İsrâ Sûresi 85. Âyet
Mekke · Cüz 15 · Sayfa 290
وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلرُّوحِۖ قُلِ ٱلرُّوحُ مِنۡ أَمۡرِ رَبِّي وَمَآ أُوتِيتُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِ إِلَّا قَلِيلࣰا ٨٥
Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ Sana ruhtan da sual eder: veya ediyorlar. - Siyerde İbni Abbastan nakledildiğine göre Kureyş Nadr ibni Hâris ile Ukbe ibni ebî Müaytı Medinedeki Yehûd ahbarına gönderip: onlar, ehli kitabdırlar sizde bulunmıyan ma’lûmat onlarda bulunur. Muhammedi sorun bakalım demişler, binaenaleyh ikisi bir Mekkeden çıkıp Medineye varmışlar ve sormuşlar. Yehûd «ona Eshabı «Kehif» ten ve Zil’karneynden ve ruhtan sorunuz, eğer hepsine cevab verir veya sükût ederse nebiy değildir. Ve eğer ba’zısına cevab verip ba’zısından sükût ederse nebiydir» demişler. Çünkü ruh, Tevratta mübhem imiş, gelmişler suâl etmişler binaenaleyh iki kıssa beyan olunup ruh, icmal edilmiş olmakla sorduklarına nedamet etmişler (Sûrei «Kehf» e bak). Ahmed, Neseî, Tirmizî ve Hâkim ve ibni Hıbban ve daha bir takımlarının ibni Abbastan tahricinde ise Kureyş, Yehûde demişler ki «ruhtan sorunuz» demişler, sormuşlar, binaenaleyh bu âyet nâzil olmuştur «وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ الخ» Bunlara göre bu âyet de Mekkîdir. Lâkin Buharîde ve Müslimde ve sairede tahric edildiğine göre Abdullah ibni Mes’ud radıyallahü anh demiştir ki «ben Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi vesellem ile Medinede bir tarlada yürüyordum ve o, bir değneğe dayanıyordu, o sırada bir bölük Yehûd tesadüf etti, birbirlerine şuna ruhtan suâl ediniz dediler. Binaenaleyh ba’zısı kalktı ruhtan suâl etti, edince Resulullah, ona karşı bir şey söylemeyip sükûte daldı. Ben derhal bildim ki vahyolunuyordu, olduğum yerimde dikildim, vaktâ ki vahiy nâzil oldu, buyurdu ki: «وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى وَمَآ اُوتٖيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَلٖيلًا» اه Buna göre ise bu âyet, Medenî demektir. Bundan dolayı ba’zıları bu âyetin biri Mekkede biri Medinede olmak üzere iki def’a nâzil olduğuna kail olmuşlardır. (Sûrei «Kehf» e bak).
Yukarılarda da sebkettiği üzere ruh denildiği zaman başlıca üç noktai nazar mülâhaza edilegelmiştir. Mâbihilhareke ya’ni hareket ya’ni hareket mebdei, mâbihilhayat, ya’ni hayat mebdei, mâbihil’idrâk, ya’ni idrâk mebdei. Hareket mebdei mülâhazasiyle ruh, maddenin tam mukabili olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildiği zaman bu mülâhaza kasdedilir. Bu ma’nâ ruhun en eamm ma’nâsıdır. Meselâ elektrik bu ma’nâca bir ruh ve her kuvvei muharrike bir ruh demektir. Hayat mebdei mülâhazasile ruh ise bundan ehastır. Zira kuvvei hayatiyye, mutlak kuvvetten ehastır. Fakat bunda da iki mülâhaza vardır. Birisi eamm ma’nâsiyle hayattır ki nebatî hayata da şamil olur. Bu ma’nâcadır ki alel’umum nebatata dahi ruh ıtlak edildiği vakı’dir.
