AyetSûreler

Rûm Sûresi 25. Âyet

Mekke · Cüz 21 · Sayfa 407

وَمِنۡ ءَايَٰتِهِۦٓ أَن تَقُومَ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ بِأَمۡرِهِۦۚ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمۡ دَعۡوَةࣰ مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ إِذَآ أَنتُمۡ تَخۡرُجُونَ ۝٢٥

Yine göğün ve yerin, emriyle durması da O’nun âyetlerindendir. Sonra sizi bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki (yerden diriltilip çıkarılıyorsunuz)

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 25–36. âyetleri birlikte ele alır.

28. ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ اَنْفُسِكُمْ الخ O sizlere nefislerinizden bir temsil yapmıştır. - Bu temsil şirkin butlânını bedahetle göstermek içindir. Ya’ni bir mâlike milkinden şerik farz etmek tenakuzdur, batıldır. Bunu nefislerinizden bir pay biçerek bizzarure anlıyabilirsiniz, hiç sizin köleniz, uşağınız, hayvanınız haşerâtınız gibi elleriniz altında milkiniz olan şeyler, Allahın size bahş ettiği milkinizde sizin şerikiniz, denginiz olur da memlûk mâlikine müsavi olabilir mi? olamaz değil mi? Halbuki sizin milkleriniz Allahın vergisi, malikiyyetiniz arazî ve gelib geçicidir. Bütün mevcudat kendisinin iycaden milki olan Allah tealânın ise malikiyyeti lâyezal, milkinden çıkmak muhaldir. Allah tealâ bu hakıkatleri böyle ayırd edip anlatmıştır. İmdi sizin milkinizden size şerik olamazken Allah tealânın milkinden mahlûkatından, kullarından kendisine şerik nasıl olabilir?

29. بَلِ Fakat اتَّبَعَ الَّذٖينَ ظَلَمُوٓا اَهْوَآءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ o zulmedenler, ya’ni o haksızlığı yapıp Allaha şirk koşanlar hiç bir ılimsiz hevalarına tabi’ oldular -

HEVA, nefsin şehevata meyli demektir ki keyf dahi ta’bir olunur. Burada «بِغَيْرِ عِلْمٍ» kaydinden

anlaşılıyor ki heva iki kısımdır: birisi ılme muvafık olan, birisi de olmıyandır. Ilme muvafık olan heva, nazari hakta fıtrat gayesine mutabık olan meyillerdir. Zira Şehvetlerin yaradılışı da boşuna değil, onlar insanları hılkatlerinin gayesine irdirmek için tarafı ilâhîden birer sâik ve daıyedir. Ancak Şeytanî olan zekâyi beşer onu gayesinden çevirerek ılmin zıddına olarak mücerred zevk için boşuna da israf eder. Meselâ ıffet ve tenasül niyyetiyle nikâh arzusu gayei fıtrate muvafık ve binaenaleyh ılme mutabık bir meyildir. Zina ve sifah meyli ise ılme muhalif mücerred bir hevadır. Ekseriya da heva böyle şey’e ıtlak olunur. Ve işte müşrikler bir şey bildiklerinden dolayı değil, ılme uymıyan hevâları ardında koştuklarından dolayı kendilerini hevesata esîr ederek haksızlıkla zulümkârlıkla şirke saptılar, maliki milkine ortak etmek, müsavi tutmak haksızlığıyle Allaha milkinden, mahlûkatından şerîkler uydurarak onlara taptılar, onları kendilerinin mâliki imiş gibi tuttular da hurriyyetlerini onlara verdiler. فَمَنْ يَهْدٖى مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ Artık Allahın şaşırdığını kim yola getirir? - Önce hevalarına ittiba’ kendi fiılleri olarak gösterilmiş kendilerine nisbet olunmuş iken burada ıdlâl, Allaha isnad edilmiştir. Çünkü onlarda o hevaları yaradan Allah tealâ olduğu gibi arzularına göre dalâli, şaşkınlığı halkeden de odur. Bu ıdlâl de hatim ve tabı’ mertebesine gelmiş bulunursa hiç bir vechile hidayet ıhtimali kalmaz.

