Kevser Sûresi 1. Âyet
Mekke · Cüz 30 · Sayfa 602
Kevser
إِنَّآ أَعۡطَيۡنَٰكَ ٱلۡكَوۡثَرَ ١
Muhakkak biz sana Kevser’i verdik
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Anlamı
Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.
Bir nükte
Elmalılı ‘kevser’ kelimesinin ‘çok, pek çok’ anlamına geldiğini anlatır. Seferden dönen oğlunun ne getirdiği sorulan bir bedevi kadın ‘Kevserle geldi’ demiştir, yani çok şeyle geldi. Kevser aynı zamanda cennetteki özel bir ırmağın adıdır.
Düşün
Sana verilmiş ‘pek çok’ nimeti saymaya başla. Nerede bitiyor?
Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.
Elmalılı Tefsiri
اِنَّآ – «اِنَّآ اَنْزَلْنَاهُ» Sûresine bak اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ – hıtab, Resulullahadır, ı’tâ da ma’lûmki atıyye vermek, ihsan eylemektir. Ya’ni ya Muhammed! emîn olki biz, Hak Rabbın şanı azametimizle sana mahza atıyye ve ihsan olarak kevser verdik kevser.
KEVSER - asıl lügatte çokluk demek olan kesretten cevher gibi fev’al vezninde vasıf veya bir ism olup
Râzînin ve Ebu hayyanın ifadeleri vechile kesreti ifrat derecede olan, ya’ni çok pek çok, gayet çok şey demektir. Oğlu seferden gelen bir a’rabiyyeye «بِمَ اٰبَ اِبْنُكَ= oğlun ne ile geldi?» Denildiğinde «اٰبَ بِالْكَوْثَرِ= kevserle geldi» dediğini ve bunun çoook şeyle geldi demek olduğunu nakl ederler. Kamusta da şöyle der: kevser, «اَلْكَثِيرُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ= her şey’in çoğu,» «وَالْكَثِيرُ الْمُلْتَفُّ مِنَ الْغُبَارِ= birbirine sarılıp burulmuş olan çok toz, ve islâm ve nübüvvet, ve Taifte bir mektebin adı, ve saykal vezninde keyser gibi, «hayyir mi’tâ» ya’ni çok hayırlı, çok vergili adam, ve seyyid: ya’ni efendi adam, ve nehir ma’nasınadır ve Cennette mahsus bir nehr adıdırki Cennetin bütün ırmakları ondan teşaub eder, Sûrei kevser bunu işrab eder اه. şu halde kelimenin yalnız iştikakına nazaran lügatteki esas mefhumu mülâhaza olunur ve ı’ta ve ihsan edildiği haber verilen şey’in de hayırlı güzel bir şey olması lâzım geleceği, bahusus ı’ta edenin Allah tealâ olması ve bunun ı’tası şanı azemetle beyan buyurulması kelâmı rabbanîde kevser namiyle yad olunmasından da bunun hakikaten Allah tealâ ındinde sâbit, ya’ni ebedî ve nâmütenahî bir kesret ifade ettiği de düşünülürse bundan ilk anlaşılacak açık mefhum «hayri kesir» ya’ni çok pek çok hayır demek olacağında şübhe edilmez. Ancak bunun masadak ı’tibariyle ne olduğuna ve lisani dînde daha hususî bir ma’nası olup olmadığına gelince bu hususta müfessirînin türlü beyanatına tesadüf olunur ki Tahrîrde yirmi altı kavle kadar sayılmıştır. Bunlar içinde en ma’ruf olanlardan bir kaçını olsun söylememiz icab eder.
