Fetih Sûresi 26. Âyet
Medine · Cüz 26 · Sayfa 514
إِذۡ جَعَلَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِي قُلُوبِهِمُ ٱلۡحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ ٱلۡجَٰهِلِيَّةِ فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَىٰ رَسُولِهِۦ وَعَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَأَلۡزَمَهُمۡ كَلِمَةَ ٱلتَّقۡوَىٰ وَكَانُوٓاْ أَحَقَّ بِهَا وَأَهۡلَهَاۚ وَكَانَ ٱللَّهُ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمࣰا ٢٦
O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyet taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takva sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah herşeyi bilendir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
اِذْ جَعَلَ الَّذٖينَ كَفَرُوا فٖى قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ o vakıt ki o küfredenler kalblerinde o hamiyyeti kaynatmıştı - burada «اِذْ» in yukarıdaki «صَدُّوا» ya yâhud mukadder «اُذْكُرْ» e teallûku dahi tecviz edilmiş ise de zâhir ve karîb olan «لَعَذَّبْنَا» ya müteallık olmasıdır.
HAMİYYET, namus gayretiyle kızmak, bir şeyden arlanarak istinkâf etmektir. Ragıb der ki: kuvvei
gadabiyye kabarıp çoğaldığı vakıt hamiyyet ta’bir olunur. = حَمَيْتُ عَلٰى فُلَانٍ» filâna karşı hamiyyete geldim» kızdım demek, = غَضِبْتُ عَلَيْهِ ona gadab ettim öfkelendim demektir اه. حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ o Cahiliyye hamiyyeti - Cahiliyye milletinin hamiyyeti, yâhud Cahiliyyet hamiyyeti, ya’ni cahillik hamiyyeti veya cahilâne hamıyyet, ki yerinde olmıyan ma’nâsız hamiyyet yâhud hakkı kabule mani’ olan hamiyyet. Netekim «بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ» yazılmasını istememişler, «بِاسْمِكَ اللَّهُمَّ» yazılsın demişlerdi, Resulullah namını kabul etmemişler, Kâ’benin ziyaretini bu sene için durdurup gelecek seneye bırakmak istemişlerdi فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكٖينَتَهُ عَلٰى رَسُولِهٖ وَعَلَى الْمُؤْمِنٖينَ de ona karşı Allah gerek Resulünün üzerine ve gerek Mü’minlerin üzerine sekînetini indirdi - Sûrenin başında beyan olunduğu üzere hak itmi’nanı ile kalblerdeki heyecanı teskîn edip hilm-ü vekar verdi - rivayet olunur ki Kureyş, Süheyl ibni Amri Kureşîyi ve Huveytıb ibni Abdiluzzayı ve Mükriz ibni Hafsı Ahyefi, gelecek sene Mekke Kureyş tarafından üç gün tahliye edilmek üzere bu senelik avdet buyurmasını Resulullaha arzetmek için, göndermişlerdi. Resulullah da kabul etti, aralarında bir musalehaname yazdılar, Resuli ekrem sallâllahü aleyhi vesellem Hazreti Alî radıyallahü anhe yaz, «بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ» buyurdu, Süheyl ve arkadaşları biz onu tanımıyoruz «بِاسْمِكَ اللّٰهُمَّ» yaz dediler, sonra yaz: «هٰذَا مَا صَالَحَ عَلَيْهِ وَ رَسُولُ اللّٰهِ اَهْلَ مَكَّةَ» bu, Resulullahın ehli Mekkeye yaptığı musaleha şartlarıdır buyurdu, buna da: biz senin Resulullah olduğunu bilsek seni Beytten men’etmez, harbe kalkışmazdık ve lâkin «هٰذَا مَا صَالَحَ عَلَيْهِ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللّٰهِ» yaz dediler, aleyhissalâtü vesselâm ben şehadet ederim ki ben Resulullahım ve ben Muhammed ibni Abdillahım yaz arzularını buyurdu, müslimanlar bundan müteessir oldular onların tekliflerini kabul etmek istemediler, herifleri tutuvermeği kurdular, derken Allah tealâ üzerlerine sekînetini indirdi de hilm-ü vekar ile yumuşadılar yatıştılar اه. İbni Cerîrin zikrettiğine göre: Resulullah tavaf etmek için beytin