Birisi de meşhur ma’nâsiyle hayat, ya’ni hayati hayvaniyyedir ki hayati insaniyye müntehî olur. Bu ma’nâca ruh, ruhi nebatîden ehass ve binaenaleyh onu da mutazammındır. Sonra idrâk mebdei, ya’ni ihsasa ıktiran eden vicdanı basîtten ma’rifet, taakkul, ılim, irade, kelâm ve saire gibi en yüksek derecelere kadar alel’umum şuur hâdisatının ve binaenaleyh bir hayati ma’neviyyenin medarı olmak mülâhazasiyle ruh gelir ki ruhun en mümtaz haysiyyetini ifade eden bu ma’nânın en bâriz tezahürü nefsi insanîde tecellî ettiğinden buna ruhi insanî tesmiye edilmiştir. Nefsi insanîyi ruhi hayvanîden temyiz ettiren ve insanî ma’rifeti hakka iysal ederek kendini ve gayrını bildiren bu ruh hakkındadır ki «وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى» buyurulmuştur. Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irade, taakkul, kelâmı bâtınî gibi asârile tanırız. Her insanda bu ruhun bir lemhası bulunduğunda şüphe yoksa da nefsi insanî bunun aynı olup olmadığında ıhtilâf edilmiştir. Fakat ruhun hakıkati, hakıkati insaniyyenin mâverasında olmasa idi insan, a’yâni eşyadan hiç bir hakıkati idrâk edemez veya bütün hakıkat, insandan ıbaret olmak lâzım gelirdi. Halbuki insanın mechulâtı pek çoktur. Ne kadar az olursa olsun bildiği de yok değildir. Binaenaleyh mebdei idrâk olan ruh, insanın hayati cismaniyyesinde bedenine nefholunan heva, zıya, hararet gibi hayati ma’neviyyesinde nefsine nefholan bir mebde’dir. Ki nefsi insanînin şâkilesi hidayet ve dalâldeki hıssası bunun derecei nefhı ile mütenasibtir. قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى De ki ruh, rabbımın emrindendir. - Burada emir, umurun müfredi, ya’ni şein, iş. Yâhud evâmirin müfredi, ya’ni kumanda ma’nâsına gelir. Müfessirînin bir çoğu «min» beyaniyye veya teb’îzıyye, emir şein, emrin rabba izafeti ıhtisası ılmî ma’nâsına olmak üzere şöyle tefsir etmişlerdir. «Ruh, ancak rabbımın bileceği iştendir, ruhun hakikati öyle umurdandır ki ılmini Allah tealâ kendisine tahsıs etmiştir». Bu surette cevab «اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ» denilmiş gibi olur. Eğer ruhtan suâl «niçin herkese aynı derecede ruh verilmiyor da şâkile, ıhtilâf ediyor?» diye herkesin ahvali ruhiyyesindeki ihtilâfın hikmitinden suâl olursa bu tefsire diyecek yoktur. Çünkü bu cihet, lâyüs’elü ammâ yef’al olan Allah tealânın mücerred meşiyyeti rabbaniyyesine aid olduğundan ancak onun bileceği bir iştir. Âyetin akıbinde «وَلَئِنْ شِئْنَا» buyurulması da bununla alâkadardır.
Lâkin ruhun hakikatı veya ahkâmı noktai nazarından suâl mülâhaza olunduğu zaman, bu cevabda hiç bir şey bildirilmemiş denemez. Bil’akis bunda ruhun künh-ü hukmüne müteallık bütün maba’dettabiî münakaşaları kesib atan bir ta’rif verilmiştir. Şöyle ki «اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ» âyeti mucebince rabbın emri, bir şeyi irade edince Allahın işi başka hiç bir şart ve sebebe muhtac olmaksızın mücerred ol! demekle olduruvermekten ıbaret bir emirdir: bir ibdaı filîdir. Bir iycab-ü te’sirdir ki «وَمَآ اَمْرُنَآ اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ» medlûlü üzere basît bir basar lemhasının ifade ettiği anî bir irade veya şuur şe’ni gibi vahiddir. Binaenaleyh ruhun emri rabdan olması Hak tealânın mücerred «kün» emrinden ibda’ olunan ve başka bir unsur ve menşei bulunmıyan bir bediai rabbaniyye olması demek olur. Bir takım müfessirîn de bu ma’nâyı ıhtiyar etmişlerdir.
Bu ma’nâda belli ki emir, failine muzaftır. «Min», ibtidaiyye olduğu takdirde ruh, emrin eseri olan basît ve ibdaî bir cevheri mahsus olarak mülâhaza edilebilir. «Min», beyaniyye olduğu takdirde ise ruh, rabbın emri cinsinden bir fili mahız, bir te’siri mahsus demek olur. Burada şöyle meşhur bir suâl vardır: Allah, halikı külli şey ve her şey, Allah tealânın emri tekvinîsi ile mükevven ve mahlûk olduğu cihetle bu ma’nâ «ruh, eşyadan bir şey veya ef’alden bir fiildir» demeğe müsavi olmaz mı? Ve o halde bununla ruhun hususıyyetini ifade eden bir ta’rif verilmiş olduğu nasıl söylenebilir?» Bâlâdaki beyanâtta bu suâli ıskat eden kuyud ve işaret yok değildir. Bunu daha ziyade bir vuzuh ile anlamak için de «اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ» kavli mecîdini nazarı dikkate almak ıktıza eder. Görülüyor ki bunda emir, halka tekabül ettirilmiştir. Bunda ise iki vecih vardır: birisi halk, takdir, ya’ni mikdar ve kemmiyyet vermek ma’nâsı i’tibarile madde ve ecsamı tekvin ve iycaddır. Mutlak iycadda isti’mali ta’mimendir. O halde buna mukabil emir, maddeye mukabil ve hacimsiz olarak mülâhaza edilen alel’umum kuvvetler gibi mücerred olan şuunâtı iycab eden fiıl ve te’sirdir. Netekim Âdem hakkında «خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ» buyurulması bu farkı gösterir.