BİRİNCİSİ - Bir çok tefsirlerde selef ve halefce meşhur ve müstefîz olan ma’na kevser, Cennette bir
nehrin ismi mahsusu olmasıdır. Zira yukarıda da geçtiği üzere bu ma’na Hazreti Peygamberden sahih olarak rivayet edilmiştir; kevser rabbımın Cennette bana verdiği bir nehir -ba’zı rivayetlerde bir havz-dır ki hayri kesîr ondadır. Ümmetim Kıyamet günü varıp ondan içecekler, evanîsi (kabları) yıldızlar adedincedir. İçlerinden kul olur halecan ile çekilir atılır, ya rabbi, o benim ümmetimdendir derim, bilmezsin senin ardından o neler yaptı buyurulur, mealinde olan hadîste hayri kesir mefhumu da tasrih olunarak Cennette bir nehir veya havuz olduğu bilhassa beyan buyurulmuştur. İmam Ahmed ibni Hanbel, Buharî ve Müslim ve İbni Mâce ve Neseî ve İbni Cerîr ve daha diğerleri bu nehrin ta’rifi hakkında «kenarları mücevveh inci kubbeleri, içinden misli ezfer çıkar, sütten daha beyaz, baldan daha tatlı, arz-u tûlü Meşrık ve Mağrib arası kadar, derinliği yetmiş bin yıllık, ondan içen bir daha susamaz, ondan abdest alan ebeden perişan olmaz, benim ahdimi bozan; benim Ehli beytimi katl eden ondan içmez» gibi vasıflara Enesten, Hazreti Aişeden, İbni Ömerden, İbni Abbastan müteaddid hadîsler rivayet eylemişlerdir, bir çok hadîslerde de havuz vârid olduğu ma’lûmdur. Bundan dolayı ikisinden murad bir midir? Havuz nehrin menbaı veya munsabbı gibi midir? Yoksa ayrı mıdır? Diye bahs edilmiştir. Meşhuru havz, mahşerdedir, ba’zıları mîzandan ve sırattan evveldir demişler, diğer ba’zıları da onlardan sonra Cennetin kapısına yakın ve ümmeti Muhammedden ehli Cennetin aralarındaki hukuku halâllaşmak için habs olunacakları yerde olduğunu söylemişlerdir. Âlûsî der ki buna göre havz, tebdil olunacak arzda demek olur. Kazî Zekeriyya, Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem Hazretlerinin biri sırattan evvel, biri de sırattan sonra olmak üzere iki havzı olup ikisine de kevser denildiğini nakl eylemekle beraber sahihi havzın sirattan sonra ve kevserin Cennette olduğunu ve onun munsabbı olduğu için havza da kevser denilmiş bulunduğunu söylemiştir. Ve yine Âlûsînin beyanına göre denilmiştir ki: bu havz ma’nasına kevser, aleyhissalâtü vesselâmın zikr olunan nehir gibi havassından değildir, belki sair Enbiya aleyhimüssalâtü vesselâm hazaratının da havuzları vardır. Ümmetlerinin mü’minleri ona vürud edeceklerdir. Netekim Tirmizî hadîsinde «اِنَّ لِكُلِّ نَبِىٍّ حَوْضًا وَ اَنَّهُمْ يَتَبَاهَوْنَ اَيُّهُمْ اَكْثَرُ وَارِدَةً وَ اَنِّى اَرْجُوا اَنْ اَكُونَ اَكْثَرَهُمْ وَارِدَةً= her Peygamberin bir havzı vardır, ve hep onlar hangisinin vâridesi daha çok diye tebâhî ederler, ve ben muhakkak onların en çok vâridelisi olacağımı umarım» buyurmuşturki bu hadîs, Tirmizînin dediği gibi Hasen, garîbdir. Onun için Bu havuzlara iyman ve i’tikad vâcib değildir. Fakat aleyhissalâtü vesselâmın havzuna dair olan hadîsler tevatüre yakın derecede meşhur olduğu için Ehli sünnet ındinde ona iyman vâcib olduğu akaid kitablarında mezkûrdur. Maamafih Mu’tezileden ona iymanın vücubuna kail olmıyanlar vardır. Şübhesizki bu Sûre mucebince Resulullaha kevserin i’ta edilmiş olduğuna iymanın bilittifak vâcib olduğunda söz yoksa da onun bir nehir veya havz olmasına i’tikad sahih olmakla beraber vacibdir denemez. Zira daha diğer kaviller de vardır şöyleki:
İKİNCİSİ - Ikrimeden merviy olduğu üzere şerefi nübüvvettir, zira nübüvvet dâreynin hayırlarını hem