tahliye edilmesi şartını teklif eylemişti, Süheyl, sıkışmışlar diye Araba söz ettirmeyiz, bu sene olmaz ve lâkin gelecek sene dedi, yazıldı, sonra Süheyl şu şartı teklif etti: bizden sana bir adam gelirse senin dininde dahi olsa bize iade edersin, dedi, müslimanlar: sübhanallah müslim olarak gelen bir adam müşriklere nasıl reddolunur? Dediler, bunun müzakeresi esnasında idi, Süheylin oğlu Ebû Cendel kendisine vurulmuş olan bukagılarıla sekerek Mekkenin altından çıkmış kendisini müslimanların içine atmıştı, babası Süheyl ya Muhammed! ilk evvel ben bunun bize reddini taleb ederim dedi - Resulullah, gel bunu benim için kurtar buyurdu, senin için kurtarmam dedi - etme yap buyurdu - yapmam dedi, arkadaşı Mükriz yanında idi, biz senin için müsaade ederiz dediler, Ebû Cendel de öteden, ey Müslimanlar! Ben size müslim olarak gelmişken müşriklere red mi olunacağım? Görmüyor musunuz ne haldeyim dedi, Allah yolunda çok ta’zib olunmuştu, bu noktada Hazreti Ömer dayanamamış, Hazreti Peygambere gelmiş demiş idi ki: biz hakk üzere değilmiyiz? Resulullah evet buyurdu, o halde ne için dînimizde bu zillete söz veriyoruz? dedi, ben Allahın Resulüyüm ona asî olmam, o benim nâsırımdır buyurdu - ya sen bize Beyte varacağız onu tavaf edeceğiz demiyor muydun? dedi, evet amma bu sene varacağız dedim mi sana buyurdu? Hayır, dedi öyle ise yine varacaksın, tavaf edeceksin buyurdu.
Sonra Ebû bekre varıp: bu hakka Allahın Peygamberi değil mi? dedi, Ebû bekir evet dedi - biz hakk üzere değil miyiz? dedi - hakk üzereyiz dedi o halde dînimizde bu zillete niçin söz veriyoruz? dedi, Ebû bekir demişti ki: behey adam, o Allahın Resulüdür, rabbına ısyan etmez, sen vefatına kadar onun rikâbına iyi yapış, vallahi o şübhesiz hakk üzerindedir. - Ya bize Beyte varacağımızı ve tavaf edeceğimizi söylemiyor mıydı? Dedi - evet amma sana bu sene varacaksın dedi mi? Hayır dedi o halde varacaksın ve tavaf edeceksindir dedi. Hazreti Ömer bunu kendisi nakletmiş ve Peygambere karşı islâmından beri bir kerre olmak üzere yaptığı bu kusurdan dolayı da bil’ahare keffaret olmak üzere bir çok ameller yapmıştır ki onları Hadîs ve Siyer kitabları anlatırlar. Sûrei Muhammedde «فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوٓا اِلَى السَّلْمِ وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ» buyurulmuş olmak ı’tibariyle müslimanların ve Hazreti Ömerin bu heyecanları zâhire nazaran bir vazife demektir. Biy’ati rıdvan da böyle bir heyecan ile yapılmıştır. Fakat Allah tealâ bu sulhu yaptırmakla bir çok mü’minîn ve mü’minatı kurtaracak ve bunu bir fethi mübînin mebdei yapacaktı. Onun için o kâfirlerin hamiyyeti cahiliyye saikasiyle islâma karşı gösterdikleri ınada mukabil Allah tealâ hem Resulünün, hem mü’minlerin üzerine sekînetini indirerek bu heyecanları yatıştırdı, görülüyor ki burada hamiyyet halkın fi’li gösterilmiş, sekînet, Allaha muzaf kılınmıştır. Bununla o cahilâne hamiyyetin mezmum bir fi’li mükteseb, ona karşı o sekînetin ise ilâhî ve kudsî bir mevhibe olduğu anlatılmıştır. Bir de «سَكٖينَتَهُ عَلٰى رَسُولِهٖ وَعَلَى الْمُؤْمِنٖينَ» buyurulmuş, «عَلٰى رَسُولِهٖ وَالْمُؤْمِنٖينَ» demekle iktifa olunmamıştır. Bunda da sekînetin her birine lâyık bir surette indirilmiş olduğuna bir iyma vardır. Bu suretle Allah tealâ sekînetini hem Resulünün üzerine hem de Mü’minlerin üzerine indirdi وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى ve onlara kelimei takvayı ilzam buyurdu - iltizam ettirdi.
