Haşr Sûresi 24. Âyet
Medine · Cüz 28 · Sayfa 548
Yaratıcı
هُوَ ٱللَّهُ ٱلۡخَٰلِقُ ٱلۡبَارِئُ ٱلۡمُصَوِّرُۖ لَهُ ٱلۡأَسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰۚ يُسَبِّحُ لَهُۥ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ٢٤
O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Anlamı
O Hâlık’tır, Bâri’dir, Musavvir’dir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih eder.
Bir nükte
Elmalılı yaratmanın iki anlamını ayırır: Her şeyin ölçüsünü tam olarak belirlemek (takdir) ve yoktan var etmek. İnsanın en yüksek sanatı bile keşif ve inşanın ötesine geçemez. İnsan bir atomu bile yoktan var edemez.
Düşün
Bugün bir yaprağa, bir çiçeğe ya da bir ele dikkatle bak.
Bu sade açıklama Elmalılı tefsirine dayanır; henüz bir ilim ehli tarafından gözden geçirilmedi.
Elmalılı Tefsiri
هُوَ اللّٰهُ o öyle Allahdır ki الْخَالِقُ halık - sâirleri ise mahlûktur. Yukarılarda bir kaç kerreler geçtiği vechile bizim yaratmak ta’bir ettiğimiz halk fı’li iki ma’na ifade eder. Birisi takdir etmek ya’ni eşyanın bütün tafsılâtiyle mıkdar ve meratibini ta’yin eylemektir. Zira bir şeyi tamamiyle takdir etmek onun bütün eşya arasındaki mıkdar ve mertebesini bilmeğe, bu da hepsini tamamiyle bilmeğe mütevakkıftır. Bu takdir ma’nası ı’tibariyledir ki halk ekseriyya mıkdar ve kemmiyyeti bulunan şeylerde istı’mal olunur. İkincisi, yok olan şeye vücud vermek, hiç bir asıl ve misali yok iken icad ve ıhtira’ eylemektir. Ba’zan bir şeyden diğer bir şey icad etmek ma’nasına da kullanılır. Lâkin bu ma’naya daha ziyade inşa ta’bir olunur. Mahlûklara nisbet edilebilen en yüksek san’atlar, Allah tealânın takdir buyurduğu keşf-ü inşa mahiyyetinden ileri geçemez. Çünkü mahlûk fi’linin bütün tafsılâtını takdir edemez, bir atum icad eyliyemez, böyle bir yaradış nâmütenahi ilm-ü kudrete bağlıdır. Mahlûk ise bunun ancak mütenahi bir haddine mazher olabilir. Her şeyi tam ma’nasiyle takdir ve icad ederek yaratan halık ancak Allah tealâdır. O öyle halık ki الْبَارِىُٔ barî - ya’ni öyle temiz yaradıcı ki halk ettiklerini temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip tesviye ve tekâmül ettirerek birbirinden farklı evsaf ve havass ile temyiz ettirir. Hemze ile «berâ» veya beraetten bari ismi şerîfinin iştikakı hakkında da yukarılarda iyzahat geçmişti. Mefatihülgaybda derki: bari ismi, sani’ ve mucid gibi olmakla beraber ecsamın ıhtiraını ifade eder. Onun için halka beriyye denilir de levn ve ta’m gibi a’raza denilmez اه. «اَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّآمَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَذَرَاَ وَبَرَاَ» gibi ba’zı ed’iyei me’sûrede varid olan halaka ve zere’e ve bere’e fiıllerine nazaran bari ismi şerîfi hılkatin tekâmül mertebelerindeki icadlara nâzır olduğu anlaşılıyor. الْمُصَوِّرُ musavvir, o - mahlûkatın suret ve keyfiyyetlerini