Fussilet Sûresi 38. Âyet
Mekke · Cüz 24 · Sayfa 480
فَإِنِ ٱسۡتَكۡبَرُواْ فَٱلَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُۥ بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَهُمۡ لَا يَسۡـَٔمُونَ۩ ٣٨
Eğer onlar büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbinin yanındaki melekler gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 33–44. âyetleri birlikte ele alır.
33. وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ ve kimdir o kimseden daha güzel sözlü ki - ya’ni kavli ve mezhebi o kimseden daha güzel hiç bir kimse olamaz ki دَعَآ اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّنٖى مِنَ الْمُسْلِمٖينَ ben şübhesiz müslimîndenim deyip, ya’ni ıhlâs ile Allaha yüz tutup islâm mezhebini seve seve iltizam edip hayır ve salâha çalışarak Allaha da’vet etmektedir - Sûrenin başında geçtiği üzere «قُلُوبُنَا فٖٓى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَآ اِلَيْهِ» diyen kâfirlerin sözlerine karşı ne güzel bir cevabtır. Allaha da’vet Enbiyanın ve veresei enbiya olan irmişlerin meslekidir «قُلْ هٰذِهٖ سَبٖيلٖٓى اَدْعُوٓا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَصٖيرَةٍ اَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنٖى» buyurulduğu üzere bu âyet de başta Peygamber olmak üzere onun izince giden ve basıret ile Allaha da’vet eden erenlerin hepsine şamildir. Bu haysiyyetledir ki İbni Abbastan bir rivayette: bunun Resulullah hakkında, bir rivayette de ashabı hakkında nâzil olduğu nakledilmiş, Hazreti Aişeden de müezzinler hakkında nâzil olduğu rivayet olunmuştur. Maamafih sebebi nüzul hass olsa bile bu vasıflarla muttasıf olan ya’ni islâma mu’tekıd hâlîs muvahhid ve hayra, salâh âmili olarak Allaha da’vet eden her dâıy bu mefhumda dahil olduğunda şübhe yoktur. Sûre, mekkî olmak ezan ise Medîne de meşru’ kılınmış bulunmak hasebiyle müezzinler hakkında nüzulu rivayetini hukmün onlara da şümulu ma’nâsına anlamak ıktiza eder, Ezanın da en güzel sözlerden olduğu söz götürmez. Demek olur ki Allaha da’vet yalnız iymana da’vet etmek değildir, mü’minleri amele da’vet de bu ma’nâda dahildir. Binaenaleyh Allaha da’vet tevhid ve taatine da’vet demektir ki bunun meali de lilakullaha da’vete raci’ olur. Hulâsa Allaha da’vet en güzel sözdür, ancak böyle olması iki şart ile meşruttur: birisi, o da’vet yalnız kuru bir lâftan ıbaret kalmamalı, hali kaline muhalif olmamalı, ameli salihe ıktiran etmelidir. Ya’ni evvelâ kendini düzeltmeli kendisi ilâhî ahlâk ile mütehallık olup başkalarını da’vete lâyık ve sözüne kendi fı’li şâhid olacak vechile çalışarak güzel iş yaparak da’vet etmeli ki basîret üzere bulunmak ve iycabında seyfe sarılmak bu ameli salih cümlesindendir, birisi de islâmdır, dâıy müslimînden olmalı, da’vetine hiç şirk karıştırmıyarak «rabbımız Allah deyip sonra istikametle giden» hâlîs müslimanlardan bulunmalıdır. İslâm olmayınca amelde tam salâh bulunmaz ve Allaha da’vet edilmiş olmaz. Ebû Hayyan Bahirde der ki Zeyd ibni Ali «دَعَا اِلَى اللّٰهِ بِالسَّيْفِ» demiştir. Kendisini Beni Ümeyye mülûkünden ba’zı zalemeye karşı seyf ile huruca sevk eden de bu olsa gerektir. Müşarünileyh Zeyn kitabullaha âlim idi Hişam ibni Abdilmelikin habsinde iken kendisinden zabt