AyetSûreler

En'âm Sûresi 81. Âyet

Mekke · Cüz 7 · Sayfa 137

وَكَيۡفَ أَخَافُ مَآ أَشۡرَكۡتُمۡ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمۡ أَشۡرَكۡتُم بِٱللَّهِ مَا لَمۡ يُنَزِّلۡ بِهِۦ عَلَيۡكُمۡ سُلۡطَٰنࣰاۚ فَأَيُّ ٱلۡفَرِيقَيۡنِ أَحَقُّ بِٱلۡأَمۡنِۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ۝٨١

Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah’a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha layıktır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 74–82. âyetleri birlikte ele alır.

Sûrei «Mâide» de [«اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَالَّذٖينَ هَادُوا وَالصَّابِؤُنَ الخ» âyetine bak] beyan olunduğu üzere milleti İbrahim olan Hanifiyyet evvelen ve bizzât Sabıeye tekabül ediyordu Sâbie ise Eshabı eşhas ve Eshabı Heyakili nücum olarak iki fırkaya münkasim bulunuyor ve her ikisi de ruhaniyyet taassubuna ve Melâikeye taabbüd fikrine raci’ oluyor ve bundan bir tarafta beşeri cismanîyi ruhaniyyetten tecrid ile tezlil, diğer taraftan beşerî Tagutların şirk ve rübubiyyet da’vasına vesile ihdas ediliyordu ve İbrahim aleyhisselâm bunları kırmak için ba’s buyurulmuştu. Burada göreceğiz ki evvelâ eshabı asnamın dalâli mübini, saniyen eshabı nücumun dalâli nazarîsi beyan olunarak ve beşerin melekûte ittisali gösterilerek isbatı tevhid iel esasi Hanifiyyet tesbit ve nübüvveti beşeriyye takrir edilmiş ve nihayet ma ba’dettabî mebde’lerin Melek ve Şeytan gibi kuvayı Hafiyyeyi ilâhi beşer addederek ülûhiyyete teşrik eden eshabı ruhaniyyatın dalâli felsefîsini ibtal eden delâili tevhid tafsıl olunmuştur.

İbrahim aleyhisselâmın fazlını i’tiraf etmiyen millet yok gibidir. Arab müşrikleri onun evlâd ve mensubîni olduklarını ıkrar ile fazlını i’tiraf ediyorlardı, Yehud, Nesârâ ve müslimanlar da hep ona ta’zım ve ulüvvi kadrini i’tiraf ederler. Bu mansıbı azîm, böyle ekser ehli âlemin fazlını ve ulüvvi mertebesini i’tiraf etmesi şerefî Hazreti Halil aleyhisselâm kadar hiç kimseye nasıyb olmamıştı. «اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى إِبْرٰهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ إبْرٰهٖيمَ إِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ وَ بَارِكْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى إِبْرٰهٖيمَ وَ عَلٰى اٰلِ إِبْرٰهٖيمَ اِنَّكَ حَمٖيدٌ مَجٖيدٌ» bunun sebebi «اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ اَوْفُوا بِعَهْدٖٓى اُوفِ بِعَهْدِكُمْ» medlûlünce rabb ile abıd beynindeki ahdi fıtrîdir. İbrahim aleyhisselâm bu ahdı ubudiyyeti ifa etmiş ve Allah tealâ buna icmalen ve tafsılen şehadet eylenmiştir. İcmal iki âyettedir. Birisi «وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّ» ki bunun ahdı ubudiyyeti itmam ettiğine bir şehadeti İlâhiyyedir. İkincisi de «اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ» dir. Tafsıle gelince: Müşarün’ileyh tevhidi isbat ve şirki ibtal için bir çok mak amda evvelâ babasiyle «اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةً» ve «يَآ اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنٖى عَنْكَ شَيْئًا» diye. Saniyen kavmiyle «فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ اَتُحَآجّوُٓنّٖى فِى اللّٰهِ» diye. Salisen zamanının meliki ile «رَبِّىَ الَّذٖى يُحْيٖ وَيُمٖيتُ» diye münazara etmiş, rabian küffar ile «فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا اِلَّا كَبٖيرًا لَهُمْ» medlûlünce putlarını kırarak fi’len münazara eylemiş, sonra kavmi «حَرِّقُوهُ وَانْصُرُوٓا اٰلِهَتَكُمْ» demişler ateşlere atılmış, sonra «اِنّٖىٓ اَرٰى فِى الْمَنَامِ اَنّٖىٓ اَذْبَحُكَ» diye Allahın emrine oğlunu bezletmiş, hâsılı kalbini irfana, lisanını bürhâna, bedenini nirana, çocuğunu kurbana, malını dayf-ü ihsana teslim ve tahsıs ederek ubudiyyet ve mehabbette kahramanlığını isbat ve sonra «وَاجْعَلْ لٖى لِسَانَ صِدْقٍ فِى الْاٰخِرٖينَ الخ» diye rabbına tazarru’ ve niyaz eylemiş ve binaenaleyh Allah tealânın kerem ve ihsanı da duasına icabetle matlûbunun is’af ve tahkıkını icab etmiştir. Arab müşrikleri de müşarün’ileyhin fazlını mu’terif bulunduklarından dolayı onlara karşı «قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا» da’vetini isbat ve tavzıh sadedinde Allah tealâ Hazreti İbrahimin kavmiyle olan münazarasını ve melekûti İlâhîye ıttılaını bir huccet ve mazıden nümunei imtisal bir dersi ibret olmak üzere tezkir ve evvel emirde eshabı asnamın bedihî olan dalâlını ıhtar ile buyurulmuştur ki:

