AyetSûreler

Mâide Sûresi 45. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 115

وَكَتَبۡنَا عَلَيۡهِمۡ فِيهَآ أَنَّ ٱلنَّفۡسَ بِٱلنَّفۡسِ وَٱلۡعَيۡنَ بِٱلۡعَيۡنِ وَٱلۡأَنفَ بِٱلۡأَنفِ وَٱلۡأُذُنَ بِٱلۡأُذُنِ وَٱلسِّنَّ بِٱلسِّنِّ وَٱلۡجُرُوحَ قِصَاصࣱۚ فَمَن تَصَدَّقَ بِهِۦ فَهُوَ كَفَّارَةࣱ لَّهُۥۚ وَمَن لَّمۡ يَحۡكُم بِمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ فَأُوْلَـٰٓئِكَ هُمُ ٱلظَّـٰلِمُونَ ۝٤٥

Biz Tevrat’ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına keffaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فٖيهَآ ve onda bu Yehudîlerin üzerine şöyle yazdık, şöyle farz kıldık ki اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ elbette cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve alesseviyye cerhler birbirine kısastırlar.- Yahud can cana mukabildir, göz göze mukabildir, burun buruna mukabildir, kulak kulağa mukabildir, diş dişe mukabildir ve ilâ âhırih bunlar gibi mümaselet mümkin olan cerhler birbirine kısastır. Kisaî kıraetinde «وَالْعَيْنَ وَالْاَنْفَ وَالْاُذُنَ وَالسِّنَّ وَالْجُرُوحَ» hepsi ref’ile okunmuştur ki her biri birer cümle olarak «اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ» cümlesine bihasebilma’nâ atfile «şunu da yazdık şunu da şunu da ilâ âhırih» diye ketbin mef’ulü olur. İbni kesîr, Ebû Amr, Ebî Âmir kıraetlerinde «وَالْجُرُوحَ» ref’ile okunur ki tafsılden sonra hukmün ta’mim ve icmalı olur. Nâfi’, Asım, Hamze kıraetlerinde ise hepsi nefse atfile mensub okunur ve kısas mecmuunun haberi olabilir. Gösterdiğimiz iki meal bunları ıhtardır. Maamafih huküm ıhtilâf etmez. Ya’ni hakkı hayatına amden taaddi edilib bigayri hakkın öldürülen insanın katlinden dolayı katilinde tam hakkı bir candır. İtlâf edilen bir hakkın tam icabı da misliyle ödenmektir. Bir can da bir cana temamen mümasil ve mukabildir. Ve hakkı hayat müsavîdir. Binaenaleyh maktulün esası hakkı katilin canıyle kısas olunmaktır. Bir can yerine bir candan fazla almak veya noksan vermek haksızdır, zulümdür. Meğer ki hak sahibi noksanı almaya razı olsun, Kezalik bir göz kör edenin tam borcu bir gözdür. Derecei ru’yetleri velevse müsavî olmasın. Hakkı hayat noktai nazarından bir göz de bir gözün mislidir. Binaenaleyh göz kör edenin tam vecibesi de nihayet gözünü verib kör olmaktır. Çünkü bir göz bir gözün dengi, körlük körlüğün kısasıdır. Fazlası fazla noksanı noksandır. Burun, kulak, diş ilh.. hepsinde de aynı mümaselet caridir. Ve bu minval üzere müsavat ve mümaseletin muhafazası kat’ıyyetle mümkin olan her kat’ı uzvun, her cerihanın kısası kendi mislidir. Bir mafsılinden parmak veya el ve ayak veya dibinden zeker ve ünseyeyn kesilmek veya eti ezmeden veya kemiği kırmadan baş yarmak gibi 0 mümaseletin muhafazası mümkin olan cerihalar mislini misline takas olur. Fâkat et parçalanmak, kemik kırılmak veya dahile nufuz etmiş olmak gibi muhafazai mumaselet ve müsavat mümkin olmıyan veya telefi nefis tehlükesi bulunan cerhler böyle değildir. Kısas, tam misli misline tekabül ve tekas demek olduğundan mümaselet bulunmıyan veya mümaseletin muhafaza edilmemesi ıhtimali bulunan cerhlere kısas yapılamaz. Binaenaleyh bunlar tam ma’nâsile ödenemeyib bizzarure tam bir misli ma’kul olmıyan maliyyet i’tibariyle, ya’ni erş veya hukûmeti adl ile istifa olunabilir. Kısas tam bir istifa olduğu için bunda hukukı abdin istifası zımnında hukukullah ve hukukı umumiyye dahi istifa edilmiş olur. Ve başka hiç bir ceza lâzım gelmez. Lâkin kısas edilemeyince diğer suretle istifa nâkıs demek olacağından erş ile tazminattan başka ta’ziren bir ceza istihkakı sakıt olamaz.