edenlere takrir ettiği tefsirinden bir kısmına vâkıf oldum ki ılimden ve kelâmı Arab ile istişhaddan çok bir hazzı var. Denilir ki biraderi Muhammed Bâkır ile ikisi münazara ettikleri zaman herkes hukkalarını alıp toplanırlar, onların sanihati ılmiyyelerini yazarlardı rahimehümallah ve radıye anhüma اه. Allaha da’vetin meratibi ve mertebesine göre mezahım ve mebtaıbi bulunduğundan dolayı da buyuruluyor ki: 34. وَلَا تَسْتَوِى الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ bununla beraber güzellik de müsavî olmaz kötülük de - hasene ile seyyie, müsavî olmak şöyle dursun her hasene de bir olmaz, her seyyie de, hem güzel huyların iyi amellerin âsâr ve ahkâmda mertebeleri muhteliftir. Meselâ kötülüğe karşı kötülükle iyiliğe karşı kötülük bir olamıyacağı gibi iyiliğe karşı iyilikle kötülüğe karşı iyilik bir olmaz. Onun için en güzel olan da’vete karşı yapılan kötülükler, o küfürler, küfranlar, eziyyetler de kötülüklerin kötüsüdür. Bununla beraber o kötülüklerin de muhtelif mertebeleri vardır. O halde ne yapmalı? Emirbilma’ruf ve nehiy anilmünker ile Allaha da’vet yapılırken kötülüklerin teşdidine sebiyyet vermiyerek اِدْفَعْ بِالَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ en güzel hasene olan muâmele ile yâhud Allaha da’vetin en güzel sureti ile def’et السَّيِّئَةُ o seyyieyi - o muhtelif meratibdeki seyyieyi, kötülüğü def’etmek için en güzel yol Allaha da’vet yolu, Allaha da’vetin en güzel tarzı islâm ile ameli saliha mukarin olanı, ameli salihin en güzeli de kötülüğe karşı iyiliktir ki mücerred afivden, sabırdan daha güzeldir. فَاِذَا الَّذٖى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ O surette bir de bakarsın ki seninle arasında adavet bulunan kimse كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمٖيمٌ şefekatli bir hısım gibi olmuştur. - Denilmiştir ki netekim Ebû süfyan öyle oldu. 35. وَمَا يُلَقّٰيهَآ اِلَّا الَّذٖينَ صَبَرُوا Ona ise kötülüğü en güzel hasene ile def’etmek seciyyesine ancak sabredenler, sabrı huy edinenler irdirilir - çünkü nefsi intikam hissinden def’etmek ancak sabrı hakikî ile olur. وَمَا يُلَقّٰيهَآ اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظٖيمٍ Ve ona ancak azîm hazz sahibi irdirilir - kuvvei ruhiyye ve fezaili nefsiyyeden yüksek bir derece ile, ni’meti ilâhiyyeden büyük bir nasîbe mazher olmuş bahtiyar nâil olur. 36. وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ Ve şayed seni Şeytandan bir dürtme dürtecek olursa ona uyma da şerrinden فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ hemen Allaha sığın «اَعُوذُ بِالّٰلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ» deyip Allahın korumasını iste işidir, niyyetini ve her halini bilir. - Allaha da’vet, a’mal ve ekvalin en güzellerinden olduğu beyan buyurulduktan sonra onun azamet ve kudretini en bâhir âyetlerle göstermek üzere buyuruluyor ki: 37. «SECDE AYETİDİR» وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ ve onun âyetlerinden: vücud ve kudretinin, ılim ve hikmetinin delâil ve alâmetlerindendir gece ile gündüz - âlemdeki bu hâdiseler, zamanın cereyanındaki bu tehavvüller, bunlar gösterir ki yukarıda yaradıldıkları beyan olunan Arz ve Seması ile bu âlem bir