Dünya hem Dîn saadetini müstelzim umumî riyaseti câmi’ ve binaenaleyh ibtidâen ataı rahmanî, hem de intihâen ataı rahîmiyi hâiz hayrı kesîrdir. «وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا» diye hayri kesîr olduğu beyan buyurulan hikmetin en yüksek derecesidir. Râzînin tafsîl ettiği vechile çünkü rububiyyetten sonra ikinci mertebedir, onun için «مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ» buyurulmuştur, iymanın bir rüknü olmuştur, ve ma’rifetullah esasının gusnu gibidir. Zira nübüvvete ma’rifet hasıl olunca da ondan semi’, basar ve ba’zılarının kavlince sıfatı haberiyye ve vicdaniyye gibi sair sıfatlara ma’rifet müstefad olur. Gerçi nübüvvet sair Enbiyaya da verilmiştir, fakat Hâtemünnebiyyîn olan Peygamberimiz bu yüksek menkabeden hazz u nasîbi hepsinden çoktur. O hepsinden evvel zikredilmiş, hepsinden sonra ba’s buyurulmuştur, bütün sekaleyne meb’ustur, bütün Enbiyadan evvel haşr olunacak, dînine nesıh vârid olmıyacaktır, onun hulukı azîmi ve fezâili add-ü ihsa olunabilmekten efzundur, Râzî burada ma’lûm olan sair Peygamberlerin mu’cizatiyle onun mu’cizeleri arasında hulâseten bir mukayese yürüttükten sonra demiştir ki Allah tealâ onu istıfa buyurduğu kullarına takdim edip «وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّٖنَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ» buyurmuş ve ona böyle bir risalet vermiş olduğu için câizdirki o rısalete kevser tesmiye ederek «اِنَّآ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ» buyurmuştur اه. Şu halde kevseri peygamberin fezâili kesîresi, ahlâkı azîmesi, her hayrı câmi’ olan Kur’ân, tevhid, islâm, ılim ve hikmet diye tefsîr eden kaviller dahi bütün mu’cizatı Muhammediyyeye işareti tezammun eden nübüvvet ve risaleti Muhammediyyenin levaziminde dâhil olur, bunların her birinin de hayri kesîr olduğunda şübhe olmadığı için kevser bunların ayrı ayrı her biriyle de bir ıtlâkı şer’î olmuştur. Risaleti Muhammediyyenin havâssından olan makamı Mahmudu da bu miyanda zikretmek ıktiza eder. Netekim bir takım müfessirîn de bunu söylemişlerdir. Evvelki Sûrede dîni tekzib edenlere mukabil olarak mülâhaza edilince burada kevserden, hayri kesîrden zihne ilk tebâdür eden ma’na bilhassa: islâm, yahud Kur’ân yâhud bütün mu’cizatiyle rahmeten lil’âlemîn olan risaleti Muhammediyye olur. Bunların her biri Cennet nehirlerinin menbaı olan bir nehrin feyzi cereyanı ile temsil de olunabilir. Bundan maada;
ÜÇÜNCÜSÜ - Ümmetinin ulemasıdır, hakikaten ılmen ve ahlâkan veresei Enbiya olan ulema, hayri
kesirdir, o vahiy men’beından feyz alarak Resulullahın zikrini ihya, dîninin âsârını, şer’u hulkunun mealimini neşr için ümmete hayr-ü fazîlet ta’lim etmek itibariyle Cennette rıdvan menbaından akan kevser nehrine benzerler. Enbiya ma’rifetullah usulünde müttefık olup da şeriatte muhtelif olarak halkın salâhı için rahmeti ilâhiyye nâşirleri olduğu gibi ulemai ümmet de kalbleri tevhidi hak ve vicdanları ahlâkı Muhammedî üzere rıdvan neş’esiyle şer’ı Muhammedînin usulünde müttefık ve ahval ve zamana göre furu’ ve cüz’iyyatında muhtelif olarak halka rahmet neşrederler. Yine Râzî derki; bunda fazîlet iki vechiledir: birisi rivayet olunduğu üzere Kıyamet günü her Peygamber getirilir, ümmeti de ardınca gelir, nice Peygamber ma’iyyetinde bir iki kişi gelir, bu ümmetin ulemasından her bir âlim de getirilir. Bir çoğunun ardınca binlerle kişi de gelerek hepsi Resulullahın nezdinde toplanırlar, öteki ba’zı ulemanın tabi’leri diğer Peygamberlerden bininin tabi’inden kesretli olur, ikincisi ulema, vahiyden me’huz olan nususa ittiba’ etmeleri haysiyyetiyle musîbdirler, kitabı mahfuz ve mazbut olan bu ümmetin uleması bütün himmet ve cehdlerini sarf edip meşakkatler çekerek yaptıkları istinbat ve ictihadda da musîbdirler, ba’zıları hata etmiş olsalar bile onlar dahi ibtida, hüsniniyyetle hakkı arayıp cehdlerini sarf ettiklerinden dolayı me’curdurlar اه. İsabet eden on sevaba nâil olursa sarfı cehd edip de hata edenin bir sevaba nail olacağı bir hadîsi şerîfte beyan olunmuştur, fakat hakkı aramayıp da ictihad namına heva ve isteklerine tabi’ olanların ılim haysiyyetiyle hareket etmemiş olduklarından dolayı bu hayır ve fazîletten hâric ehliheva olduklarını ise ıhtara hacet yoktur. Maamafih bu ma’na da ılm-ü hikmet ma’nası tahtında mülâhaza olunabilir.