Şu halde burada ıdlâlden murad dalâli hatim demek olur. Sûrei «Bakare» de «خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ» bak وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ onlara yardımcılardan eser de yoktur - yola gelmesi ihtimali kalmamış olan o zalimleri ne Dünyada o şaşkınlığından ne de Âhırette onun muktezası olan azâbdan kurtaracak hiç bir yardımcı da yoktur. Ya’ni o taptıkları şeylerin kendilerine hiç bir faidesi olmıyacaktır. فَ O halde - ya’ni şirk öyle bâtıl, mâlike milkinde yine milkinden şerîk farz etmek gibi nefislerinizde tecviz edemiyeceğiniz bir tenakuz, büyük bir haksızlık, Allahın tafsıl ettiği âyetlere ılim fıtratine muhalif bir hevayi dalâl ve sonunda kurtuluş da mahâl olunca 30. اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا sen yüzüne dîne hanîf olarak tut -

HANÎF, hanef masdarından bir sıfattır. Aslı lügatte hanef ise dalâlden istikamete, çarpıklıktan doğruluğa

meyildir. Netekim doğruluktan eğriliğe, haktan nâhakka meyletmeğe «cîm» ile cenef denilir. Şu halde hanîfin asıl mefhumu eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Bu mefhum ile urfte İbrahim milletine ismolmuştur ki başka dînlerden, bâtıl ma’budlardan çekinip yalnız bir Allaha eğilen müvahhid demektir «حُنَفَآءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكٖينَ بِهٖ» Demek ki burada hanîfen ötedeki şirkin bigayri ılmin hevaya ittibaın tam zıddı olan meyli hakkı, istikameti, tevhidi ifade etmektedir. Ve ma’nâ şu olur: sen yüzünü dîne öyle tut, öyle tam yönel ki o eğriliklerden, o bozuk hevalardan bâtıl meyillerden sakınıp yalnız hakka meylederek dos doğru فِطْرَتَ اللّٰهِ Allah fıtratine - dini veya hanîfliği iyzahtır. Ya’ni fıtrat olan Allah dinine, Allahın o fıtretine, o yaradışına sarıl الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Hepsi fıtrat mîsakında «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» hıtabına belâ demiştir. İnsan olarak yaradılmayı kabul etmekle yaradanın rübubiyyetine şâhid olmağa ahid vermiştir. Fıtratin fâtırına delâleti meb’deinde vicdanının derinliğinde bir hak duygusu, ma’rifetullah gizlidir. Onun içindir ki başlarının son derece sıkıldığı ıztırar zamanlarında anud kâfirler bile derinden derine yaradana bir iltica hissi duyarlar, netekim «وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ» âyetiyle bu ıhtar olunacaktır.

فِطْرَتْ, fıtrat kelimesi hakkında yukarılarda ba’zı iyzahât geçmişti. Burada da şunu ıhtar edelim ki fıtrat, ilk yaratmak demek olan «فَطَرَ» den masdar binâi nevi’ olarak yaradılışın ilk tarz ve hey’etini ifade eder. Burada «النَّاسَ عَلَيْهَا» kaydinden de anlaşıldığına göre murad her ferdin kendine mahsus olan fıtrati cüz’iyyesi değil, bütün insanların insan olmak haysiyyetiyle yaradılışlarında esas olan ve hepsinde müşterek bulunan fıtrati külliyyedir. Haricî te’sîr ve kesb-ü âdet gibi derecei sâniyede vakı’ olan avarızından kat’ı nazarla mülâhaza olunması lâzım gelen fıtrati ulâ ve fıtrati asliyye dahi denilen asıl fıtrattir. İnsan «مِنْ حَيْثُ اِنَّهُ اِنْسَانٌ» tabiati. Meselâ insanın fıtratinde iki gözü bulunması asıldır. Bununla beraber anadan a’mâ doğanlar da bulunabilir. Fakat bu umumiyyetle insanların üzerine yaradıldığı fıtrati asliyye ve tabiati nev’ıyye değil, derecei saniyede arazî olarak mülâhaza edilecek bir hılkati cüz’iyye ve ferıyyedir ki insan hakıkati onsuz da tahakkuk eder. Ferdin hılkati cüz’iyyesinde her hangi bir sebeble eksiklik bulunabilirse de asıl fıtrat, sahih ve sâlimdir. Meselâ gözün fıtrati hakkın âyâtını görmektir. İyi görmiyen bir göz arazî bir sebeble hasta demektir.