kararda, bir tabiatte durup kalmaz, lâhzadan lâhzaya, halden hale değişir, bu günü yarın ta’kıb eder, bu surette bütün bu tahavvülât halikının sun-u kudretini ve bu Dünyanın bir Âhıreti bulunduğunu gösterir. Gaflet etmemek lâzım gelir ki gece ile gündüzün bu ıhtarında mağrurlara bir inzar, magmumlara bir tesliyet mündemicdir. Böyle gece ile gündüz onun âyatından olduğu gibi وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ve Güneşle Ay da - biri gündüz sultanı olan zıya, biri de gece sultanı olan nur, ikisi de Allah tealânın san’at ve kudretinin, Semai Dünyayı tezyin eden en güzel tecelliyatındandır. Leyl-ü nehare nazaran Şems-ü Kamerin aksedilerek ifâde edilmesinde bir kaç fâide vardır: birincisi, Şemsin nehare ittisalini muhafaza etmek, ikincisi, Şemsin Kamere nazaran esaletine işaret eylemek, üçüncüsü, geceden gündüze geçildiği gibi gündüzden de geceye olan tehavvüle iyma eylemek, dördüncüsü de leyl-ü nehar ile Şems-ü Kamer arasında «راء» harfinde bir tevazün letafeti vermektir. Şems-ü Kamerin bu tecelliyatından dolayı لَاتَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ ne Şemse ne de Kamere secde etmeyin - çünkü onlar da sizin gibi mahlûklardır وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذٖى خَلَقَهُنَّ bütün onları yaratmış olan Allaha secde edin اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ eğer siz gerçekten ona ıbadet edecekseniz - başkasına secde etmezsiniz, zira secde ıbadetin en hassıdır. «خَلَقَهُنَّ» de «هن» zamiri Zemahşerînin beyanına göre âyat te’viliyle leyl-ü nehar ve Şems-ü Kamere raci’ olmak üzere cem’i müennes getirilmiştir. Bununla beraber: «كُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ» gibi Şems-ü Kamerle beraber bütün nücume dahi ircaı melhuzdur. İmamı Şafiîye göre secde işbu «تَعْبُدُونَ» da yapılır. Lâkin İmamı a’zam Ebû Hanîfe Hazretlerine göre ikinci âyetin nihayetinde «لَايَسْئَمُونَ» da yapılmalıdır. Çünkü kelâm orada tamam oluyor, İbni Abbas, İbni Ömer, Ebû vâil ve Bekr ibni Abdillah da buna kail olmuşlar, Mesruk, Sülemî, Nehaî, Ebi Salih ve İbni Sirînden de böyle naklolunmuştur. Yine tehavvülâtı âleme işaretle buyuruluyor ki 39. وَمِنْ اٰيَاتِهٖٓ ve onun âyâtındandır ki اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً sen Arzı hâşi’ görürsün - boyun bükük bir zelîl gibi kuraklıktan çökmüş, perişan bir hale düşmüştür. Arzın husran ve kuraklık halindeki perişanlığı zillete düşmüş bir kimsenin boynunu büktüğü huşu’ ya’ni tezellül haline benzetilmiştir, bu teşbih bir taraftan secde etmek istemiyen mütekebbirlerin nihayet toprak olup zelîl olacaklarını ıhtar ettiği gibi bir taraftan da mütevazı’ olanların yükseleceklerini iş’ar için buyuruluyor ki فَاِذَآ اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَآءَ derken onun üzerine o suyu indirdiğimiz vakıt اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ ihtizaz eder, deprenir ve kabarır اِنَّ الَّذٖٓى اَحْيَاهَا şübhe yok ki ona o hayatı veren - o Arzı öyle dirilten لَمُحْيِ الْمَوْتٰى elbette ölüleri dirilticidir. - Ruhsuz cesedlere ruh verir اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ şübhesiz ki o her şey’e kadirdir. - İradesinin teallûk ettiği her şey, vücude gelir, kâfirler yıkılır, mü’minler yükselir. Onun için halden yılmayıp da’vete ıkdam etmelidir. Bu beyandan sonra istikametin zıddına giden mülhidleri tehdid ile buyuruluyor ki:
