy Beyzavî bunun Yemende olduğunu kaydetmiştir. Âlûsî de şu rivayetleri kaydediyor: İbni Münzir, Ikrımeden şöyle tahric etmiştir: Allah tealâ bakırı üç gün su gibi akıttı dedi, nereye denildi, bilmem dedi. İbni Ebihâtim de Süddîden şöyle tahric etmiştir: ona üç gün bir bakır ma’deni akıtıldı. Bahirde de İbni Abbas, Süddî ve Mücahidden şöyle nakledilmiştir: demişler ki üç gün üç gece akıtıldı ve Yemende idi. Mücahidden bir rivayette de bakır San’adan aktı, ayda üç gün aktığı da söylenmiştir. Biz bunun bir atıyyei ilâhiyye olan bir ılm-ü san’atle akıtılmış olmasını daha ehemmiyyetli görüyoruz.

وَمِنَ الْجِنِّ Cinden de - müfredi cinni olan Cin, bizim iyzah edemiyeceğimiz gizli mahluklar (Sûrei En’amda «وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَيَاطٖينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ» âyetine bak). Cinden denilmekle anlaşılıyor ki hepsi değil ba’zı Cin بِاِذْنِ رَبِّهٖ rabbının izniyle - yoksa Cin inse çalışmaz وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا الخ Bu cümle Cinlerin dahi mükellef olduğuna tenbihtir. Bununla beraber Hazreti Süleymana çalışan Cinlerin cüz’î bir inhiraf ile yanacak vaz’iyyette ateş kenarında şiddetli bir tazyık içinde çalıştıklarına da işarettir. Burada Cinlerin esrarı san’ati hâiz san’atkârlar olduğu da şundan anlaşılıyor 13. يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَآءُ onlar ona ne isterse yaparlardı مِنْ مَحَارٖيبَ وَتَمَاثٖيلَ= mihrablar ve timsaller -

MİHRAB, mif’al ismi âlet vezni olduğu gibi bir de midrar gibi mubalega sigası olur ki mihrabın esasen bu

ma’nâdan me’huz olduğu söyleniyor. Keşşafta der ki: meharîb, ibtizalden masun olan şerefli mesakin ve mehafil demektir. Bunlar hamiyyet ile muhafaza ve müdafea olunduklarından dolayı meharîb tesmiye edilmiştir. Maamafih burada mesacid diye de tefsir olunmuştur. Temasîl, timsalin cem’idir. Timsal canlı veya cansız bir şey’in suretine mumasil tasvir olunan her hangi bir surettir. Burada temasîl, Melâike ve Enbiya ve salihîn suretleri denilmiştir. Halk görsün de onlar gibi ıbadet etsinler diye mescidlerde bakırdan, pirinçten, sırçadan mermerden bunların suretleri yapılırmış. Böyle tasvirler yapılmasına Süyelman aleyhisselâm nasıl cevaz verdi? diye sorabilirsin, cevaben derim ki: tasvir, yalan ve zulüm gibi aklın takbih ettiği şeylerden değildir. Böyle olanlarda şeriatlerin ihtilâfı câizdir. Ebül’âliyeden merviy olduğu üzere o zaman ittihazı suver haram kılınmamıştı. Bununla beraber temasîlin hayvan sureti olması lâzım değildir. Ağaç gibi cansız resimleri olması da câizdir اه. Onun için Razi yalnız nukuş demekle iktifa etmiştir. وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ CİFÂN, çanak ma’nâsına cefnenin cem’i.

CEVAB da büyük havuz ma’nâsına câbiyenin cem’idir. وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ

KUDUR, kıdrin cem’i, kıdr, gerek topraktan ve gerek sair ma’denden çömlek, tencere ve kazgan gibi

yemek pişen kablar,

RÂSİYAT, yerinden kalkmaz ağır ve sâbit ma’nâsına rasiy veya râsiyenin cem’idir. Demek ki çok

yemekler pişiriliyor, pek büyük sofralar kuruluyormuş اِعْمَلُوٓا اٰلَ دَاوُدَ شُكْرًا çalışın ey Davud hanedanı, o büyük şükr için çalışın. Ya’ni o büyük ni’met ve refah içinde atalet ve sefahete dalmayın, çalışın, hem çalışmanız bu ni’metlerin şükrünü eda etmek, her birini yerinde sarf ederek Allah tealâya daha güzel amellerle kulluk eylemek için olsun ki «لَئِنْ شَكَرْتُمْ لََازٖيدَنَّكُمْ» وَقَلٖيلٌ مِنْ عِبَادِىَ الشَّكُورُ Maamafih kullarım içinde şekûr olan azdır. -

ŞEKÛR, çok şükr eden, bütün vus’unü şükre sarf eden kalbi, dili ve sair a’zası hem i’tikad, hem i’tiraf,

hem çalışmakla ve ekser evkatta şükr ile meşgul olandır. İbni Abbastan bir rivayette: bütün ahvalinde şükredendir. Sûrei Nemilde geçtiği üzere «رَبِّ اَوْزِعْنٖىٓ اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتٖىٓ اَنْعَمْتَ عَلَىَّ وَعَلٰى وَالِدَىَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْنٖى بِرَحْمَتِكَ فٖى عِبَادِكَ الصَّالِحٖينَ» duâsını vird edinmiş olan Süleyman aleyhisselâm o, az olan şekûr kullardandır. Rivayet olunur ki Hazreti Ömer bir adamın «اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنِى مِنَ الْقَلِيلِ» Allahım, beni o azdan kıl» diye duâ ettiğini duymuş, bu nasıl duâ diye sormuş. O zat: «işidiyorum ki,» demiş Allah tealâ «وَقَلٖيلٌ مِنْ عِبَادِىَ الشَّكُورُ» buyuruyor, ben de beni o azlardan kılmasını istiyorum» bunun üzerine Hazreti Ömer herkes Ömerden a’lem» demiş. 14. دَآبَّةُ الْاَرْضِ – Burada Arz, Yerin ismi değil «اَرَضَ يَاْرُضُ» fiılinden ekl vezninde masdardır. Erda namındaki böceğin fi’li, ya’ni ağaç kurdu denilen bir nevi’ güvenin yemesi, kırkması ma’nâsınadır deniliyor, bir güve böceği demek olur. Süleyman aleyhisselâmın sureti vefatı hakkında türlü rivayetler varsa da biz onlardan sarfı nazar ediyoruz.

Allah tealâya inâbesi güzel, ni’metlerine şükrile bahtiyar olan Davud ve Süleyman aleyhimesselâmın hallerini beyandan sonra küfranda bulunanlara misal olmak üzere Sebe’ kavminin hali hikâye olunarak buyuruluyor ki: ١٥ لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ فٖى مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمٖينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ ١٦ فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَىْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَىْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلٖيلٍ ١٧ ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازٖٓى اِلَّا الْكَفُورَ ١٨ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتٖى بَارَكْنَا فٖيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فٖيهَا السَّيْرَ سٖيرُوا فٖيهَا لَيَالِىَ وَاَيَّامًا اٰمِنٖينَ ١٩ فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُوٓا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَادٖيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ Meali Şerifi