dahi takdir edip dilediği vechile icad ederek tasvir edici ancak odur. «هُوَ الَّذٖى يُصَوِّرُكُمْ فِىالْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَآءُ خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَ فٖٓى اَىِّ صُورَةٍ مَاشَآءَ رَكَّبَكَ» Ragıb derki: suret, a’yanın kendisiyle müntekış olup sairlerinden temeyyüz ettiği ne ise odur. Bu da iki türlüdür. Birisi: hiss olunan surettir ki onu avam da havass da hattâ insan ile beraber hayvanlardan bir çoğu da idrâk eder. Meselâ, görülen bir hayvanın sureti gibi. Biri de ma’kul olan surettirki bunu umum değil, havass idrâk eder. Meselâ, insana muhtass olan akıl ve reviyyet ve eşyanın birbirlerine nazaran hassalarını ifade eden meâni gibi ki «وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ» gibi âyetlerde iki suretin ikisine de işaret olunmuştur اه. Allah tealânın sıfatları, isimleri bunlardan ibart de değil لَهُ الْاَسْمَآءُ الْحُسْنٰى esmai hüsnâ hep onun, ya’ni Allah tealânın evsafını ifade eden isimleri bu zikrolunanlardan ibaret değildir. En güzel en yüksek ma’nalara delâlet eden en güzel isimler hep onundur. - Netekim sûrei A’rafta «وَلِلّٰهِ الْاَسْمَآءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا» sûrei «طه» nın evvelinde de «اَللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَآءُ الْحُسْنٰى» buyurulmuştur. En güzel isimler demek olan işbu «esma’i hüsnâ ta’biri lisanı şeri’de bilhassa Allah tealânın isimlerine ıtlak olunur. Bunların ba’zısı zat ismi ba’zısı sıfât ismidir. Allah ismi celâli hepsini cami’ olan zat ismi - diğerleri sıfât ismidir. Rahmân ismi ismi sıfat olmakla beraber Allahdan başkasına ıtlakı caiz olmıyan hass ismidir.Sıfâtlar, sıfâtı zatiyye, sıfâtı, fi’liyye, sıfâtı ma’neviyyedir. Sıfâtı zatiyye zat ile kaim sıfâtı selbiyye ve sıfâtı sübutiyyedir. Sıfatı selbiyye: vücubı - vücud, kıdem, beka, muhalefet - lilhavadis, ya’ni hadisata benzememek gibi nefyi teşbih ile kudsiyyet ve nezahet ifade eden sıfatlardırki kuddus ve selâm, ehad, vahid, evvel, ve âhir gibi isimler bu haysiyyetledir. Sıfatı sübutiyye; hayat, ılim, semı’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvin sıfatlarıdır. حَىُّ عَلِيمٌ سَمِيعٌ بَصِيرٌ مُرِيدٌ قَدِيرٌ مُتَكَلِّمٌ خَالِقٌ isimleri gibi isimler sıfâtı zatiyye hasebiyledir. Sıfâtı fi’liyye, sıfâtı zatiyyenin âsar ve ahkâm ile zuhurunu ifade eden tekvin sıfatının tecelliyatıdırki خَالِقٌ بَارِىٌٔ مُصَوِّرٌ مُبْدِعٌ مُبْدِىٌٔ مُعِيدٌ مُحْيٍ مُمِيتٌ رَزَّاقٌ وَهَّابٌ غَفَّارٌ سَتَّارٌ isimleri gibi esma bu haysiyyetledir. Her fi’lin hususiyyetine göre müstekıllen isim ıtlakı veya şaibeli bir kayd ile takyidi caiz olmaz, mütekabilen nazarı dikkate alınmak, edeb ile ciheti hüsün ve kemal gözetilmek ve şâri’ın ıtlakatına riayet edilmek ıktiza eder. Meselâ Beyhekînin tenbih ettiği vechile ضَآرٌّ darr ismi yalnız olarak söylenmez nafi’ ismi ile beraber söylenmek lâzım gelir. «يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهٖ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَشٖيرُ» buyurulmuştur. قَابِضٌ بَاسِطٌ isimleri de böyledir. Netekim Kur’anda يَقْبِضُ وَيَبْصُطُ عَزٖيزٌ ذُوانْتِقَامٍ الْعَزٖيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ beraber varid olmuştur. Şübhe yokki Allah tealâ haliku külli şeydir. Bütün hayvanatı da o yaratmıştır. Fakat sadece «خَالِقُ الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ» demek caiz olmaz. Edebe münafi olur. Bundan dolayı Mu’tezile Allah şerrin halikı değildir demeğe kadar gitmişlerse de bu da doğru değildir. Fakat yalnız halikuşşer, dememeli mukabiliyle beraber halikulhayri veşşer yâhûd hayruhu ve şerruhu minallahi tealâ demeli, sıfâtı ma’neviyyeye de riayet eylemelidir. Sıfâtı ma’neviyye: Allah tealânın ahlâkını ve sıfât ve esmasının ahkâm ve kemalini ifade eden azamet ve kibriya, celâl ve cemal, ızzet, adalet, hikmet, hilim, sabır, fadıl, şedîdül’ıkab, seriulhisab gibi evsaf ve esma bu kabîldendir. Bunlara nu’ût dahi denilir. Hasılı Allah tealânın zatı bir, esmai hüsnası çoktur. Kur’anda zikrolunanlar buradakilerden ıbaret değildir. Buhari, Müslim ve saire de ebu Hüreyre radıyallahü anhtan rivayet olunan bir hadîsi sahihte Allah tealânın doksan dokuz ismini ihsa edenin Cennete gireceğini «إِنَّ لِلّٰهِ تِسْعَةً وَ تِسْعٖينَ اسْمًا مِائَةً إِلَّا وَاحِدًا مَنْ أَحْصَاهَا دَخَلَ الْجَنَّة» diye haber verilmiş «وَهُوَ وِتْرٌ يُحِبُ الْوِتْرَ= ve o tektir teki sever» buyurulmuştur. Beyhekî «Kitabül’esmai vessıfât» ta bir kaç tarık ile Ebû Hüreyre radıyallahü anhten şu tafsîli rivayet etmiştir: قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ إِنَّ لِلّٰهِ تِسْعَةً وَ تِسْعٖينَ اسْمًا مِائَةً إِلَّا وَاحِدًا مَنْ أَحْصَاهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَهُوَ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزٖيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ الْخَالِقُ الْبَارِىُٔ الْمُصَوِّرُ الْغَفَّارُ الْقَهَّارُ الْوَهَّابُ الرَّزَّاقُ الْفَتَّاحُ الْعَلٖيمُ الْقَابِصُ الْبَاسِطُ الْخَافِضُ الرَّافِعُ الْمُعِزُّ الْمُذِلُّ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ الْحَكَمُ الْعَدْلُ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ الْحَلٖيمُ الْعَظٖيمُ الْغَفُورُ الشَّكُورُ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ الْحَفٖيظُ الْمُقٖتُ الْحَسٖيبُ الْجَلٖيلُ الْكَرٖيمُ الرَّقٖيبُ الْمُجٖيبُ الْوَاسِعُ الْحَكٖيمُ الْوَدُودُ الْمَجٖيدُ الْبَاعِثُ الشَّهٖيدُ الْحَقُّ الوَكٖيلُ الْقَوِىُّ الْمَتٖينُ الْوَلِيُّ الْحَمٖيدُ الْمُحْصِى الْمُبْدِىُٔ الْمُعٖيدُ الْمُحْيِى الْمُمٖيتُ الْحَىُّ الْقَيُّومُ الْوَاجِدُ الْمَاجِدُ الْوَاحِدُ الصَّمَدُ الْقَادِرُ الْمُقْتَدِرُ الْمُقَدِّمُ الْمُؤَخِّرُ الْأَوَّلُ الْاٰخِرُ الظَّاهِرُ الْبَاطِنُ الْوَالٖى الْمُتَعَالٖى الْبَرُّ التَّوَّابُ الْمُنْتَقِمُ الْعَفُوُّ الرَّؤُفُ مَالِكُ الْمُلْكِ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ الْمُقْسِطُ الْجَامِعُ الْغَنِىُّ الْمُغْنٖى الْمَانِعُ الضَّارُّ النَافِعُ النَّورُ الْهَادِى الْبَدٖيعُ الْبَاقٖى الْوَارِثُ الرَّشٖيدُ الصَّبُورُ Camiussağîrin kaydi vechile bu hadîsi Tirmizî, İbni Hibban, Hâkim dahi rivayet eylemişlerdir. Maamafih Allah tealânın kitab ve sünnette sarahaten veya delâleten sabit olan isimleri bunlara da münhasır değildir. Netekim diğer bir rivayette sayılan doksan dokuzda şu isimler de mezkûrdur. اَلِالٰهُ الرَّبُّ الْحَنَّانُ الْمَنَّانُ الْبَارِى اْلَاحَدُ الْكَافِى الدَّائِمُ الْمَوْلى النَّصٖيرُ الْمُبٖينُ الْجَمٖيلُ الصَّادِقُ الْمُحٖيطُ الْقَرٖيبُ الدَّائِمُ الْوِتْرُ الْفَاطِرُ الْعَلَّامُ الْمَلٖيكُ اْلَاكْرَمُ الْمُدَبِّرُ الْقَدٖيرُ الشَّاكِرُ ذُو الطَّوْلِ ذُو الْمَعَارِجِ ذُو الْفَضْلِ الْكَفٖيلُ اه Kur’anda rabbülâlemîn, rabbül arşilazîm, maliki yevmiddin, âlimülgaybi veşşehade, allâmülguyub, gafirizzenb, kabilittevb, refiudderecat, zül’arş, fa’alün lima yürîd, lâ yüs’elü amma yef’al gibi daha ba’zı esma ve evsaf mezkûr olduğunda da şübhe yoktur. Bunlar evvelkilere irca’ olunabilirse de Allahdan başkasına ıtlak olunamıyacak hususıyetleri de haizdir. Kezalik Peygamberin Buharî ve Müslimde rivayet olunan duâlarında münzilülkitab, mücrissehab, hazimül’ahzâb isimleri de başkasına ıtlak olunamıyacak isimlerdendir.
İbni Kesîr tefsirinde demiştir ki: Esmai hüsnanın doksan dokuza münhasır olmadığına imam Ahmed İbni Hanbel Hazretlerinin müsnedinde senediyle Abdullah İbni Mes’ud radıyallahü anh Hazretlerinden rivayet ettiği hadîs de delâlet eder. Beyhekî de Kitabülesmai vessıfâtta bu hadîsi Abdullah İbni Mes’ud Hazretlerine muttasıl senediyle şöyle rivayet eylemiştir: Abdullah İbni Mes’ud dedi ki: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ مَا اَصَابَ مُسْلِمًا قَطُّ هَمٌّ وَلَا حُزْنٌ فَقَالَ اللّٰهُمَّ اِنِّى عَبْدُكَ وَابْنُ عَبْدِكَ وَابْنُ اَمَتِكَ نَاصِيَتِى بِيَدِكَ مَاضٍ فِىَّ حُكْمُكَ عَدْلٌ فِىَّ قَضَاؤُكَ اَسْأَلُكَ بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَكَ سَمَّيْتَ بِهِ نَفْسَكَ اَوْ اَنْزَلْتَهُ فِى كِتَابِكَ اَوْ عَلَّمْتَهُ اَحَدًا مِنْ خَلْقِكَ اَوْ اسْتَأْثَرْتَ بِهِ فِى علْمِ الْغَيْبِ عِنْدَكَ اَنْ تَجْعَلَ الْقُرْاٰنَ رَبِيعَ قَلْبِى وَ جِلَاءَ حُزْنِى وَذَهَابَ هَمّٖى وَغَمّٖى اِلَّا اَذْهَبَ اللّٰهُ عَنْهُ هَمَّهُ وَ اَبْدَلَهُ مَكَانَ هَمِّهُ فَرَحًا= Ya’ni Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem buyurduki her hangi bir müslim bir merak veya hüzne düçar olur da «Allahım ben senin kulunum ve kulunun oğlu ve cariyenin oğluyum nâsıyem senin yeddindedir. Bende hukmün cari, hakkımda kazan adalettir. Senin olan, senin kendine tesmiye ettiğin veya kitabında indirdiğin veya halkından birine bildirdiğin veya kendi indinde ılmi gayıbda kendine tahsıs buyurduğun