TAKVÂ, Allahın vikayesine girmek: emrini tutup azâbından korunmaktır. Kelimei takvâ izafeti, ihtisas
veya ednâ mülâbese veya beyaniyye olabilir: evvelkisi, sebebin müsebbebine izafeti kabîlinden olarak: takvâ için esası şart, elzem olan kelime: korunmak için zarurî olan kelime, ehli takvânın kelimesi, korunanların şiârı olan kelime. Üçüncüsü, takvâ kelimesi, takvâ mahiyyeti demek olur. Bir çokları kelimei takvâdan murad kelimei tevhid ve şehadet olduğunu söylemişlerdir. Zira bütün takvânın başı ve esası şartı odur. Onun için sûrei Muhammedde «فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ» buyurulmuş idi. Tirmizî ve Abdullâh ibni Ahmed ve Dârekutnî ve sâire Übeyy ibni Kâ’bden merfuan rivayet etmişlerdir ki kelimei takvâ «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» dır. İbni merduye dahi Ebû Hüreyreden ve Seleme ibnil ekva’den öyle rivayet etmiştir. Ebû Hüreyreden bir rivayette «مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ» beraberdir. Ahmed ve ibni Hıbban ve Hâkim de Humrandan tahric etmişlerdir ki: Osman ibni Affan radıyallahü anh: Resulullah sallallahü aleyhi vesellemden işittim buyuruyordu: ben bir kelime bilirim ki onu kalbinden hakk olarak söyliyen kul nâra haram olur. Dedi. Bunun üzerine Ömer ibnilhattab radıyallahü anh de dedi ki: ben size söyliyeyim nedir o? o kelimei ıhlâstır ki Allah tealâ onu Muhammede ve eshabına ilzam buyurdu ve o kelimei takvâdır ki nebiyyullah sallallahü aleyhi vesellem amcası Ebû talibe vefatı sırasında telkın buyurmuştu: «شَهَادَةِ اَنْ لَا اِلٓهَ اِلَّا اللّٰهُ» Ebû hayyanın nakline göre Hazreti Alîden ve ibni Ömer ve ibni Abbastan dahi rivayet olunmuştur. Hazreti Aliden ve ibni Ömerden «لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ» diye, Misver ibni mahremeden «لَا اِلٓهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ» diye, Ata ibni ebî rebâhtan ve Mücahidden «لَا اِلٓهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ هُو عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ» diye rivayet de olunmuştur. Haseni Basrîden menkul olduğu üzere ba’zıları da sebat ve ahde vefa demişlerdir. Ya’ni akdi sulhta sebat ile musaleha name ahkâmını iyfa etmeği iltizam eylemişlerdir. Buna göre kelimei tekvâ akdı sulh, ta’biri âharle sulh ahidnamesi demek olur. Çünkü bununla mü’minîn ve mü’minât korunacak ilerisi için hazırlanacak idi. Bunu da evvelki ma’nâda derc mümkin ise de bu ma’nâ nazmın sıyakına daha yakındır. Netekim şöyle buyuruluyor: وَكَانُوٓا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا ve onlar, ona ehak ve onun ehli idiler - o mü’minler ılmi ilâhîde o kelimeye daha müstehıkk hem de ehildiler, öyle bir kelime ile korunmak diğerlerinden ziyade onların hakları idi, hem de onu hıfz-u iltizama ehil Müşrikler değil onlar idi, çünkü Allah onlardan razı olmuştu o hamiyyeti cahiliyye sahibi Müşrikler korunmağa lâyık olmadıkları gibi onu muhafaza ve idâme etmek ehliyyetini de hâiz değil idiler. Netekim öyle oldu, mü’minler korundu ve akıbet onların oldu. Burada «بِهَا وَاَهْلَهَا» zamirlerini yukarıda zikri geçen Mekkeye gönderenler de olmuştur. Ya’ni mü’minler o Mekkeye Müşriklerden daha ehak ve ehloldukları halde Allah o hikmete mebni böyle takvâyı ilzam buyurup harb ettirmedi وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمًا ve Allah her şey’e alîm bulunuyor. Filvaki’ bu sulh müslimanlar için bir fethi mübîn mebdei olmuş ve çok geçmeden müslimanlar öyle çoğalmıştır ki bu kerre Hudyebiyeye yalnız bin beş yüz kişi ile gelebilen müslimanlar, iki sene sonra on bin kişilik müeyyed bir ordu ile Mekkenin fethine gitmişlerdir. ٢٧ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَآءَ اللّٰهُ اٰمِنٖينَ مُحَلِّقٖينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرٖينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖيبًا ٢٨ هُوَ الَّذٖٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا ٢٩ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّآءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَآءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا سٖيمَاهُمْ فٖى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ وَمَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجٖيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهٖ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغٖيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظٖيمًا Meali Şerifi