DÖRDÜNCÜSÜ - Etba’ ve eşya’ının kesretidir, Allah tealâ ona o kadar çok hayırlı ashab ve etba’ ihsan
buyurmuşturki Sûrei vakı’ada geçtiği üzere ehli cennetin nısfından ziyadesi onun ümmetinden olacağı sahih hadîslerle va’d ü tebşir olunmuştur, Râzînin zikrettiği vechile şu mealde rivayet olunan bir hadîsi şerîf ile de istidlâl edilmiştir, Aleyhissalâtü vesselam buyurmuşturki: ben, İbrahim Halîlullahın duâsı ve Îsanın tebşir eylediğiyim, Peygamberlerle beraber bulunurken bize insanlardan bir ümmet zuhur edecek, hepimiz onlara gözlerimizi dikeceğiz, her Peygamber onların kendi ümmeti olmasını arzu edecek, göreceğiz ki abdest asârından alınları ve elleri, ayakları parlıyor «غُرُّ مُحَجَّلُونَ مِنْ اٰثَارِ الْوُضُوءِ», görünce ben diyeceğim ki Kâ’benin Rabbı hakkı için bunlar benim ümmetim, derken onlar, hisabsız olarak Cennete girecekler, sonra bize evvelkilerin iki misli kadar diğer bir ümmet daha zâhir olacak, yine gözlerimizi dikeceğiz, her Peygamber onların kendi ümmeti olmasını arzu edecek, göreceğiz ki abdest asârından alınları ve elleri, ayakları parlıyor ben yine Kâ’benin Rabbı hakkı için bunlar benim ümmetim diyeceğim, onlar da hisabsız olarak Cennete girecekler, sonra bize o refi’ olunanların üç misli ref’olunacak, yine gözlerimizi dikeceğiz deyip birincilerde ve ikincilerde anlattığı gibi söyledikten sonra Resulullah buyurmuştur ki: «لَيَدْخُلَنَّ ثَلَاثُ فِرَقٍ مِنْ اُمَّتِى الْجَنَّةَ قَبْلَ اَنْ يَدْخُلَهَا اَحَدٌ مِنَ النَّاسِ= nastan hiç kimse girmeden evvel benim ümmetimden üç fırka muhakkak ve muhakkak Cennete girecektir.» Aleyhissalâtü vesselâmın «تَنَاكَحُوا تَنَاسَلُوا تَكَثَّرُوا فَاِنّٖى اُبَاهِى بِكُمُ اْلُامَمَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَوْ بِالسِّقْطِ= nikâhlanınız, tenasül ediniz, çoğalınız çünkü Kıyamet günü ben sizinle ümmetlere mübâhât edeceğim hattâ bir sıkıt ile bile.» buyurmuş olduğu hadîs de ma’lûmdur. Sıkıt gibi henüz mükellefiyyet haddine irmemiş olanlarla bile mübâhât edecek olan Peygamberin öyle cemmi gafîr olan ümmetin kesretiyle nekadar şad olacağını te’emmül etmeli, bu da pek büyük bir ni’met olmak hasebiyle bunu ıhtar siyakında da «اِنَّآ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ» buyurulması dahi elbette güzeldir. Ve bu ma’nada ulema dahi dahil olur.
BEŞİNCİSİ - Hazreti Peygamberin evlâdlarının kesretidir, bu Sûrenin nüzulü aleyhissalâtü vesselâmın
oğlunun vefatı üzerine ona ebter diye şematet etmeğe kalkışan düşmanlarını redd için olması sebebiyle bilhassa bu ma’na ile tebşir dahi pek mütenasibdir, ya’ni düşmanların zannettiği gibi senin oğullarının lihikmetin vefatiyle neslin kesilecek değil, bil’akis sana müruri zaman ile kesilip tükenmiyecek çok pek çok nesil vereceğiz demek olurki hakikaten de öyle olmuştur. Maamafih bu ma’nayı üçüncü âyetten anlamak daha açık olur. Bunlardan başka daha ba’zı ni’am ve fezâil zikrolunmuştur. Fakat bütün bu ma’nalar söylenmekle beraber müfessirlerin çoğu «hayri kesîr» ma’nasında israr etmişlerdir, çünkü asıl lügaten mefhum olan en şumullü ma’na odur. Diğerlerine kevser ıtlâkı hep bu hayri kesîr mefhumu i’tibariyledir, bunda dünyevî uhrevî tasavvur olunabilen ve henüz tasavvur olunamıyan her hayrı kesîr de dahil olabilir. İbni Cerîr ve İbni asakir bunu Mücahidden rivayet etmiş oldukları gibi Saıyd ibni cüberyden, ibni Abbastan meşhur olan da budur. Buharî ve İbni Cerîr ve Hâkim Ebu Bişr tarikıyle Saıyd ibni Cübeyrden, İbni Abbas radıyallahü anhümadan şöyle rivayet eylemişlerdir: kevser, Allah tealânın ona, ya’ni Resulüne i’ta buyurduğu hayırdır dedi. Ebu Bişr: ben, Saıyde «birçok kimseler o Cennette bir nehirdir diyorlar dedim, «Cennetteki nehir, Allah tealânın ona ata buyurduğu hayırdandır» cevabını verdi, diye de iyzah eylemiştir, ve bu cevab aynen İbni Abbasın kendisinden de nakledilmiştir.