Bunun gibi bütün a’zanın hılkatinde esas olan bir fıtrat vardır ki ona o a’zânın menfeati: vazifesi, fonksiyonu, fizyolojisi yâhud garîzesi ta’bir olunur. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaradılış hikmetine doğru esaslı bir garîze vardır ki ona da fıtrat denilir. Ve fıtrat hep hakk-u hayra müteveccih bir istikamet ta’kıb eder. Meselâ insanın acıkması ve yemeğe içmeğe meyli yaşamak için kendisine lâzım veya nâfi’ veya evlâ olanı almak hikmeti içindir. Yoksa zehir yutmak veya kuru bir zevk için israf ile mi’desini bozmak için değildir. O vakıt fıtrat bozulmuş, dalâle düşülmüş olur. İnsanın, insan ruh ve zekâsının aslı fıtrati de hakkı tanımak ve hak yaradanından başkasına kul olmamak içindir. İnsana ruh yanlış duysun, Şeytana uysun diye değil, hak ve hayrını duysun, meb’de’ ve meadını ve ona karşı vazıfesini bilsin diye nefholunmuştur. Netekim fıtrat üzere giden veya fıtrate yakın olan safi ruhlar yalanı, eğriliği bilmez, eğrilik meyli sonradan arazî olarak iktisab olunur bir azmanlıktır.

Hasılı «اَلنَّاسُ مَعَادِنُ كَمَعَادِنِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ» hadîsi şerifi ile anlatıldığı üzere insanlar altın ve gümüş ma’denleri gibi ma’den ma’den muhtelif hılkat ve seciyyelerde bulunabilirse de asıl insanlık fıtrati, insan tabiati noktai nazarından hepsi birdir. Benî âdemdir. İnsanın insan olmak haysiyyetiyle asıl fıtrati fâtırına inkıyad, «وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ» buyurulduğu vechile yaradan Allaha ubudiyyettir. Dinsizlik fıtrate muhalif bir dalâl olduğu gibi Allahdan başkasına tapmak da öyledir. Fıtrat dîni, Allah dîni, hanîflik, islâmdır. «اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ» binaenaleyh din hususu hevalara göre değil, Allahın birliğiyle insanlık vahdeti üzerine yürümelidir. Müfessirînin çoğu fıtrati, hakkı kabul ve idrâk kabiliyyeti diye, fıtrate sarılmayı da mucebince amel ile tefsir etmişlerdir.

Hazreti Enes radıyallahü anhten rivayet olunan bir hadîste «فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا دِينَ اللّٰه تَعَالَى» buyurulmuştur. Ebû Hüreyreden rivayet olunan bir hadîsi şerifte de buyurulmuştur ki «مَا مِنْ مَوْلُودٍ يُولَدُ اِلَّا عَلَى الْفِطْرَةِ فَاَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ وَيُنَصِّرَانِهِ وَيُمَجِّسَانِهِ كَمَا تُنْتِجُ الْبَهِيمَةُ بَهِيمَةً جَمْعَاءَ هَلْ تُحِسُّونَ فِيهَا مِنْ جَدْعَاءَ» her doğan fıtrat üzere doğar. Öyle iken ebeveynidir ki Yehudîleştirir veya Nasrânileştirir veya Mecusîleştirir, netekim behîme derli toplu bir behîme yavrular, içlerinde bir inenmiş görür müsünüz?» Demek ki aslı fıtrat, tam ve sâlimdir, burnu kulağı sonradan kesilir. Maddeten böyle olduğu gibi ma’nen ve ahlâkan da böyledir. Fıtratin bu selâmeti şuur sahasında ve ictimaî şeraıtle terbiye muhîtınde, âdetlerin cereyanı içinde ya bozulur veya güzel bir inkişaf ile kemalini bulur. Âhıret de bu iki neticenin birine göre olur.