İkincisi emirde kumanda ma’nâsının esas olmasıdır. Bu cihetle emir, halkedilen bütün mahlûkat üzerinde cereyan eden ve edecek olan tasarruf ve hâkimiyyet şuunâtiyle bu şuunâtı husule getiren iycab ve te’sir filine muntabık olur ki rübubiyyet sıfatının tecellisi bununladır. «ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ» Bunu müş’irdir. Şu halde halk, emrin mahalli tatbikatını vücude getiren fiıl, emir de mahlûkatın cebrî veya iradî terbiyesi şuunâtını ifade eden fiıldir. Ve ruhun ta’rifindeki emir, halka mukabil olan bu rabbanî haysiyyeti ifade için bilhassa rab ismine muzaf kılınmıştır. Maamafih bu izafet, ruhun bütün kuvvetlere şâmil olan eamm ma’nâsını temyiz ettirirse de hass ma’nâsıyle ruhun ancak cinsine iş’ar eder. Bu cins içinden ma’nâyı haysiyle ruhu tanıtacak olan hususiyyet ise rabbın nefsi mütekellim vahdeye olan «rabbî» izâfetidir. Şu halde «emri rabb» ruhun cinsi, rabbın nefsi mütekellime izafeti mahsusası da faslı mesabesinde olarak hakikatine müteallık bir haddini ifade eden ta’rifini vermiş olur. Ma’nâ şu olur:
Ruh, benim malikim olup beni terbiye eden rabbımın bütün mahlûkat üzerindeki rübubiyyeti emrinden bir emirdir ki bana kendimi ve rabbımı tanıtır». Demek ki bir ruh tasavvurunda esas şu üç şuurdur. Ene, emir, rabb. Ve ruh, işte eneye rabbın bir te’siri mahsusu ile izafetini ifade eden emirdir. Bu izafeti mahsusa, bu emir olmayınca kimse kendini duymaz, herkes bu nisbeti izafiyyenin hususiyyetine göre kendini duyar. Kendini duymayanda ruh olmaz. Kendini tanımayan o nisbeti izafiyyeden hıssasına göre ruhu duyar, ruhu duyan rabbını duyar. Bundan dolayıdır ki ruhu rabb zannedenler, rabba ruh diyenler, teslise sapanlar olmuştur. Onun için «مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» cevabında bu galatlar da tashıh olunarak anlatılmıştır ki ne ene ne ruh, rabb değildir. Ruh «enenin rabbının emrindendir»
Burada şayani dikkat mühim bir nokta daha vardır. «قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» hıtabında rabbın müzafün ileyhi olan nefsi mütekellim zamiri olan «يا» evvel emirde Resulullahın «أنا» sidir. Ona olan izafeti rabbaniyye, hakıkati Muhammediyyede teayyün eden tecelliyât ise «اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبٖيرًا» diye tasrıh olunacağı üzere çok büyük olduğundan bu noktai nazrdan izafetin ifade ettiği ta’rif, ruhul’kudüs ve ruhul’emîn ıtlak olunan Cibrîli dahi mazmununa alan yüksek bir cemıyyeti hâizdir. Bu haysiyyetle «مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» ta’rifinden tasavvur edebileceğimiz ma’nâ şu olur: «ruh, beni terbiye eden, ez cümle bana vahiy ve risalet veren, Beni isrâ ile mi’race ı’lâ eyliyen, beni makamı Mahmûde ba’s buyuran ve bana Kur’anı indirmekte bulunan rabbımın emrinden bir emirdir ki ben kendimi ve rabbım Hak tealâyı onunla bilirim».