Şimdi burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: kevserin Cennette bir nehir olduğu hakkındaki hadîsler sahih ve hattâ selef ve halefte tevâtüre yakın bir derecede meşhur ve müstefîz iken doğrudan doğru Resulullahdan sâbit olan bu tefsîre karşı diğer ma’na ve ihtimallerden bahsetmek nasıl câiz olur? Ve bunca müfessirler böyle müteaddid kavillere nasıl zâhib olurlar? Buna cevab, hayri kesîr mefhumunun kat’iyyet ve şumuliyle beraber hadîslerin bir misal ile tefsir olması ihtimalidir. Şöyleki hadîsin birinde «فِيهِ خَيْرٌ كَثِيرٌ» denilmesinden de anlaşıldığı üzere hayri kesîr ma’nası lâfzın esaslı mefhumu olduğu ve âyette «الْكَوْثَرَ» in lâmı ahde haml olunduğu takdirde dahi bu mefhumun sübutunda tereddüde mahall olmadığı gibi hadîslerin de mutlak olan i’tayı yalnız Âhırete tahsîs ma’nasına olmayıp kevserin yalnız akl ile bilinmesi kabil olmıyan ve ancak müşahede ve nübüvvet haberiyle biline bilecek olan en mühim bir misâli ile tefsîr kabilinden olması muhtemil bulunduğu ve binaenaleyh mefhumu tefsîr ederken Kur’ânın açık olan ıtlak ve şumulünü dahi muhafaza ederek tefsîr eylemek her şübheden sâlim olacağı cihetle müfessirîn zikrolunan ve yalnız tarafı risaletten ayrıca beyan ile bilinebilecek olan nehir ve havz hadîsleriyle beraber lâfzın ma’kul olan bütün ihtimalâtını dahi mülâhaza ve tefekkür ettirmek üzere hayri kesîr mefhumu üzerinde diğer bir çok misâllerini de tefsîr siyakında zikretmeği vâzife bilmişler ve söylenen kavillerin hepsi de âyetin mazmununda dahil ve diğer edille ve karâin ile de müeyyed bulunduğu için bu babda yekdiğerini hata ve dalâle dahi nisbet eylememişler, ancak rivayeten zâhir olan hadîsler vechile hayri kesîrin menbaı olan Cennette bir nehri mahsus diyemi? Yoksa dirayeten zâhir olup bir çok misâllerle iyzah edilebilecek olan mutlâka hayri kesîr mefhumu ilemi? Tefsir etmek daha sahih ve daha evlâ olacağında ihtilâf eylemişlerdir. Netekim İbni Abbasın da nehir hadîsini söylemekle beraber Saıyd ibni cübeyrden rivayet olunduğu vechile o da hayri kesîrdendir. Demiş olması nehir tefsirini misâl ile tefsir telâkkî etmiş olduklarını gösterir. Onun için bütün tefsirlerin hasılı iki vech üzerinde hulâsa edilir: birisi Cennette bir nehirki hayri kesîr ondadır. Birisi de mutlâka hayri kesîr. Bundan dolayıdırki Râgıb Müferedatında bu iki ma’nayı tesbit ederek şöyle der: «اِنَّآ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ», o Cennette bir nehirdirki enhârı Cennet ondan teşaub eder denildi, bir de o, o hayrı azîmdir ki Allah tealâ onu Peygamberi sallâllahü aleyhi vesellem Hazretlerine i’ta kılmıştır denildi. Sehî adama da kevser denilir ve birşey son derece kesretle çoğaldığı