Rûm Sûresi 36. Âyet
Mekke · Cüz 21 · Sayfa 408
وَإِذَآ أَذَقۡنَا ٱلنَّاسَ رَحۡمَةࣰ فَرِحُواْ بِهَاۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ ٣٦
Bir de biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona güveniyorlar da; ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle başlarına bir fenalık gelirse, hemen her ümidi kesiveriyorlar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَاِذَآ اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً bir de biz insanlara bir rahmet tattırdık mı فَرِحُوا بِهَا ona güvenirler - şımarırlar gerçi «قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا» buyurulduğu üzere Allahın fadl-ü rahmetiyle sevinmek memnu değil, belki me’murünbihtir. Fakat o ferahtan maksad mün’ımı tanıyarak hamd-ü şükrünü bilmek ma’nâsına ferahtır. Burada ise mün’ımi hisaba almayıp sâde ni’mete güvenerek şimarıp hevalarına uyan kimselerin hali beyan buyuruluyor ki bunlar ibadet ederlerse bile Dünya menfeati için ederler ve sırf ni’mete güvendikleri için وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْ ellerinin takdim ettiği sebeblerden birisile de başlarına bir fenalık gelirse اِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ derhal me’yus olur, Allahın rahmetinden büsbütün ümidi kesiverirler. - Çünkü nazarları bâkı olan Allaha değil, fâniyedir.
Bir hadîsi şerifte buyurulmuştur ki mü’min tâze ekine benzer rüzgâr estikçe yatar yine kalkar, kâfir çam ağacına benzer rüzgâr estikçe güler fakat bir kerre yıkılınca artık kalkamaz.» Bunlar neye öyle ni’mete güveniyorlar 37. اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَآءُ وَيَقْدِرُ ya görmüyorlar mı da ki Allah rızkı dilediğine açıyor da sıkıyor da - ba’zı kimselere bol ba’zılarına dar verir ve hattâ bir kimseye de ba’zan genişlik ve ba’zan darlık verir. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ şübhe yok ki bundan iyman edecek bir kavm için çok âyetler var - bunu görenler ne ni’mete güvenirler, ne ümidi keserler, bollukta da darlıkta da Allaha iymanlarını tam tutarlar.
Bunun üzerine dînin amelî tezahürü hulâsa edilerek buyuruluyor ki 38. فَاٰتِ ذَاالْقُرْبٰى حَقَّهُ o halde ya’ni dîne hanîf olarak yüz tutup Allah fıtratına sarıl da - yakınlığı olana da hakkını ver وَالْمِسْكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ miskîne de yolcuya da - hak dîninin, doğruluğunun muktezası böyle uzak yakın demeyip hakkı yerine koymaktır. Kimsenin hakkını yemedikten maada kim olursa olsun muhtac olanlara mümkin olan muaveneti yapmak, infak, tasadduk vesair envaı birr-ü hayırdan biriyle bakmaktır. Muhtac olan akribanın insanda bir hakkı olacağı gibi geçimsiz kalmış bir bîçarenin, yolda kalmış bir seyyahın bütün cem’ıyyette bir hakkı vardır. Binaenaleyh bunları gözetecek müesseseler yapılmalıdır. ذٰلِكَ Bu - bunlara hakkını vermek خَيْرٌ لِلَّذٖينَ يُرٖيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ Allah yüzünü murad edenler için - ya’ni Allahın rızasını arayanlar için hayırlıdır. وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ Ve felâh bulacak olanlar işte onlardır. - Allah rızasını gözeterek umumî olsun hususî olsun hakkını yerine koyanlardır.
39. وَمَآاٰتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَا فٖٓى اَمْوَالِ النَّاسِ Halkın mallarında nemalansın diye verdiğiniz riba - burada iki ma’nâ beyan etmişlerdir. Ba’zıları bundan murad, ma’ruf olan riba, ya’ni fâiz olduğunu söylemişlerdir ki zâhir olan da budur. Netekim Süddî bu âyetin Sekıyfin ribası hakkında nâzil olduğunu rivayet eylemiştir. Çünkü Sekıyf ve Kureyş kabîleleri fâizcilik ederlerdi. Buna göre demek olur ki riba, henüz menedilmeden evvel de zemmedilmiştir. Fakat diğer bir çok müfessirîn burada riba ta’birinin mecaz olup murad, ziyadesiyle karşılığı gözetilerek verilen fazla hediyyeler, atıyyeler olduğuna kail olmuşlardır ki bu ma’nâ İbni Abbastan merviydir. Buna göre fazlasiyle karşılığı gözetilerek verilen hediyyeler bir nevi’ fâizciliğe teşbih olunarak zemmedilmiş olacağından bil’ıktıza ribanın men’inde daha beliğ olmuş olur. Netekim ma’ruf riba hakkında yemek ta’biri kullanılmıştır. Şu halde ma’nâ şöyle olur: halkın mallarında riba nemalanarak fazlasiyle karşılığını almak için verdiğiniz atıyyeler, hediyyeler فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِ Allah yanında nemalanmaz, artmaz - ribanın Allah yanında hiç bir sevabı olmadığı gibi halktan karşılığı maa ziyadetin alınmak niyyetiyle verilen hediyyeler de öyledir. Gerçi bu günah değildir, fakat sevabı da yoktur وَمَآ اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُرٖيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ Allah yüzünü, Allah rızasını murad ederek verdiğiniz zekât ise فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ işte kat kat katlayanlar onlardır «كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فٖى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَآءُ» Dini tevhid hakkındaki bu emirlerden ve bu beyanattan sonra zat ve sıfatı ilâhiyye hakkında türlü felsefelerle ihtilâfa düşülmeksizin Allahı tanıtmak için şöyle buyuruluyor: 40. اَللّٰهُ الَّذٖى Allah odur ki خَلَقَكُمْ sizi yaratmıştır - ya’ni Allahı tanımak için onun zatı hakkında tefekküre dalmamalı, gayet açık olan ef’al-ü asarını, âlâ ve eltafını düşünmelidir. Şübhesiz ki sizi yaradan var, işte o sizi yaradandır ثُمَّ رَزَقَكُمْ sonra size rızk vermekte - beslemekte - dir ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ sonra sizi öldürür ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ sonra sizi yine diriltir هَلْ مِنْ شُرَكَآئِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَىْءٍ hiç sizin şeriklerinizden bunlardan bir şey yapan varmı? - Yok olduğu şübhesiz. سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ Münezzeh ve çok yüksektir o sübhan onların şirkinden. ٤١ ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذٖيقَهُمْ بَعْضَ الَّذٖى عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٤٢ قُلْ سٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلُ كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُشْرِكٖينَ ٤٣ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ الْقَيِّمِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِىَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ ٤٤ مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلَِانْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ ٤٥ لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِهٖ اِنَّهُ لَايُحِبُّ الْكَافِرٖينَ ٤٦ وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ اَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذٖيقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِهٖ وَلِتَجْرِىَ الْفُلْكُ بِاَمْرِهٖ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهٖ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُروُنَ ٤٧ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَآؤُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذٖينَ اَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنٖينَ ٤٨ اَللّٰهُ الَّذٖى يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُثٖيرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُ فِى السَّمَآءِ كَيْفَ يَشَآءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهٖ فَاِذَآ اَصَابَ بِهٖ مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهٖٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ٤٩ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْلِهٖ لَمُبْلِسٖينَ ٥ فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ ٥١ وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا رٖيحًا فَرَاَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِهٖ يَكْفُرُونَ ٥٢ فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَآءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرٖينَ ٥٣ وَمَآ اَنْتَ بِهَادِ الْعُمْىِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ Meali Şerifi