AyetSûreler

Hac Sûresi 55. Âyet

Medine · Cüz 17 · Sayfa 338

وَلَا يَزَالُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِي مِرۡيَةࣲ مِّنۡهُ حَتَّىٰ تَأۡتِيَهُمُ ٱلسَّاعَةُ بَغۡتَةً أَوۡ يَأۡتِيَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَقِيمٍ ۝٥٥

İnkâr edenler de, kendilerine ansızın kıyamet gelinceye veya akîm (kısır) bir günün azabı gelinceye kadar, Kur’ân’dan şüphe etmekte devam edip giderler

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 52–55. âyetleri birlikte ele alır.

52. وَمَآ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِىٍّ senden evvel ne bir Resulü ne de bir Nebiyyi başka bir halde göndermedik - bu âyet Resul ile Nebiyyin ma’nalarında fark olduğunu iş’ar etmektedir. Nebiynin Resulden eamm olduğunu ifade eden ba’zı hadîsler de nakledilmektedir. Urfi şer’îde meşhur olduğuna göre Resul, kendine vahyolunan ve tebliğa me’mur bulunandır. Nebiy ise tebliğa me’mur olsun olmasın vahyolunandır. Binaenaleyh her Resul Nebiydir, her Nebiy Resul değildir. Fakat ma’lûm ki amm, hassa mukabil zikrolunduğu zaman o hassın maverâsına masruf olur. Burada da Nebiy Resule mukabil zikredilmiş bulunduğundan Resul olmıyan, ya’ni tebliğa me’mur edilmiyen Nebiy kasdedilmek ıktıza eder. Halbuki âyetin başındaki irsal fi’li ikisine de teallûk etmektedir. Tebliğa me’mur edilmiyenin ise irsal edilmiş olması anlaşılmaz, Bunun için denilmiştir ki: Resul, Allah tealânın nası da’vet etmek üzere yeni bir şeriati gönderdiği hur erkektir. Nebiy ise buna ve sâbık bir şeriati takrir için gönderilene şamildir. Netekim Benî İsraîl enbiyası hep şeriati Musâyı takrir için gönderilmişlerdir. Lâkin buna da şöyle bir iyrad vardır: İsmail aleyhisselâm hakkında «وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا» buyurulmuştur. Binaenaleyh hem Nebiy hem Resudür. Halbuki şer’i cedid ile değil, Hazreti İbrahimin şeriatiyle gönderilmiştir. Buna cevaben de gönderildiği nasa nisbetle şer’i cedid olması kâfîdir deniliyor. Bir de Resul, mu’cizesi ve münzel bir kitabı olan, Nebiy ise kitabı olmıyandır diye ta’rif edilmiş ise İsmail aleyhisselâm ile i’tiraz bu ta’rife daha ziyade vâriddir. O halde en doğrusu evvelki ta’riftir. «اَرْسَلْنَا» fi’linin teallûkuna gelince; bunu «قَلَّدْتُهَا سَيْفًا وَرُمْحًا» kabîlinden olarak «وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا اَنْبَأْنَا مِنْ نَبِىٍّ» takdirde anlamak ıktıza eder. Ya’ni senden evvel başka halde ne bir Resul irsal, ne de bir Nebiy inba etmedik اِلَّآ ancak-o halde ki اِذَا تَمَنّٰىٓ temenni ettiğinde-temeninin esası gönlün arzu ettiği şeyi nefs-ü hayalde takdir ve tasvir eylemektir. Ve bununla nefiste hasıl olan surete ümniyye veya münye denilir ki fransızca «ideal» ta’bir olunur. Son zamanlarda bu kelime felsefede ehemmiyyet kesbetmiş ve idealizm namiyle bir mesleki felsefînin teşekkülüne menşe’ olmuş ve sanki uydurma olduğu belli olmak için lisanımıza tercemesinde «mefkûre» kelimesi uydurulmuş ve suyu’ bulmuştur. Şu halde temenni bir ümniyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün hakikatin aslı «اَنَا» de olduğunu farzettiklerinden nefsin münyesini her hakikatin menşei gibi farzederler ve muvaffak olmuş büyük adamları hep idealcı telâkkı eylerler. Bununla ülûhiyyet ve nübüvvet mes’elesini de hallettiklerine zâhib olarak Peygamberi bir ideal kurmuş, bir zaman programına yapmakla uğraşmış, sonra da nübüvvet da’vasıyle ortaya atılmış bir idealist gibi göstermek isterler. Fakat Kur’an bilhassa bu âyet ile anlatıyor ki nübüvvet ve risalet bir ümniyye işi değildir. «وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى» olan Peygambere temenni yakışmaz. Çünkü vahiy temamen emri haktır. Ümniyyeye ise Şeytan karışır. Başkaları şöyle dursun Nebiy ve Resul bile hasbelbeşeriyye temennide bulunduğu vakıt اَلْقَى الشَّيْطَانُ فٖٓى اُمْنِيَّتِهٖ ümniyyesine Şeytan ilkaat yapar-hakk olmıyan şübheler karıştırır. Ümniyye heva ve hayalden, isabetsizlikten halî kalmaz. Demek ki Peygamberlerin ısmeti, yakîni, vahiy haysiyyetiyledir. فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ Onun üzerine Allah, Şeytanın ilkasını nesheder-izale eyler ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِهٖ sonra da Allah o âyetlerini muhkemleştirir. -Hiç bir vechile reddi kabil olmıyacak, hata ihtimali bulunmıyacak surette kuvvetleştirir. Burada «ثم» zamanda değil, rütbede terâhı içindir. Çünkü ıhkâm, nesıhten a’lâ mertebededir. وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ Ve Allah, yegâne alîm yegâne hakîmdir. -Her şeyi hakkıle bilen, o olduğu gibi Şeytanın ilkasını da bilir. Ve her yaptığını hikmetle yaptığı gibi Peygamberlerde bile ümniyyeyi Şeytanın ilkasiyle alâkadar kılması ve onu neshedip sonra âyetlerini ıhkâm etmesi de hikmetledir.