vakıt da «تَكَوْثَرَ الشَّىْءُ» denilir اه. Evvelki Sûrede geçtiği gibi dîni tekzib edenlere tam mukabil olmak üzere Allah tealânın hisler, akıllar mâverâsında hazinei gaybından cereyan eder nice gizli asârı celâl ve cemali muhakkak olduğuna iyman eden sırf dîn neş’esiyle, sirrî bir zevk ile mülâhaza edilince ehadisi şerifenin temsil ve tasviri gibi Cennette bir nehir olması daha derin ve daha zevkli, daha ma’nalıdır, bununla ebedî, kudsî bütün hayır gayelerinin menba’ı rıdvandan nâmütenahî feyiz cereyaniyle tecelliyâtı sirriyesi hakikatı Muhammediyyede zuhur edeceği misâlî surette anlaşılacağından başka o nehrin kendisine Mi’racta gösterildiği ve onun üzerine Sidrei müntehâ refi’ olunarak eseri azîm müşahede ettirildiği, ya’ni «فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى» sirri tecelli ettiği de bu hadîslerde haber verilmiş olduğundan bu ma’nada «اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى» mazmunlarıyle bilhassa Mi’race dahi işaret edilmiş olur. O halde buna mukaddime ve vesiyle olarak verilmiş olan sâir atayayı rabbaniyyeye delâlet ise evleviyyetle sâbit olacağı ve onlar mefhumı lügavî ile zâhiren de analşılabileceği cihetle Resulûllah hassaten nehri mezkûru ıhbar ile iktifa buyurmuş demektir. Lâkin yalnız sirrî bir zevk ile değil de herkes için daha vâzıh olmak üzere aklî bir zevk ve nazarla mülâhaza edildiği surette yine hadîsi şerifin işaret eylediği vechile mutlâka «hayri kesîr» mefhumiyle tefsir etmek daha açık ve şumullu ve umumun tefekkür edebilmesi i’tibariyle daha fâideli olduğu da zâhirdir. Bu surette dini islâm, «وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا» buyurulan hikmet, «وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ» buyurulan nübüvvet ve risaleti Muhammediyye, bahusus Kur’ân, Kur’ânın ihtiva ettiği bütün hayr-ü fezâil, ezcümle süveri Kur’âniyyede «وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبٖيرًا عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا وَلَسَوْفَ يُعْطٖيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى» gibi âyetlerde Resulûllaha bilhassa bahş ve va’d buyurulduğu beyan olunan dünyevî, uhrevî bilcümle ataya ve füyuzâtı ilâhiyye, şer’inin bekası, ümmetinin uleması, hayırlı etba’ ve eşyaının, nesl-ü evlâdının kesreti, Mi’racda mazher olduğu mevahib, nihayet şefaati, Cennetteki nehri mahsusu ilh... hep hayri kesîr mefhumunda dahil misal ve mâ sadakı olarak mülâhaza ve tafsîl olunur.
Böyle biri mefhum, biri daha ziyade mâsadak ifade eden bu iki tefsîr ile kevser kelimesi lisanı şeri’de vasfiyyetten ismiyyete nakl olunarak dîni islâm ve nübüvveti Muhammadiyyenin dünyevî ve uhrevî füyuzâtı ledünniyyesinin ismi olmuştur.
Sûrei Tevbede «فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِى الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَلٖيلٌ» buyurulduğu üzere ma’lûmki Dünya hayat mata’ı Âhırete nazaran kalîl, pek az bir şeydir, çünkü fânîdir, geçicidir, mütenâhîdir, Allah tealânın kevser buyurduğu ata ise çok pek çok demek olduğu için geçiçi Dünya mata’ ve servetinden ıbaret olmayıp Âhırette ve Allah ındinde çok ebedâ kesilmez tükenmez «ataı gayri meczuz» olduğu gerek kevser lâfzının müeddâsı ve gerek «vedduhâ» da geçen «وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُولٰى» hukmünün muktezası olarak anlaşılmak lâzım geleceği gibi Sûrenin âhirinde de bunun aslâ kesilmiyeceği ayrıca tensıys olunmuştur. Ve işte kevserin bilhassa Cennette bir nehr olduğunu Resulûllahın beyanı da dünyevî olan cihetlere ehemmiyyet vermeyip asıl uhrevî olan bu ciheti tasrihan tefsir olmuştur. Şu halde «vedduhâ» Sûresinde «وَلَسَوْفَ يُعْطٖيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى» diye istıkbal sıygasiyle va’d buyurulmuş olan atâ burada daha kuvvetli ve daha kesretli olmak üzere «اِنَّآ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ» diye mazî sıygası ve kevser lâfzıyle ifade buyurulmuştur. Bu ise onun Dünya da iken tehakkuk etmiş emri vaki’ olduğunu iş’ar eder. O halde en çok ve en mühim kısmı Âhırette tehakkuk edecek olan bu atanın böyle ifade edilmiş olmasının nüktesini düşünmek ıktiza eder. Zira bu «اَعْطَيْنَا» fi’li ya ıhbar ya inşâdır: ıhbar olduğuna göre mazîde verilmiş bir i’tayı haber vermiş olur, hibe ve temlik akıdlerinde olduğu gibi bir inşa ifade ettiğine göre de filhâl bir i’tayı iycab ve inşa etmiş olur, ve usulce ma’lûm olduğu üzere bu gibi akıdlerde kullanılan mazî sıygaları lügaten bil’ibare ıhbara mevzu’ olmakla beraber şer’an da bilıktiza inşaya delâlet eylediklerinden dolayı doğrusu burada ıhbar ile beraber inşa dahi vardır. Fakat i’tanın, temlikin mazîde veya halde tehakkuk etmiş olmasından mu’tanın tenâhîsi ve inkıtaı lâzım geleceği zann edilmemeli, i’tanın müteallakı kendi mahiyyetine göre mülâhaza edilmelidir. Gerçi teberrüat, kabz ile tamam olur kaidesine göre i’tanın tamam olması mu’tanın temamen vücûde çıkarılarak teslîmine mütevakkıf ise de Âhıret na’îmi namütenahî olduğu için kevserin istıkbaldeki bütün cereyaniyle filhâl temamının vücûde çıkarılarak teslîmi ihtimalden harictir, bundan dolayı müfessirin burada mazî ile ta’birin nüktesinde bir kaç vecih söylemişlerdir: 1- ba’zıları istıkbalde vukuun tehakkukuna binâne mazî ile ta’bir olunduğunu söylemişlerdir. Bu «وَلَسَوْفَ يُعْطٖيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى» gibi istıkbalde bir va’din tehakkukunu ifade ederse de mazîde veya halde bir inşa ifade etmiyeceği cihetle hılâfı zâhirdir. 2- denilmiştirki bunda i’tanın büyüklüğüne ve icrası giri bırakılmayıp emri mer’î olduğuna işaret edilmiştir, bunu şu iki vecih iyzah eder: 3- zaman ma’nası maksud olamıyarak bu i’tanın ezelde mükadder bir hukmi rabbanî olduğunu ve Allah tealânın iğna ve is’ad yâhud ifkar ve işka ile huküm ve takdiri hâdis olmayıp ezelî bulunduğunu iş’ardır.
4-Bir şey’in aslını, menbaını, eshab ve ılletini vermek ve onun bütün istıkbaldeki furu’ ve netaici ve zevaid-ü semeratı ile tamamını vermektir. Netekim bir bağçeyi hibe ve teslim onun senelerce husule gelecek hasılâtının da temlikini itmam etmiş olacağı gibi, bir evin anahtarını teslim de o evi teslim demektir. Bu vechile Dünyevî hayırların esbabını bahş etmek Dünya hayırlarını bahş etmek olacağı gibi Dünyada uhrevî hayırların esbabını bahş etmek de Âhıret hayırlarını bahşetmek olur. İşte kevseri bahşetmek böyle evvel-ü âhırı sirr ve gayb âleminde bulunan hayrı kesîri bütün menabii ile bahşetmektir. O, hakikatı Muhammediyyeye ezelde takdir olunarak i’ta emri ile verilmiş, bu Sûrenin nüzulü esnasında bilfiil verilmiş bulunan mevhûbatı Rabbaniyye ile de ileride ona terettübü mukadder olan füyuzatı ilâhiyyenin esbabı verilmiş olmak haysiyyetiyle istıkbalde cereyan edecek olanların hepsi de halde temsil ettirilerek verilmiş, takdiri ezelî hukmünce ilerisinin kesilmiyeceği de te’ahhüd olunmuştur. Kevseri Cennet nehirlerinin