her ism ile senden dilerimki kur’anı kalbimin baharı, huznümün cilâsı, hemm-ü gammimin zehabı kılasın» derse her halde Allah tealâ onun merakını giderir, hemminin yerine ferah verir.» dediler: «Yaresulallah bu kelimatı öğrenelimmi? Evet bunları işiten her kimsenin öğrenmesi gerektir» buyurdu اه. Yine Beyhekî senedi muttasıl ile Hazreti Aişe radıyallahü anhadan rivayet etmiştir: müşarünileyha: yaresulallah! Allah tealânın kendisine duâ edildiği zaman icabet buyurduğu ismini bana öğret demişti: Resulullah kalk abdest al mescide gir, iki rek’at namaz kıl, sonra duâ et ben dinleyeyim buyurdu. Oda öyle yaptı, sonra duâ için oturduğunda Resulullah «اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهَا = Allahım onu muvaffak kıl» dedi, o da şöyle duâ etti: «اَللّٰهُمَّ اِنّٖى اَسْأَلُكَ بِجَمِيعِ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى كُلِّهَا مَا عَلِمْنَا مِنْهَا وَمَا لَمْ نَعْلَمْ وَاَسْأَلُكَ بِاسْمِكَ الْعَظِيمِ الْكَبِيرِ اْلَاكْبَرِ الَّذِى مَنْ دَعَاكَ بِهِ اَجَبْتَهُ وَ مَنْ سَأَلَكَ بِهِ اَعْطَيْتَهُ» Hazreti Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem «isabet ettin isabet ettin» buyurdu, demiştir.
Bu hadîslerdeki bu duâlardan anlaşılıyor ki Allah tealânın esmai hüsnasından Kitabda indirmediği, kimseye bildirmediği, ılmi gaybda yalnız kendisinin bildiği isimleri de vardır. Şu halde evvelki hadîste «Allah tealânın doksan dokuz, ya’ni bir müstesna olmak üzere yüz ismi vardır onları ihsa eden Cennete girer» buyurulması Allahın ma’lûm olabilen esmai hüsnasından doksan dokuzunu ihsa eden, ya’ni belleyib sayan yâhud Allah ile muamelesinde onların hududunu muhafaza edip güzelce riayet eyliyen kimse Cennete girer ma’nasına olmak gerektir. Tam yüz sayılmayıb da biri müstesna olarak doksan dokuz addedilmesinin hikmeti de «اِنَّهُ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ» diye beyan buyurulmuşturki Allah tek olduğu için esmai husnasının ta’dadında da tek adede riayet müsthabb olduğu anlatılmıştır. Namazlardan sonra tesbih duâlarında otuz üç Subhanallah, otuz üç Elhamdülillâh, otuz üç Allahüekber denilerek teker teker mecmuunun doksan dokuza iblâg edilmesi de bu hikmet ile mütenasibdir. Şu da şayanı dikkattirki ayni hadîste «وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ» buyurulmakla esmaullahdan birinin de «الْوِتْرُ» olduğu iş’ar olunarak yüz isim anlatılmış, ancak ta’dadda biri istisna edilerek doksan dokuz sayılmıştır. Bu suretle esmanın doksan dokuza münhasır olmadığı da aynı hadîste ifham edilmiş demektir. Velhasıl doksan dokuz esmayı belleyip ihsa etmenin ma’refetullah hususunda ve duânın müstecâb olmasında büyük fazıyleti bulunduğu varid olan müteaddid rivayetlerle haber verilmiş ve olbabda mustekıl eserler yazılmış olmakla beraber Allah tealânın bildirdiği ve bildirmediği daha bir çok esmai hüsnası vardır.
يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ona bütün Göklerde ve Yerde ne varsa hepsi tesbih eder. Tenzih eder «وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ» bak وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ ve o öyle azîz öyle hakîmdir. - Bütün kemalâtın hepsini cami’dir. Zira namütenahi kesret ve teşe’ubatiyle beraber bütün kemalât, «الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ» isimleriyle ifade olunan sıfâtı zatiyyeye raci’ olur: kemali izzet, kemali hikmet. Kemali izzet hiç bir şâibe kabul etmiyen kemali kudreti, kemali hikmet de kemali ilm ile nizamı sun’u ifade eder. Gerek Semavat ve gerek Arzda vücudun hangi zerresinden bakılsa künhüne nüfuz mümkin olmıyan bu iki sıfatın tecellîsi görünürki bunlar ancak zatuallahda birleşir. Allah tealâ hiç bir te’sîre mahkûm olmıyan kemali izzeti ile bütün esbabın fevkında misalsiz ve muhtelif hârikalar ibdaına kadir ve hiç şirket kabul etmez bir galibdir. Bununla beraber hiç bir noksan kabul etmiyen kemali ılim ve hikmeti ile ibdaatını yekdiğerine rabt ederek muntazam yollarla tenvi’ ve teksir ve bu sayede kullarını dahi hikmetten hikmete feyzı rahmetiyle bekâm eden bir hakîmdir. Bu nükteye işaret için «الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ» isimleri «سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ» fasılasından evvelki «اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ» isimleriyle mütenazır olarak âhiri, evvele irca’ etmek üzere Sûrenin evvel ve âhirinde tekrar olunmuştur. Binaenaleyh onun izzetine dokunmaktan korkmalı, takdis, tesbih, tenzih ederek iymân ve takva ile yarın için çalışmalı, rahmetiyle va’d buyurduğu fevz-ü mürada irmelidir.
İşbu Sûrei Haşrın âhirindeki bu âyetlerin büyük fazıyletleri olduğuna dair müteaddid rivayetler vardır. Ezcümle İmam Ahmed, Darimî, Tirmizî, Taberanî, İbni Darîs ve Şuabda Beyhekî Ma’kıl İbni Yesar radıyallahü anhten rivayet etmişlerdir: Hazreti Peygamber Sallâllahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki: her kim sabahleyin üç kerre [ اَعُوذُ بِاللّٰهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ] den sonra Sûrei Haşrin âhirinden üç âyeti okursa Allah tealâ ona yetmiş bin melek müvekkel kılar akşama kadar ona salevat getirirler ve eğer o gün vefat ederse şehîden vefat eder. Onları akşamleyin söyleyen de o menzilede olur. Deylemî de merfu’an İbni Abbastan şöyle rivayet etmiştir: Allahın ismi a’zamı Sûrei Haşrın âhirinden altı âyettedir. Nisaburî Ebu Ali Abdurrahman İbni Muhammed Fevaidinde Muhammed İbni Hanefiyyeden tahric etmiştir: Bera İbni Azib radıyallahü anh Ali İbni ebi Talib Kerremallahü vecheh Hazretlerine demişti: Senden Allah aşkına reca ederim, Rahman te’alâ azze ve cellin gönderdiklerinden bilhassa Cibrilin Resulullaha