Fussilet Sûresi 44. Âyet
Mekke · Cüz 24 · Sayfa 481
وَلَوۡ جَعَلۡنَٰهُ قُرۡءَانًا أَعۡجَمِيࣰّا لَّقَالُواْ لَوۡلَا فُصِّلَتۡ ءَايَٰتُهُۥٓۖ ءَا۬عۡجَمِيࣱّ وَعَرَبِيࣱّۗ قُلۡ هُوَ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ هُدࣰى وَشِفَآءࣱۚ وَٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ فِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣱ وَهُوَ عَلَيۡهِمۡ عَمًىۚ أُوْلَـٰٓئِكَ يُنَادَوۡنَ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدࣲ ٤٤
Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’ân yapsaydık onlar mutlaka: "Bu kitabın âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Arap bir peygambere yabancı dil, öyle mi?" derlerdi. Sen de ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır." İman etmeyenlerin kulaklarında ise bir ağırlık vardır. Kur’ân onlara göre bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar (da duymuyorlar)
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا ve eğer biz onu A’cemî bir Kur’an yapsa idik - ya’ni fasîh Arabcanın gayri bir dil ile indirse idik لَقَالُوا muhakkak diyeceklerdi ki لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ âyetleri tafsıl edilse! - Anlaşılacak bir lisan ile ayırd edilip anlatılsa! Yâhud diğer bir ma’nâ ile: her dilden ayrı ayrı olarak ba’zısı Arabî, ba’zısı Acemî olsa ne vardı? ءَاَعْجَمِىٌّ وَعَرَبِىٌّ Araba Acemcemi - Arabî bir Peygambere Acemce bir Kur’an olur mu? Yâhud bir Araba Acemce söylenirmi? derlerdi, ve o vakıt «قُلُوبُنَا فٖٓى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَآ اِلَيْهِ» demelerinin bir ma’nâsı olurdu. (Sûrei «İbrahim» de «وَمَآ اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ» bak). Acemî, Acem cinsine mensub olan. Acem, Arabın gayrisi, Türk, Fürs, Hindli, Avrupalı ilh... Hangi cinsten olursa olsun fasîh olmıyan iyi söyleyemiyen, gerek tutukluktan ve gerek dilinin garâbetinden dolayı dediği anlaşılmıyana a’cemî denir ki biz bunu her hususta ta’mim ederek acemi deriz, a’cem de ayni ma’nâdadır. Onun için a’cemînin «يا» sı nisbet mi, mübaleğa mı diye münakaşa edilmiştir. Maamafih Kamusun işaret ettiği vechile a’cem bir de Arabdan olmıyana denilir, müfredi ve cem’ı beraberdir. «رَجُلٌ وَقَوْمٌ اَعْجَمُ» denilir, Arabî değil demek olur. Şu halde A’cemî, nisbet olarak Arabın gayri olan Acemî ma’nâsına da gelebilecektir. Netekim âyette de A’cemî gayri Arab diye tefsir edilmiştir. قُلْ de ki هُوَ o Arabî Kur’an لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا iyman edenler için - ki gerek Arab olsun gerek gayrısı هُدًى ayni hidâyet - doğru yola irşad eden rehber وَشِفَآءٌ ve mahzı şifadır. - Sînelerdeki marazlara: cehalet, ahlâksızlık, şübhecilik gibi derdlere devâdır, iyman eden ondan istifade etmenin yolunu da bulur, hiç olmazsa «فَسْئَلُوٓا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَاتَعْلَمُونَ» emri mucebince bilen ehlinden sorar. وَالَّذٖينَ لَايُؤْمِنُونَ iyman etmiyenlere gelince فٖٓى اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ onların kulaklarında bir ağırlık vardır - Arab olsa da iyi işitmezler وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى hem de o, onlara karşı bir körlüktür - onun güzelliğini, hikmetlerini, inceliklerini göremezler, aksine teessür duyarlar اُولٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ onlara uzak bir mekândan bağırılır - bu ifâdede bir kaç ma’nâ vardır: birincisi: hıtaba kabiliyyetleri olmadığını «مَثَلُ الَّذٖينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذٖى يَنْعِقُ بِمَا لَايَسْمَعُ اِلَّادُعَآءً وَنِدَآءً» mazmunu üzere bir temsildir. «سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ» buyurulacağı üzere islâm sıyt-ü şevketinin âfâka intişar edip uzaklara kadar yayıldıktan sonra onun kadrini takdir etmiyen Arablara uzaktan nidâ edeceğine işarettir. Üçüncüsü Sûrei «Mü’min» de geçtiği üzere «اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْاٖيمَانِ فَتَكْفُرُونَ» mısdakınca nidâ olunacaklarına da işaret olur. ٤٥ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فٖيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّهُمْ لَفٖى شَكٍّ مِنْهُ مُرٖيبٍ ٤٦ مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ اَسَآءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ
Meali Şerifi