AyetSûreler

Kasas Sûresi 30. Âyet

Mekke · Cüz 20 · Sayfa 389

فَلَمَّآ أَتَىٰهَا نُودِيَ مِن شَٰطِيِٕ ٱلۡوَادِ ٱلۡأَيۡمَنِ فِي ٱلۡبُقۡعَةِ ٱلۡمُبَٰرَكَةِ مِنَ ٱلشَّجَرَةِ أَن يَٰمُوسَىٰٓ إِنِّيٓ أَنَا ٱللَّهُ رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ۝٣٠

Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: "Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’ım

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

فَلَمَّآ اَتٰيهَا نُودِىَ derken ona varınca nida olundu مِنْ شَاطِىِٔ الْوَادِ الْاَيْمَنِ vadînin sağ kıyısından - Musâya nazaran sağ, yâhud «eymen» lâfzının diğer ma’nâsiyle: vadînin en meymenetli kıyısından ki «الْأَيْمَنَ فَالْأَيْمَنَ» müeddasınca bil’işare sağ demek olur. فِى الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ o mübarek bukada -

BUK’A, yanındaki arazınin hey’etinden başka türlü olan kıt’ai arz demektir. Mübarek olması Allah tealânın bilhassa âyât ve envarına mazher olması, ya’ni risalet ve teklimin burada husule gelmesi hasebiledir. مِنَ الشَّجَرَةِ ağaçtan - nida olundu. Bu ağacı ba’zıları unnab, ba’zıları semüre: mügaylan dikeni nevınden bir bâdiye ağacı « ba’zıları avsec, ya’ni sincan dikeni veya Musa ağacı denilen dikenli bir ağaç, ba’zıları da ulleyk, ya’ni sarmaşık veya böğütlen diye rivayet etmişlerdir. Alusî diyor ki; bu günkü Tevratta mezkûr olan da ulleykadır. İşbu «مِنْ شَاطِىِٔ مِنَ الشَّجَرَةِ» den bedeli iştimaldir. Ağaç nida etti değil, ağaçtan nida olundu اَنْ şöyle diye:

يَا مُوسٰٓى اِنّٖىٓ اَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ Yâ Musâ, hakikat ben im ben Allah rabbül’âlemîn «طه» sûreninde «يَا مُوسٰى اِنّٖىٓ اَنَا رَبُّكَ» nida olundu. «طس» de de «اَنْ بُورِكَ مَنْ فِى النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ» nida olundu diye geçmişti. İmam Fahruddini Razî bu farkların vechini anlatmak için der ki: bunların beyninde münafat yoktur, Allah tealâ hepsini anlatmış ancak her Sûrede o nida mazmununun bir kısmını hikâye buyurmuştur. Kazıy ile Ebüssüud da «fark yalnız lâfızdadır, asıl murad olan ma’nâda münafat yoktur» demişler, bu ise Kur’an yalnız ma’nâyı hikâye etmişler demek olacağından «nida» nın bir lâfız ve savt ile değil, yalnız bir ma’nâdan ıbaret olduğunu zannettirebileceği gibi kıssanın üç Sûrede tekrar edilmesinin vechini de iyzah etmiyor. Halbuki her birinde kıssa sırf bir tekrardan ıbaret olmayıp diğerinde söylenmiyen bir vech ile beyan edilmiş olduğundan Razînin dediği gibi «nida» nın müştemil olduğu mazmun da öyledir. Hepsinin zâhiri Mûsâ aleyhisselâmın bir kelâmı lâfzî işitmiş olmasıdır.

Burada Mutezile demişlerdir ki «مِنَ الشَّجَرَةِ» sarahatiyle Mûsâ aleyhisselâm nidayı secereden işitmiştir. Ve bu nida ile mütekellim olan da Allah tealâdır. Halbuki Allah Tealâ bir cisimde olmaktan münezzehtir. Demek ki Allah tealânın tekellümü ancak bir cisimde kelâm halk etmekledir. Buna karşı kelâm sıfatının kıdemine kail olan Ebû mansuri mâtürîdî ve mâverâennehir Türk uleması derler ki Allah tealânın zatı ile kaim olan kelâmı kadîm işidilmez, işidilen ancak ses ve huruftur. Ve işte ağaçta yaradılan ve ondan işidilen odur. Ebülhaseni eş’arî de demiştir ki cisim ve araz olmıyan kelâmı nefsînin de mesmu’ olması mümkindir اه. İmamı Gazali de bunu te’yid eylemiştir. Sofiyyeden ba’zıları da demiştir ki: savt ile kelâmı lâfzîyi işitti ve bu, Hak celle ve alânın hikmeti muktezasınca dilediği mezâhirden birinde zuhurundan sonra oldu öyle ki sübhanehu ve tealâ zuhurıyle beraber yine ıtlakı üzere - hattâ ıtlak kaydinden bile -bâkıy idi. Hadîsi sahihte vârid olmuştur ki: Allah tealâ, yevmi Kıyamette kullarına bir surette tecelli edecek ben rabbınızım diyecek de tanımıyacaklar, sonra diğer bir surette tecelli edecek o vakıt tanıyacaklar اه. Fakat o zaman böyle zuhur olsa idi bilahare mîkatta «اَرِنٖٓى اَنْظُرْ اِلَيْكَ» talebine hacet görmez veya «لَنْ تَرٰينٖى» ile karşılanmaz veya «فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًا» tecellisini daha o zaman olmuş olurdu.

Haseni Basrî Hazretleri Mûsâ aleyhisselâma nidai vahy ile nida olundu «فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى» buna delîldir demiş, cumhurı ulema buna razı olmamış, Allah tealâ ona vasıtasız kelâm söyledi, buna delîl «وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْلٖيمًا» dır, zira vahy olsa idi Enbiya arasında Kelîm isminin Hazreti Musâya ıhtısası olmazdı. «Festemi’ limâ yuhâ» da vahy ile değil, sarih kelâm ile söylenmiştir. demişlerdir. Fakat burada «٥١ وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَآىِٔ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِىَ بِاِذْنِهٖ مَا يَشَآءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكٖيمٌ» âyetini unutmamak lâzım gelir. Zira diğer müfessirîn de Mûsâya olan teklimin burada « illâ vahyen » kısmında dahil olduğunu söylemişlerdir. Şu halde Haseni Basrî Hazretlerinin muradı da bu olmak lâzım gelir. Çünkü bu âyette vahiy Resul irsaliyle olan iyhaye mukabil zikredildiğinden bilâ vasıta vahiy demektir. Bu da yalnız ilkai ma’nâ ile olabileceği gibi ilkai lâfz ile dahi olabilir ve işte Musâya da böyle olmuştur.