Sonra şunu da unutmamak lâzım gelir ki kısas nazarı şari’de icrası evvelen ve bizzat maksud olmak üzere meşru’ kılınmış bir huküm değil, tecavüz edilen itlâf olunan bir hakkın icabı olmak ve hakkı hayatın masuniyyetini te’min etmek için meşru’ kılınmıştır. Ya’ni cana can, göze göz yazılmak, can almak göz çıkarmak için değil, cana dokundurmamak, göz çıkartmamak içindir. Binaenaleyh:

فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهٖ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ her kim kısas hakkını tasadduk eder, afveylerse bu kendisine bir keffarettir.»- Ya’ni kısas evvel emirde bir hakkı abiddir. Bunun hukukullâhdan bir vazife ve farıza olması hukukı şahsıyye zımnında tahakkuk eder. Sahibi hakk ise hakkının istifasına da iskatına da maliktir. O halde sahibi hak tarafından taleb ve da’va olunmadıkça kısas yapılamaz. Ancak taleb ettiği zaman icrası farz olursada bu taleb kendisine farz değil, hattâ afvetmesi mendubdur. Şarı’ tealâ talebi kısas emretmek şöyle dursun bil’akis afve terğib ve teşvık için tasadduk ve keffaret ta’bir buyurmuştur. Bu hakkını afveden bütün günâhlarını mağfirete vesile olacak büyük bir sadaka yapmış olacaktır. Çünkü bu afiv bir insana bir hayat kazandırmaktır. Buna da bütün insanları ihya etmiş kadar bir sevab va’d olunmuştur. Demek ki kısas nazarı şarı’da icrası matlûb olduğu için değil «وَلَكُمْ فِى الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَآ اُولِى الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ» medlûlü üzere hakkı hayata taaddi ve tecavüz vahşetlerinden, cinayetllerinden hayatı beşeri vikaye için meşru’ kılınmıştır. Gerçi kısas da bir itlâfı mutazammındır ve bir zarara zarar ile mukabele gibi tevehhüm olunabilir. Fakat bu itlâf hakkı hayatı ref’eden bir cinayet ve vahşeti itlâftır. Bu ise hakkı hayatın yaşaması demektir. Bunun için Dünyada adalet ve müsavata kısastan daha büyük bir misal gösterilemez ve zaten kısasın ma’nâsı müsavat ve muadelei tamme demektir. Hakkı hayatı ifna eden bir caninin hakkı hayatı olmadığını re’yel’ayn görmesi ne büyük bir manzarai adalettir. Sonra hakk-u adlin bu manzarai hâkimiyyeti altında hakkı hayatın kendi kesbile insilâbını gören bir kimseyi afvedib de kendisine yeniden bir hakkı hayat bahşetmekte de öyle yüksek, öyle kudsî bir manzarai ihsan vardır ki âlemi beşeriyyette bundan daha güzel, daha yüksek bir ihsan misali gösterilemez, «وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَآ اَحْيَا النَّاسَ جَمٖيعًا». İşte bu hukümi İlâhî bir tarafında böyle bir manzarai adelet, bir tafında da böyle bir manzarai ıhsan tecelli eden bir hidayet ve nurdur. Yehudîler ise kitablarında yazılan bu ahkâmı İlâhiyye ile de hukm etmez oldular وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ve her kim ki Allahın inzal buyurduğu ahkâm ile hukmetmezse işte bunlar da o zalimlerdir, o haksızlar güruhundan başka birşey değillerdir.- Çünkü zulüm her hangi bir şey’in hakkını vermemek, onu Allahın ta’yin ettiği mevzıı lâyıkının gayriye komaktır. Allahın hukm edilmek için indirdiği, bildirdiği, yazdırdığı ahkâm ile hukmetmemek de evvelâ kanunı hakkın hakkını vermemektir, bu da hiç bir şeyin hakkını vermemek, ya ifrat veya tefrıt etmektir. Zulmün zulüm, zalimin zalim olmasını ta’yin eden huküm ve bu hukme mi’yar ittihaz edilen delil de Allah tealânın inzal buyurduğu ahkâm ve kavaidi haktır. Binaenaleyh bununla hukmetmemek zulm ile adli, zalim ile mazlumu ve bunlar beynindeki nisbeti hakkı tefrık ve temyiz etmemektir. Zulüm ve zalimi tefrık etmiyen, tefrık etmek istemiyen, nisbeti hakkı görmeyin ve görmek istemiyenler ise zalimlerin başlarıdırlar ve asıl zalim bunlardır. Ve bunlar Beni nadır ve Beni kureyza hadisatında olduğu gibi Yehudîlere Yehudîlik vecibesini tatbik etmiyen zalimler guruhundandırlar. Fakat şunu da bilmek lâzım gelir ki Allahın indirdiği huküm, Tevrattan ve Tevrattakilerden ıbaret değildir. Tevratı indirdikten başka