Şöyle ki: Bunlar 53. لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ Şeytanın ilka eylediğini فِتْنَةً لِلَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ kalblerinde maraz olanlarla kalbleri katı bulunanlara bir fitne, ya’ni kapılacakları bir mihnet ve azâb kılmak için-zira bunlar hep ümniyyeye kapılır ve temenni peşinde dolaşırlar. وَاِنَّ الظَّالِمٖينَ لَفٖى شِقَاقٍ بَعٖيدٍ Ve hakikaten o zalimler uzak bir şıkak içindedirler. -Araları o kadar açıktır ki iltiyam kabul etmez. Her biri bir ümniyye ile haktan uzaklaşmış adaveti şedîde ve muhalefeti tamme içindedir. 54. وَلِيَعْلَمَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْعِلْمَ bir de ılim verilmiş olanlar şunu bilsinler için ki اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ o hakikat haktır, rabbındandır-Kur’an veya o nesh-u ıhkâm rabbın tarafından münzeldir. Ya’ni Peygamber bir ümniyye ta’kıb ettiği vakıt Şeytanın ilkasına imkân bırakılması veya o ilka nesholunup da âyatullah ıhkâm edilmesi idi vahyile ümniyyenin farkı olmazdı ve o vakıt ehli ılim Kur’anın ve binaenaleyh nübüvvet-ü risaletin min tarafillâh hakk ve sâbit olduğunu bilemezlerdi. Fakat Allahın hikmetiyle öyle yapıldı ki ehli ılim bilsinler فَيُؤْمِنُوا بِهٖ de ona-o Kur’ana veya ıhkâma-iyman etsinler فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ binaenaleyh kalbleri ona mutmeinn olsun وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ ve şübhe yok ki Allah, iyman edenlerin elbette bir doğru yola hâdîsidir. -Bu âyetlerin nüzulü garanık uydurması ile alâkadar olduğuna dâir bir söz vardır. Onun için «Vennecmi» sûresine bak. 55. وَلَا يَزَالُ الَّذٖينَ كَفَرُوا فٖى مِرْيَةٍ مِنْهُ الآية ٥٦ اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فٖى جَنَّاتِ النَّعٖيمِ ٥٧ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُولٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهٖينٌ ٥٨ وَالَّذٖينَ هَاجَرُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُوٓا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقًا حَسَناً وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقٖينَ ٥٩ لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلًا يَرْضَوْنَهُ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَلٖيمٌ حَلٖيمٌ ٦ ذٰلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهٖ ثُمَّ بُغِىَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ ٦١ ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ ٦٢ ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهٖ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِىُّ الْكَبٖيرُ Meali Şerifi