menbaı olan bir nehir diye ta’rif de bunu anlatır. Çünkü Kur’ânda Cennet ni’metlerinin cereyanı «جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَآ اَبَدًا» diye nehirlerle anlatıldığı gibi Sûrei Muhammed de müttekîlere va’d olunan Cennet na’îminin cereyanları ve zevk u lezzetleri «مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتٖى وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فٖيهَآ اَنْهَارٌ مِنْ مَآءٍ غَيْرِ اٰسِنٍ وَاَنْهَارٌ الخ» âyetinde bozulmaz su nehirleri, ve tadı değişmez süt nehirleri, ve içenlere lezzet şerab nehirleri, ve süzme bal nehirleri ile temsil olunduğu ma’lûmdur. Onun için kevserin Cennette Peygambere verilmiş bir nehir olarak kendisine Mi’racda gösterildiğinin beyan olunması ve sütten daha beyaz, baldan daha tatlı ve tînetinden miski ezfer çıkar, ilh... gibi vasıflarla ta’rif ve tavsif olunması ve ümmetinin Kıyamet günü ona vürud edip içeceklerinin haber verilmesi de gösterir ki o süt ve bal Cennet nehirlerinin temsilidir. Ve kevser onların hepsinden hoş ve üstün olarak Peygambere mahsus menbaı olup müttakîlere mev’ud Cennet ırmaklarının ondan tefeccür edeceği Sûrei Muhammed âyeti uslûbu üzere ve ona işareten bir beyan olduğundan gaflet edilmemek ıktiza eyler. Binaenaleyh evvelki Sûrelerden sonra Sûrei mâ’unu müteakıb mazî sıygasıyle «اِنَّآ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ» buyurulmasında ezelden bir ıhbar, halde bir inşa, namütenahî istıkbal için de bir teahhüd mahiyyetinde Resulûllaha ve ümmetine hakikatı Muhammediyye hassasından olmak üzere tebşir üstünde tebşir olarak şu ma’nalar var demektir: ya Muhammed! Biz, Rabbülâlemîn seni vücûde getirmezden mukaddem sana bütün saadetin sebeblerini, hayr menba’larını mahzı ata ve ihsan olarak takdir ve tehyie edip önceden verdik, seni bu yüksek fıtratle vücûde getirip yetişdirdikten, sen okumazken «اِقْرَاْ» emriyle suhufı mutahrereyi okuttuktan ve sen hakk ruhiyle onların hakkını iyfa ve şükrünü eda etmek üzere dîn ve ubudiyyet ile hayra iştigale başladıktan sonra onlara terettüb ettireceğimiz ve o menba’lardan akıtmasını ezelden takdir ve teahhüd eylediğimiz Dünyevî Uhrevî netâic ve semerat, ecr-ü mesûbat, hayr-ü berekât da şimdiden senin olmuştur, tekzîb edenlerin tekzîbine rağmen sana o yüksek fıtratı, ni’metlerimizin sıratı müstekîmi olan dîni «لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ» her dîne üstün olacak olan hak tevhid dînini, «اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ» olan islâmı, «وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا» buyurulan hikmeti «رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ» olan risaleti ve İns-ü Cinnin bir mislini getiremiyeceği hüdâ, nur, kitabımübîn olan «وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ» mucebince hıfzı teahhüd buyurulan Kur’ânı, onun mutezammın olduğu va’d-ü va’îdi ile rahmet-ü rıdvanı, hulükı azîmi, velhasıl evvel-ü âhırı hamd olan hakikatı Muhammediyyeye takdir ve tahsîs buyurulan fezâili kesîre ve beyyinâtı vefîreyi bahşetmekle sana Dünya ve âhıretin hayri kesîri ve Cennet nehirlerinin menbaı olan kevser, ata kılınmış bulunuyor. Bir atâ ki hem en hoş, hem gayet çok, veren mu’tîsi de bütün âlemlerin Rahman, Rahim Rabbi, seni mi’raca çıkaran, sana «وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُولٰى وَلَسَوْفَ يُعْطٖيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى» buyuran, «اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ» buyuran, «اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ» buyuran, sana Kadir gecesini veren ve daha sen Dünyaya gelirken Beyti yıkmak üzere gelmiş ashabı fîli o acîb keyfiyyette def-ü perişan edip seni yetiştiren azîmüşşan rabbın. Emîn olki senin hayr-ü feyzın, berekâtın kesilmek ihtimali yoktur, ardınca Enbiya veresesi olan ulema, hayırlı ümmet, hayırlı zürriyyet ve evlâd gibi pek çok Ashab ve etba’ gelecek, onlar da senden feyz alarak Âhirette, o makamı Mahmudda senin me’iyyetinde Livai hamd altında o kevserin bütün lezzetlerden daha tatlı daha hoş olan kesilmez, tükenmez cereyanından mütena’im ve mütelezziz olacaklar. Onun için şimdi bu kevser atıyyesinin şükrünü eda etmek üzere