Bu vechile dînin iki kaynağı vardır: Biri fıtrat, biri kesib. Fıtrat, sırf ilâhîdir. Bir sevkı haktır. Allahın emrini yerine getirerek Allaha irmek için hep hakka doğru bir insiyak ifade eder. Kesb, enfüsî ve âfakî muhtelif şeraıt içinde hissin teheyyücleri, zihnin tefekkürleriyle alâkadar olduğundan fıtratin istikametine muhalif hevalara, zararlara haksızlıklara, ısyan ve şirke sürükliyebilir. Bundan koruyacak olan ise dîndir. Bunun için buyuruluyor ki dîne hanîf olarak yüz tut, Allahın fıtratına sarıl لَاتَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ Allahın yaratmasını değiştiren yok, yâhud Allah yaradışına bedel bulunmaz - bu cümle inşa veya ıhbar olarak bir kaç ma’nâya muhtemildir: ya’ni Allahın esas yaradışı olan fıtrati muktezası hilâfına giderek bozmağa, değiştirmeğe kalkışmayın, çünkü Allahın yaradışına bedel bulunmaz, zayi’ ettiğiniz bir kabiliyyeti hiç bir san’atle yerine koyamazsınız. Yâhud Allahın yarattığı fıtratin hılâfına dîn uydurmağa ahkâm vazetmeğe kalkışmayın. Siz meselâ erkeği dişi, dişiyi erkek yapamazsınız. Yâhud Allahın halkını başkalarına isnad etmeğe, başkalarını hâlık yerine koyup da şirk koşmağa, Allahın hukmünden çıkmağa çalışmayın, çünkü Allahın yarattığı milki sizin milkleriniz gibi tebdil olunmaz. Dîn, fıtrati değiştirmek için değil, fıtratteki umumî selâmeti inkişaf ettirmek içindir. ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ İşte doğru paydar dîn odur. Ya’ni eğriliklerden sakınıp umum insanların üzerine yaradılmış olduğu fıtrati istikametle ta’kıb etmektir. وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ Velâkin insanların ekserisi bilmezler - de çarpık giderler, dîni fıtratte değil, âdette ararlar veya hevalarına uyar, Allahın halkını değiştirmeğe kalkarlar. 31. مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ Hanîfen gibi hal olarak oraya merbuttur. «اقم» emrinin ammolarak herkese hıtab olduğuna ve cemaatin lüzumuna işaret olmak üzere burada cemi’ sıgası getirilmiştir. Ya’ni her biriniz Allah fıtratine, o tevhide öyle sarılın ki hepimiz tevbe ve ıhlâs ile Allaha rücu’ ve dehalet ederek, وَاتَّقُوهُ hem ondan korkun وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ namazı güzel kılın وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ ve müşriklerden olmayın - amelleriniz yalnız Allah için yapın, açık veya gizli bir şirk karıştırmayın - burada hanîfliğin tam zıddı olan müşriklik yalnız meşhur ma’nâsiyle şirki celîden ıbaret zannedilmeyip celî, hafî şirkin her türlüsünden ihtiraz edilmek için bedel tarikıyle iyzah olunarak şöyle buyuruluyor. 32. مِنَ الَّذٖينَ فَرَّقُوا دٖينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا Onlardan ki dînlerini ayırdılar da şîa şîa öbek öbek oldular - ya’ni umumî fıtrati kavrıyacak açık bir ruh ve geniş bir hak vicdanı ile hareket etmeyip her biri kendi hususiyyetine, kendi çıkarına, dar kafasiyle kendi kuruntusuna göre bir heva ile dînini ayırıp ayrı bir başbuğ arkasına düşerek şîa şîa fırka fırka olmuşlar كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ her bölük kendilerindekine güvenmektedirler - Fıtratten ayrılıp teassub ile hakkı gözetmemektedirler. Halbuki «مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍ» dır. Bu noktada insanların üzerine yaradılmış olduğu fıtratin başka değil, yalnız Allaha yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki:

33. وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu vakıt دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip yalnız yaradan rablarına gönül vererek hep ona yalvarırlar - netekim Çanakkale, Sakarya, Afyon muharebeleri sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dîni sâde Âllah dînidir. Her zaman paydar dîni kayyim yalnız odur. ثُمَّ اِذَآ اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً böyle iken sonra o, onlara tarafından bir rahmet tattırıverince: o sıkıntıyı açıp bir ni’met ihsan ediverince de اِذَا فَرٖيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ ne bakarsın içlerinden bir kısmı o rablarına şirk koşuyorlardır. - Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu senden oldu diyerek Allahın lûtfunu başkalarına isnad etmeğe kalkarlar. 34. لِيَكْفُرُوا بِمَآ اٰتَيْنَاهُمْ Ki kendilerine verdiğimiz ni’meti küfran ile: nankörlükle karşılamak için فَتَمَتَّعُوا haydin yaşayın zevkedin bakalım فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ yarın bileceksiniz 35. اَمْ اَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهٖ يُشْرِكُونَ ona şirk koşmalarının cevazını o mu söylüyor? - Hayır öyle bir kitab ve bürhan indirilmemiştir. Lâkin onlar yukarıda söylendiği vechile bigayri ılmin hevaları ardında gitmişler, keyflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna perestiş etmişlerdir. Âlemde esbab yok değildir. Fakat hâkimiyyet, esbabın değil, Allahındır. Allah izin vermeyince hiç bir sebeble bir yaprak bile oynamaz. Böyle olduğunu fıtret bilir, onun için sıkıştığı zaman Allaha yalvarır 36. وَاِذَآ اَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً bir de biz insanlara bir rahmet tattırdık mı فَرِحُوا بِهَا ona güvenirler - şımarırlar gerçi «قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا» buyurulduğu üzere Allahın fadl-ü rahmetiyle sevinmek memnu değil, belki me’murünbihtir. Fakat o ferahtan maksad mün’ımı tanıyarak hamd-ü şükrünü bilmek ma’nâsına ferahtır. Burada ise mün’ımi hisaba almayıp sâde ni’mete güvenerek şimarıp hevalarına uyan kimselerin hali beyan buyuruluyor ki bunlar ibadet ederlerse bile Dünya menfeati için ederler ve sırf ni’mete güvendikleri için وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْ ellerinin takdim ettiği sebeblerden birisile de başlarına bir fenalık gelirse اِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ derhal me’yus olur, Allahın rahmetinden büsbütün ümidi kesiverirler. - Çünkü nazarları bâkı olan Allaha değil, fâniyedir.

Bir hadîsi şerifte buyurulmuştur ki mü’min tâze ekine benzer rüzgâr estikçe yatar yine kalkar, kâfir çam ağacına benzer rüzgâr estikçe güler fakat bir kerre yıkılınca artık kalkamaz.» Bunlar neye öyle ni’mete güveniyorlar 37. اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَآءُ وَيَقْدِرُ ya görmüyorlar mı da ki Allah rızkı dilediğine açıyor da sıkıyor da - ba’zı kimselere bol ba’zılarına dar verir ve hattâ bir kimseye de ba’zan genişlik ve ba’zan darlık verir. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ şübhe yok ki bundan iyman edecek bir kavm için çok âyetler var - bunu görenler ne ni’mete güvenirler, ne ümidi keserler, bollukta da darlıkta da Allaha iymanlarını tam tutarlar.

Bunun üzerine dînin amelî tezahürü hulâsa edilerek buyuruluyor ki 38. فَاٰتِ ذَاالْقُرْبٰى حَقَّهُ o halde ya’ni dîne hanîf olarak yüz tutup Allah fıtratına sarıl da - yakınlığı olana da hakkını ver وَالْمِسْكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ miskîne de yolcuya da - hak dîninin, doğruluğunun muktezası böyle uzak yakın demeyip hakkı yerine koymaktır. Kimsenin hakkını yemedikten maada kim olursa olsun muhtac olanlara mümkin olan muaveneti yapmak, infak, tasadduk vesair envaı birr-ü hayırdan biriyle bakmaktır. Muhtac olan akribanın insanda bir hakkı olacağı gibi geçimsiz kalmış bir bîçarenin, yolda kalmış bir seyyahın bütün cem’ıyyette bir hakkı vardır. Binaenaleyh bunları gözetecek müesseseler yapılmalıdır. ذٰلِكَ Bu - bunlara hakkını vermek خَيْرٌ لِلَّذٖينَ يُرٖيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ Allah yüzünü murad edenler için - ya’ni Allahın rızasını arayanlar için hayırlıdır. وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ Ve felâh bulacak olanlar işte onlardır. - Allah rızasını gözeterek umumî olsun hususî olsun hakkını yerine koyanlardır.

39. وَمَآاٰتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَا فٖٓى اَمْوَالِ النَّاسِ Halkın mallarında nemalansın diye verdiğiniz riba - burada iki ma’nâ beyan etmişlerdir. Ba’zıları bundan murad, ma’ruf olan riba, ya’ni fâiz olduğunu söylemişlerdir ki zâhir olan da budur. Netekim Süddî bu âyetin Sekıyfin ribası hakkında nâzil olduğunu rivayet eylemiştir. Çünkü Sekıyf ve Kureyş kabîleleri fâizcilik ederlerdi. Buna göre demek olur ki riba, henüz menedilmeden evvel de zemmedilmiştir. Fakat diğer bir çok müfessirîn burada riba ta’birinin mecaz olup murad, ziyadesiyle karşılığı gözetilerek verilen fazla hediyyeler, atıyyeler olduğuna kail olmuşlardır ki bu ma’nâ İbni Abbastan merviydir. Buna göre fazlasiyle karşılığı gözetilerek verilen hediyyeler bir nevi’ fâizciliğe teşbih olunarak zemmedilmiş olacağından bil’ıktıza ribanın men’inde daha beliğ olmuş olur. Netekim ma’ruf riba hakkında yemek ta’biri kullanılmıştır. Şu halde ma’nâ şöyle olur: halkın mallarında riba nemalanarak fazlasiyle karşılığını almak için verdiğiniz atıyyeler, hediyyeler فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِ Allah yanında nemalanmaz, artmaz - ribanın Allah yanında hiç bir sevabı olmadığı gibi halktan karşılığı maa ziyadetin alınmak niyyetiyle verilen hediyyeler de öyledir. Gerçi bu günah değildir, fakat sevabı da yoktur وَمَآ اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُرٖيدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ Allah yüzünü, Allah rızasını murad ederek verdiğiniz zekât ise فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ işte kat kat katlayanlar onlardır «كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فٖى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَآءُ» Dini tevhid hakkındaki bu emirlerden ve bu beyanattan sonra zat ve sıfatı ilâhiyye hakkında türlü felsefelerle ihtilâfa düşülmeksizin Allahı tanıtmak için şöyle buyuruluyor: 40. اَللّٰهُ الَّذٖى Allah odur ki خَلَقَكُمْ sizi yaratmıştır - ya’ni Allahı tanımak için onun zatı hakkında tefekküre dalmamalı, gayet açık olan ef’al-ü asarını, âlâ ve eltafını düşünmelidir. Şübhesiz ki sizi yaradan var, işte o sizi yaradandır ثُمَّ رَزَقَكُمْ sonra size rızk vermekte - beslemekte - dir ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ sonra sizi öldürür ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ sonra sizi yine diriltir هَلْ مِنْ شُرَكَآئِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَىْءٍ hiç sizin şeriklerinizden bunlardan bir şey yapan varmı? - Yok olduğu şübhesiz. سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ Münezzeh ve çok yüksektir o sübhan onların şirkinden. ٤١ ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذٖيقَهُمْ بَعْضَ الَّذٖى عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٤٢ قُلْ سٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلُ كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُشْرِكٖينَ ٤٣ فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ الْقَيِّمِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِىَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ ٤٤ مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلَِانْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ ٤٥ لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِهٖ اِنَّهُ لَايُحِبُّ الْكَافِرٖينَ ٤٦ وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ اَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذٖيقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِهٖ وَلِتَجْرِىَ الْفُلْكُ بِاَمْرِهٖ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهٖ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُروُنَ ٤٧ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَآؤُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذٖينَ اَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنٖينَ ٤٨ اَللّٰهُ الَّذٖى يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُثٖيرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُ فِى السَّمَآءِ كَيْفَ يَشَآءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهٖ فَاِذَآ اَصَابَ بِهٖ مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهٖٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ٤٩ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْلِهٖ لَمُبْلِسٖينَ ٥ فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ ٥١ وَلَئِنْ اَرْسَلْنَا رٖيحًا فَرَاَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِهٖ يَكْفُرُونَ ٥٢ فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَآءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرٖينَ ٥٣ وَمَآ اَنْتَ بِهَادِ الْعُمْىِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ اِنْ تُسْمِعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ Meali Şerifi