getirdiklerinden, Resulullah aleyhissalâtü vesselâmın bilhassa sana öğrettiklerinden en efdalini bana sureti mahsusada öğretmez misin? Hazreti Ali ya Bera! Dedi: Allaha ismi a’zamı ile duâ etmek istersen Sûrei Hadîdin evvelinden on âyeti ve Sûrei Haşrin âhirini oku, sonra de ki: «يَا مَنْ هُوَ هٰكَذَا وَلَيْسَ شَىْء هٌٰكَذَا غَيْرُهُ= Ey o böyle olan ve ondan başka böyle bir şey olmıyan zati ecell! Senden dilerim ki bana şöyle şöyle yap. Vallahi ya Bera, benim aleyhime duâ etsen yere geçerim.» Deylemî, Hazreti Alîden ve İbni Mes’uddan Resulullaha merfu’an «لَوْ اَنْزَلْنَا ilâahirissûre rukyei suda’dır» diye rivayet eylemiştir. Hatîbi Bağdadî tarihinde tahric edip demiştir ki bize Hafız Ebû Ubeyd şöyle inbâ etti: Gulâmi ibni şünbûz namiyle ma’ruf mukri Ebütayyib Mahmud ibni Ahmed ibni yusüf ibni Cafer inba etti: İdris İbni Abdilkerimil Haddad inba etti, dedi ki: ben Halefden kıraet okudum, işbu «لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ» âyetine geldiğimde «elini dedi başına koy, çünkü ben Hamzeden kıraet okudum, bu âyete geldiğimde, elini dedi: başına koy, çünkü ben a’meşten kıraet okudum, bu âyete geldiğimde, elini, dedi: Başına koy, çünkü ben Yahya ibni Vessabdan kıraet okudum, bu âyete geldiğimde, elini, dedi: başına koy, çünkü ben Alkameden ve Evsedden kıraet okudum, bu âyete geldiğimde, elini dediler: başına koy çünkü biz Abdullah radıyallahü anhten kıraet okuduk. Bu âyete geldiğimizde, elinizi dedi: Başınıza koyunuz, çünkü ben Peygamber sallâllâhü aleyhi vesellemden kıraet okudum, bu âyete geldiğimde, elini, dedi: Başına koy, çünkü Cibril bana bu âyeti indirdiğinde elini dedi: başına koy, çünkü bu her derdden şifadır samdan başka ki sam ölümdür. Daha bunlar gibi bir takım âsar vardır. Fakat fıkhi Hanefîden Mebsuti serahsîde naklolunduğu üzere Abdullah İbni Mes’ud Hazretleri Kur’anın nüzulünden asıl maksad mücerred kıraet değil, mucebince ameldir demiş olduğunu da unutmamak lâzım gelir. Onun için her derde şifa olan bu âyetleri okumaktan maksad efsûnculuk yapmak veya sabahîden, segâhtan makam çatlatmak değil, elini başına koyarak düşünmek ve ma’rifet ile bezenip haşyetullah ile dolarak «يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَاقَدَّمَتْ لِغَدٍ» emri mucebince yarın için hazırlanmaktır, çünkü yarın o azîz hakîmin huzurunda imtihan olacaktır. Netekim bu hikmete mebni sûrei Haşri İmtihan sûresi ta’kıyb edecektir. Ey o esmai hüsnanın, o azameti kibriyanın, o kemalâtı kusvanın sahibi olan azîzi hakîm, reu’firahîm Allahım! Bizleri ve iyman ile geçmişlerimizi mağfiretinle bekâm et, gönüllerimizde mü’min kardeşlerimize karşı hiç bir gıll-ü giş bırakma, iyman ve mahabbetimizi müzdad, izzetinle i’zaz, hikmetinle âbad, rahmetinle dilşad et, sen öyle rahman, öyle rahîm, öyle azîz, öyle hakîmsin yarab!