40. اِنَّ الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖٓى اٰيَاتِنَا Bizim âyetlerimizde mülhidlik edenler -
İLHAD, esasen lâhde koymak demek olup doğruluktan eğrilmek, haktan bâtıla sapmak ma’nâsına dahi
gelir. Rağıb der ki: ilhan iki türlüdür: birisi Allaha şirk ilhadı, birisi de esbabda şirk ilhadıdır. Evvelkisi iymana münafî olur, onu ibtal eder ikincisi ise onu ibtal etmezse de tutamaklarını zayıflatır اه. Âyetlerde ilhad, doğru ma’nâ vermeyip istikametten ayrılarak eğrisine çekmek demek olur ki tekzibe ve yanlış te’vil-ü tahrife şamil olur. Âyât, zikrolunan leyl-ü nehar, Şems-ü Kamer gibi tekvinî âyetler ve mu’cizelerle Kur’an gibi tenzilî ve teşriî olan âyetlerden eammdır. Her ikisine de aykırı gitmek ilhaddır. İlhadın da cezası nâra atılmaktır. Çünkü ilhad, ateşe gülüstan diye atılmak gibidir. Onun için buyuruluyor ki اَفَمَنْ يُلْقٰى فِى النَّارِ خَيْرٌ الخ اِعْمَلُوا مَاشِئْتُمْ – tehdiddir. 41. اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَآءَهُمْ – yukarıki «اِنَّ الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖٓى اٰيَاتِنَا» dan bedeldir. Binaenaleyh haberi de geçen « şanına ı’tina ile tansıstir. Demek ki âyât, Kur’andan eamm olduğu gibi ilhad da küfürden eammdır. كِتَابٌ عَزٖيزٌ azîz bir kitab - ya’ni bir kitab ki misli bulunmaz 42. لَايَاْتٖيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهٖ ne önünden ne ardından ona bâtıl yanaşamaz. - Mündericatı hiç bir vechile ibtal edilemiyecek derecede doğru ve sağlam ona karşı yapılan lâğviyyat, küfr-ü ilhad, onun haddi zatındaki huccet ve metanetine hiç halel veremez, öyle azîz تَنْزٖيلٌ مِنْ حَكٖيمٍ حَمٖيدٍ hamîd, ya’ni bütün kâinatın üzerindeki ni’metleriyle hamd-ü medhettiği bir hakîmden indirilme.
Ya Muhammed! 43. مَا يُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ قٖيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ sana senden evvelki Peygamberlere söylenenden başka bir şey söylenmiyor - kâfirler tarafından sana söylenen sözlerin bütün hasılı «فَاِنَّا بِمَآ اُرْسِلْتُمْ بِهٖ كَافِرُونَ» diye evvelki Peygamberlere karşı söylenen küfür ve tekzib-ü ilhaddan başka bir şey değildir. Binaenaleyh keder etme de onlar gibi sabret اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَلٖيمٍ şübhe yok ki rabbın muhakkak bir mağrifet sahibi, hem de elîm bir ıkab sahibidir. - Enbiyasına ve tevbekâr olanlara mağrifeti büyük olmakla beraber a’dâsına ve ehli ma’sıyetine ıkabı da çok elîmdir. Günü gelir o yola gelmek istemiyen kâfirlerin, mülhidlerin belâlarını verir. Balâda «كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ» burada da «تَنْزٖيلٌ مِنْ حَكٖيمٍ حَمٖيدٍ» buyurulmasına karşı o yapılan ilhad cümlesinden olmak üzere demişler ki «o öyle bir tenzil ise neye Arabca olmuş, başka bir lisan ile indirilse de mu’cizeliği daha açık olsa ya? Ona cevaben istinaf «vâv» ı ile buyuruluyor ki: 44. وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا ve eğer biz onu A’cemî bir Kur’an yapsa idik - ya’ni fasîh Arabcanın gayri bir dil ile indirse idik لَقَالُوا