وَمَآ اُوتٖيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَلٖيلًا ve size ılimden ancak bir az verildi - hiç verilmedi değil fakat az. Bildiğiniz de az, bilişinizde azdır. Çünkü hadîstir, izafîdir. Sofestaîlerin dediği gibi hiç bir şey bilmez değilsinizdir. Sofestaîlerin dediği gibi bütün hakıkati bilir de değilsiniz, haktan ba’zı şeyler bilirsiniz amma hakıkatin bütün derinliğiyle değil, ba’zı vücuh ile, ruhunuzun mertebesine göre, rabbınızı tanıyacak vazifelerinizi anlıyacak kadar nisbî bir surette bilirsiniz. Binaenaleyh ruh hakkında bile bileceğiniz de bu kadardır. Ba’zı müfessirîn bu hıtabın suâli soranlara âid olduğunu söylemişlerdir. Çünkü «قل» emrinin mekulünde dahil olarak cevabın tetimmesinden olması akrebdir. Lâkin rivayet olunuyor ki Yehûd, bu cevabı işitince bu hıtab bize mi muhtas? Demişler, aleyhıssalâtü vesselâm da «belki biz ve siz» buyurmuş. Bunun üzerine demişler ki «halin amma da acaib, gâh «وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا» dersin, gâh da böyle söylersin. Bize Tevrat verildiği ve onda her şey’in tibyanı bulunduğunu tilâvet ettiğin halde bize verilen ılme az nasıl dersin?» Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem de «o Allahın ılmine nazaran azdır. Allah, size o kadarını vermişti ki amel etseniz intifa’ ederdiniz» buyurmuş ve bu sebeble «وَلَوْ اَنَّ مَا فِى الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهٖ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِ» âyeti nâzil olmuştur. Şu halde bu hıtab, «قل» emrinde dahıl olmayıp istînafen ona tezyil edilmiş bir cümle olarak bütün insanlara âmm bir hıtab demektir. Bütün ılmi beşer ılmullaha nazaran kalildir, verme, izafî, mütenahîdir, muhattır. Ilmullah ise zatî muhît ve ma’lûmâtı, nâmütenahîdir. Ilmin tamamı Hak tealânın zati hakıkatini bilmeğe mütevakkıftır ki onu ancak kendi bilir. Burada şu faideleri kaydedelim: 1 - demeki «وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَآءَ كُلَّهَا» mucebince Âdeme bütün esmânın ta’limi, bütün hakayıkı müsemmeyatın ta’limi demek değildir. Ta’limi esmâ, ılmullaha nazaran bir ılmi kalîldir. Bu nokta Felsefede «İsmiyye» mezhebine bir esas olabilir.
2 - «تِبْيَانًا لِكُلِّ شَىْءٍ تَفْصٖيلًا لِكُلِّ شَىْءٍ» gibi âyetler, bütün eşyanın hakayıkı ma’nâsına olmayıp insanların din ve ahkâm noktai nazarından muhtac oldukları her şey ma’nâsına izafî bir şümulü haiz demektir. Ve netekim öyle tefsir olunagelmiştir.
3 - Ilmi beşerin kılleti yalnız Ilmi ruh noktai nazarından zannedilmemelidir. Zira diğer şeylere müteallık ma’lûmatımızın dahi medarı ruh olduğu cihetle onlara müteallık şuurumuz ruhumuza aid olandan çok değildir. 4 - Bu hıtabta insanlara ılimden hıssa veren bir şeref ve aynı zamanda beşerin gururı ılmîsini kıran bir darbe ile huzurı hakta «مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ» ı’tirafiyle tevazua da’vet eden bir ıhtar vardır. Demek ındi ilâhîde ılmin nâmütenahîliği insanlar için her hususta ılmin imkânını selbeden bir yeis delili değil, ılimde terakkı imkânının nâmütenahîliğini te’min eden bir mebdei ma’rifettir. Binaenaleyh insan nâmütenahîye giden bir aşk-u iyman ile Allah için ılme çalışmak ve lâkin her hangi mertebei terakkıye vasıl olursa olsun ılmi beşerin az yine az yine az, ılmullaha nisbetle bir katrenin denizlere nisbetinden bile az olduğunu bilerek hiç bir zaman mağrur olmamak lâzımdır.
Şunu da unutmamak ıktiza eder ki ılmi beşer verilme olduğu gibi kabili zevaldir de. Bir insana en büyük ruhun en yüksek mertebei ılmin verildiği de farzedilse onu emriyle dilerse bir ânda alıverir. İşte gururdan sakınmak için bu hakıkatin bilinmesi gayet mühimm olduğundan dolayı bakınız Allah tealâ, Resulüne olan fazlının büyüklüğünü tansıs ile ona verdiği ılmin kılletten müstesnâ olduğunu beyan sırasında evvel emirde bu hakıkati takdimen tasrih ederek hem de kasem ve te’kid ile ve azamet-ü celâl ifade eden cemi’ sıygasile ve diğerlerine gayet müessir ve ma’nîdar bir ıbret olmak için bilhassa Resulullaha hıtabda tasrih ederek buyurmuştur ki: