AyetSûreler

Neml Sûresi 13. Âyet

Mekke · Cüz 19 · Sayfa 377

فَلَمَّا جَآءَتۡهُمۡ ءَايَٰتُنَا مُبۡصِرَةࣰ قَالُواْ هَٰذَا سِحۡرࣱ مُّبِينࣱ ۝١٣

Bu şekilde âyetlerimiz onların gözleri önüne serilince, "Bu apaçık bir sihirdir" dediler

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–14. âyetleri birlikte ele alır.

1. طٰسٓاللّه اعلم بمراده Tasîn Sûresi, mutlak bir sirri ilâhî تِلْكَ işte bunlar - işittiğin bu esrarengîz harfler sana اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ âyetleridir o Kur’anın - o Ruhı emîn ile kalbine indirilen Kur’anın وَكِتَابٍ مُبٖينٍ ve mübîn bir kitabın - Kur’andan başka bu sûre, başlı başına bir kitabı mübîndir. Evvelki Sûrenin âhirinde geçtiği üzere zalimlerin yuvarlanacağı inkılâbın nasıl ve ne suretle olacağını beliğ bir surette anlatacaktır. 2. هُدًى bir hidayet -latıf bir delâlet ve irşad وَبُشْرٰى ve bir müjde olmak üzere لِلْمُؤْمِنٖينَ o mü’minlere - o sana tabi’ olan, senin izince giden mü’minlere 3. اَلَّذٖينَ يُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ ki namaza devam ederler ve zekâtı verirler - demek ki bu irşad ve tebşire mazher olabilmek için iymandan sonra lâekal bu iki sıfat da şarttır. Gerek ferd ve gerek cem’ıyyet için namaz, dinin direği zekât da köprüsü olduğundan namazı ve zekâtı zayi’ edenler bu müjdeyi gaib etmiş olurlar, onun için Hazreti Sıddık bunları iyfa etmiyenlere harb etti وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ve o Âhırette ancak bunlar yakîn edinirler - iyman ettikleri gibi hakkalyakîn muvaffak da olurlar. O inkılâb günü bunlar murada ererler. Bu müjde niçin bunlara mahsus denilirse 4. اِنَّ الَّذٖينَ لَايُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ çünkü Âhırete iyman etmiyenler زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ amellerini kendilerine ziynetlemişizdir - güzel göstermişizdir. فَهُمْ يَعْمَهُونَ de onların kalbleri kör olmuştur. Görmezler, duygusuzdurlar - onun için irşad kabul etmezler 5. اُولٰٓئِكَ işte bunlar - bu Âhırete inanmıyan kör kalbliler الَّذٖينَ لَهُمْ سُوٓءُ الْعَذَابِ o kötü azâb kendilerine aid olan kimselerdir. - Kalb körlüğü, o Âhırete iymansızlık esasen en büyük felâketi ruhiyye olduğu gibi bunlar Âhıretten evvel Dünya inkılâbatının pek fena acısını çekerler. وَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ Âhırette ise bunlar daha ziyade husrandadırlar - mü’minlerin ve kâfirlerin ahvali anlatıldıktan sonra Peygamberin haline geçilerek şöyle buyuruluyor: 6. وَاِنَّكَ ve muhakkak ki sen لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَكٖيمٍ عَلٖيمٍ bu Kur’ana şübhesiz bir hakîm alîmin ledünnünden erdiriliyorsun - nazmını Ruhı emîn vasıtasiyle indiriyor ise de ondaki ulûmı ledünniyye ve hikem ve esrari ilâhiyyeyi sana telakkı ve fehmettiren doğrudan doğru Allah tealâdır. Bunun bir misâlini anlatmak için evvelki Sûrede Mûsa kıssasında geçen «فَوَهَبَ لٖى رَبّٖى حُكْمًا وَجَعَلنَىٖ مِنَ الْمُرْسَلٖينَ» âyetinin mazmunu tefsir olunarak buyuruluyor ki: 7. اِذْ قَالَ مُوسٰى لَِاهْلِهٖٓ Hani bir vakıt Musâ, ehline demişti - ehliyle Medyenden çıkmış giderken Tuva vadîsinde soğuk ve karanlık bir gecede yolu şaşırmış, çakmak çakmış taşı çakmamış, böyle her vasıtanın kesildiği tam bir naçarlık deminde Tur canibinden kendine bir ateş zuhur etmiş idi, o vakıt demişti ki اِنّٖىٓ اٰنَسْتُ نَارًا ben cidden bir ateş hissettim سَاٰتٖيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰتٖيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ her halde size ondan bir haber getireceğim, yâhud bir yalın şu’le ıktibas edip geleceğim, belki bir ocak yakar ısınırsınız - demek ki bütün ihtıyac bu ikinin birinde toplanıyordu: yoldan bir haber almak veya bir ocak yakmak, haber uhrevî, ocak yakıp ısınmak dünyevî bir gaye olduğu için olmalı ki haberi takdim etmiştir. Dikkat edilirse bu vecîz ifadeden tefsir ve beyana sığamıyacak pek derin ilhamlar duyulur. Sana demeyip size demesi ehlinden yalnız bir ferd kasdedilmediğini anlatır 8. فَلَمَّا جَآءَهَا bu hiss üzerine vakta ki o ateşe vardı نُودِىَ nida olundu ki اَنْ بُورِكَ haberin olsun mubarek kılındı مَنْ فِى النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا bu ateşteki kimse ve havalîsindeki - ya’ni bu ateşin bulunduğu mevki’ «مِنْ شَاطِىِٔ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِى الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ» mantukunca mubarek bir buk’adır. Enbiya makamı bir mukaddes yerdir. Bu buk’ada bulunan ve bu ateşin etrafında dolaşan kimseler berekâta mazher olmuştur. Binaenaleyh sen de bu ateşe geldin mubarek oldun. Kazıy Beyzavî gibi müfessirînin kabul ettikleri bu tefsire göre bu ateşi hisseden yalnız Musâ değildir. «مَنْ فِى النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا» eammdır. Musâ bu kübranın bir ferdi olmak i’tibariyle tebrik kılınmıştır. Fakat ba’zı müfessirîn bu ateşe gelen Musâ olmakla «مَنْ فِى النَّارِ» Musâdır demişler (sûrei Kasasa da bak). وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ Ve tenzih o âlemlerin rabbı Allah sübhane - nidanın tetimmesinden olan bu tesbih ve tenzih, vakıanın azametine teaccüb ettirmekle beraber teşbih tevehhümüne meydan bırakmamak içindir. 9. يَا مُوسٰٓى اِنَّهُٓ Ya Musâ, hakikat o: - nida eden اَنَا benim - ya’ni اللّٰهُ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ o azîz hakîm Allah. 10. وَاَلْقِ عَصَاكَ Hem Asanı bırak - ya’ni bu makamda bulunan başka bir şey’e dayanmamalıdır. فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَآنٌّ – «Nun» un şeddesile cann, hafif ve seri’ yılan, ya’ni bırakınca o Asayı sanki çevik bir yılanmış gibi çalkanıyor gördü, görünce وَلّٰى مُدْبِرًا arkasını dönerek kaçtı وَلَمْ يُعَقِّبْ ve geri bakmadı - korktu يَا مُوسٰى لَاتَخَفْ korkma ya Musâ! اِنّٖى لَايَخَافُ لَدَىَّ الْمُرْسَلُونَ zira benim korkmaz huzurı ızzetimde Resul olanlar - ya’ni ben şimdi sana risalet veriyorum, Peygamber gönderilmek üzere vahy-ü ta’limat alıyorsun, Peygamberlere böyle vahy olundukları sırada korkmak yaraşmaz, ruhları temamen melekûte müncezib ve huzurı ızzette evâmir telâkkısine müstagrak olurlar da ondan korku hatırlarına bile gelmez. Gerçi «اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ ا» buyurulduğu ve Peygamberler ise ulemanın a’lemi bulundukları cihetle onlarda Allah korkusu herkesten ziyadedir. Fakat Allahdan başka hiç bir şeyden korkmıyacakları gibi huzurda bulundukları mertebei cemi’de bütün hissi havf dahi mâsivâ gibi silinip yalnız zevkı lika kalır 11. اِلَّا مَنْ ظَلَمَ lâkin zulmeden başka - ufak veya büyük bir günah yapmış olan huzurda bulunmaktan korkar, çünkü mes’uliyyeti var ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوٓءٍ zulmedip sonra kötülüğün arkasından bir güzelliği tebdil etmiş (tevbekâr olmuş) olan da فَاِنّٖى غَفُورٌ رَحٖيمٌ bilsin ki ben gafur rahîmim - ya’ni sen de bir günah işledim diye korkuyorsan korkma magfursun. 12. وَاَدْخِلْ يَدَكَ فٖى جَيْبِكَ Bir de elini koynuna sok -

CEYB, esasen yakanın göğüs üzerindeki açık yeri demektir. Bizim ceyb ta’bir ettiğimize dahi ıtlak olunursa

da müvelleddir. تَخْرُجْ Çıksın بَيْضَآءَ bembeyaz olarak - fakat مِنْ غَيْرِ سُوٓءٍ bir afetsiz - ya’ni beyazlanması bir maraz ve âfet neticesi değil, mahza bir âyet, bir mu’cize daha olmak üzere فٖى تِسْعِ اٰيَاتٍ dokuz âyet - ya’ni dokuz mu’cize miyanında اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهٖ Fir’avne ve kavmına karşı - dokuz mu’cize: Asa, Yedi beyza, Sinîn, Tufan, Çekirge, Kummel, Kurbağa, Kan, Felk ya’ni deniz yarılması (sûrei A’raf ve saireye bak). 14. فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدٖينَ sonra bak o müfsidlerin akıbeti nasıl oldu? - Yukarıda geçtiği ve sûrei Kasasta da geleceği vechile batırıldılar, mel’un oldular, işte bu müsfid zalimlerin uğradıkları akıbet bu günkü zalimlerin uğrıyacağı inkılâb için de bir misali ıbrettir. Zira Musâya öyle bir ateş hissettirerek her şeyden geçirip o kelâmını söyliyen ve o mu’cizelerle risalet verip Fir’avn ve kavmına gönderen o azîz hakîm Allah rabbül’âlemînin ledünnünden veriliyor bu Kur’an, bu ledünnünî ılm-ü hikmetten diğer bir misal ile mü’minlere olan tebşirâttan bir nümune de şudur: ١٥ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى فَضَّلَنَا عَلٰى كَثٖيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنٖينَ ١٦ وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُدَ وَقَالَ يَآ اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُوتٖينَا مِنْ كُلِّ شَىْءٍ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبٖينُ ١٧ وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ١٨ حَتّٰىٓ اِذَآ اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَآ اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَايَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَايَشْعُرُونَ ١٩ فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْنٖىٓ اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتٖىٓ اَنْعَمْتَ عَلَىَّ وَعَلٰى وَالِدَىَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْنٖى بِرَحْمَتِكَ فٖى عِبَادِكَ الصَّالِحٖينَ ٢ وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَالِىَ لَآاَرَى الْهُدْهُدَ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَآئِبٖينَ ٢١ لَُاعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدٖيدًا اَوْ لَااَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَاْتِيَنّٖى بِسُلْطَانٍ مُبٖينٍ ٢٢ فَمَكَثَ غَيْرَ بَعٖيدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهٖ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَقٖينٍ ٢٣ اِنّٖى وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظٖيمٌ ٢٤ وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبٖيلِ فَهُمْ لَايَهْتَدُونَ ٢٥ اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذٖى يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ٢٦ اَللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ ٢٧ قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبٖينَ ٢٨ اِذْهَبْ بِكِتَابٖى هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ٢٩ قَالَتْ يَآ اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖىٓ اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرٖيمٌ ٣ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ٣١ اَلَّا تَعْلُوا عَلَىَّ وَاْتُونٖى مُسْلِمٖينَ

Meali Şerifi