muhakkak diyeceklerdi ki لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ âyetleri tafsıl edilse! - Anlaşılacak bir lisan ile ayırd edilip anlatılsa! Yâhud diğer bir ma’nâ ile: her dilden ayrı ayrı olarak ba’zısı Arabî, ba’zısı Acemî olsa ne vardı? ءَاَعْجَمِىٌّ وَعَرَبِىٌّ Araba Acemcemi - Arabî bir Peygambere Acemce bir Kur’an olur mu? Yâhud bir Araba Acemce söylenirmi? derlerdi, ve o vakıt «قُلُوبُنَا فٖٓى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَآ اِلَيْهِ» demelerinin bir ma’nâsı olurdu. (Sûrei «İbrahim» de «وَمَآ اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ» bak). Acemî, Acem cinsine mensub olan. Acem, Arabın gayrisi, Türk, Fürs, Hindli, Avrupalı ilh... Hangi cinsten olursa olsun fasîh olmıyan iyi söyleyemiyen, gerek tutukluktan ve gerek dilinin garâbetinden dolayı dediği anlaşılmıyana a’cemî denir ki biz bunu her hususta ta’mim ederek acemi deriz, a’cem de ayni ma’nâdadır. Onun için a’cemînin «يا» sı nisbet mi, mübaleğa mı diye münakaşa edilmiştir. Maamafih Kamusun işaret ettiği vechile a’cem bir de Arabdan olmıyana denilir, müfredi ve cem’ı beraberdir. «رَجُلٌ وَقَوْمٌ اَعْجَمُ» denilir, Arabî değil demek olur. Şu halde A’cemî, nisbet olarak Arabın gayri olan Acemî ma’nâsına da gelebilecektir. Netekim âyette de A’cemî gayri Arab diye tefsir edilmiştir. قُلْ de ki هُوَ o Arabî Kur’an لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا iyman edenler için - ki gerek Arab olsun gerek gayrısı هُدًى ayni hidâyet - doğru yola irşad eden rehber وَشِفَآءٌ ve mahzı şifadır. - Sînelerdeki marazlara: cehalet, ahlâksızlık, şübhecilik gibi derdlere devâdır, iyman eden ondan istifade etmenin yolunu da bulur, hiç olmazsa «فَسْئَلُوٓا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَاتَعْلَمُونَ» emri mucebince bilen ehlinden sorar. وَالَّذٖينَ لَايُؤْمِنُونَ iyman etmiyenlere gelince فٖٓى اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ onların kulaklarında bir ağırlık vardır - Arab olsa da iyi işitmezler وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى hem de o, onlara karşı bir körlüktür - onun güzelliğini, hikmetlerini, inceliklerini göremezler, aksine teessür duyarlar اُولٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ onlara uzak bir mekândan bağırılır - bu ifâdede bir kaç ma’nâ vardır: birincisi: hıtaba kabiliyyetleri olmadığını «مَثَلُ الَّذٖينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذٖى يَنْعِقُ بِمَا لَايَسْمَعُ اِلَّادُعَآءً وَنِدَآءً» mazmunu üzere bir temsildir. «سَنُرٖيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفٖٓى اَنْفُسِهِمْ» buyurulacağı üzere islâm sıyt-ü şevketinin âfâka intişar edip uzaklara kadar yayıldıktan sonra onun kadrini takdir etmiyen Arablara uzaktan nidâ edeceğine işarettir. Üçüncüsü Sûrei «Mü’min» de geçtiği üzere «اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْاٖيمَانِ فَتَكْفُرُونَ» mısdakınca nidâ olunacaklarına da işaret olur. ٤٥ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فٖيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّهُمْ لَفٖى شَكٍّ مِنْهُ مُرٖيبٍ ٤٦ مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ اَسَآءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ
Meali Şerifi