Öyle de, ve şunu hatırlat: 74. وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ لَِابٖيهِ اٰزَرَ hani İbrahim babası Âzere -ve yahud Ya’kub kıraetinde «را» nın zammiyle «ازر» okunduğuna göre- İbrahimin babasına «ya Âzer! اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةً اِنّٖٓى اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ فٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ asnamı bir sürü İlâh mı tutuyorsun? Her halde ben seni ve kavmini açık bir dalâl içinde görüyorum» demişti.» -Zîruh olan beşerin gerek beşer timsali olsun ve gerek kevakib ve Melâike timsali farz edilsin cansız putlara tezellül ve teabbüdü ne açık bir dalâlettir. İbrahim bunu babası veya babası makamında amucası olan Âzerden başlıyarak kavminin yüzüne vurmaktan ve onları irşad etmekten çekinmemişti. Bu âyette Hazreti İbrahimin pederinin ismi «Âzer» olduğu anlaşılıyor. Kütübi tevarihte ise Süryanîce «Tarah» olduğu meşhurdur. O halde Ya’kub ve İsrail gibi biri isim, biri lakab olmak üzere «Âzer» ve «Tarah» diye iki ismi var demektir. Ragıb, müfredatında Âzer Tarahın muarrebi denilmiş olduğunu da nakletmiş ise de bunu müfessirîn hiç nazrı itibare almamışlardır. Bu derece büyük bir tebdil ile ta’ribde ucme şemmesi kalmamış olacağından kelime «hatem» gibi munsarıf olmak lâzım gelirdi. Ba’zıları da Âzerin Hârezm lugati ve şeyhi herim ya’ni pek kocamış ıhtiyar demek olduğunu ve bir de bir sanem ismi bulunduğunu dahi söylemişlerdir. Ba’zıları da demiştir ki İbrahim aleyhisselâmın babası «Tarah» tır, Âzer de amucasıdır. Amucaya ve dedeye dahi eb ıtlak edilir. Netekim Kur’anda evlâdı Ya’kubdan hikâyeten «نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَآئِكَ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ» buyrulmuştur. Ve Hazreti İsmail, Hazreti Ya’kubun amucası olduğu halde eb ıtlak edilmiştir, Şiy’anın muhtarı da budur. Bunlar «Hazreti İbrahim ve babası, Hazreti Peygamberin ecdadındandır. Halbuki «وَتَقَلُّبَكَ فِى السَّاجِدٖينَ» âyetinin delâletine göre Peygamberin ecdanında kâfir yoktur. Âzer ise kâfirdir. Bir de bu âyetten ve bilhassa Ya’kub kıraetine göre Hazreti ibrahim Âzere ismini söyleyerek ve dalâlini yüzüne vurarak hıtab ettiği gösteriliyor ki babaya birr-ü ihsan bir vazifei diniyye olduğu halde İbrahim aleyhisselâm gibi bir Peygamberi zışanın babasına böyle ezakâr ve cefakâr bir hıtabı tecviz etmiyeceği âşikârdır. Binaenaleyh bu iki karinei mania gösterir ki Âzer, İbrahimin hakıkî ma’nâsiyle babası değildir.» diyorlar. Fakat bunlar Kur’anın zâhirine karşı tekellüf ve taassubdur. Zira Hazreti Peygamberin nesebine asla sifah karışmamış, hepsi nikâhtan gelmiş olduğunda tereddüd yok ise de «تَقَلُّبَكَ فِى السَّاجِدٖينَ» de takallübatı sulbiyye ma’nası kat’î olmadığı gibi Hazreti İbrahimin muamelesi de «وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ بٖى مَالَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِى الدُّنْيَا مَعْرُوفًا» mazmuunundan haric değildir. Sonra kütübi tevarihte meşhur olan «Tarah» isminin menşei nihayet Yehud ve Nesârâ Ahbarına, bu da Tevrata müntehi olabilir. Bu ise Kur’anın «Âzer» ıhbarına muaraza edebilecek bir kuvveti haiz değildir. Onlar Kur’an üzerine değil, Kur’an onlar üzerine müheymin ve nigâhbandır.

İbni Cerir tefsirinde beyan olunduğu üzere Muhammed ibni İshak demiştir ki «Âzer» Hazreti İbrahimin babasıdır. Ve Kûfe sevadında «Kûsâ» karyesi ahalisinden bir recül olduğu bize zikredilen ahbar cümlesindendir. «واللّه اعلم» Ebû Hayyan tefsirinde de «Neccar, müneccim ve mühendis olduğunu ve Nümrudun da nücum ve hendeseye merakı olduğundan nezdinde teveccüh ve ıkbale mazhar bulunduğunu zikretmişlerdir. Ve sevadı Kûfeden «Kûsâ» denilen bir karyeden idi Mücahid böyle demiştir. Ve Hazreti İbrahim de bu karyede tevellüd etti denilmiş. Bundan başka Âzerin «Harran» ahalisinden olduğu da söylenmiştir.» diye nakleylemiştir. Mu’cemülbülhanda «Kûsâ» üç mevzı’dadır. Arzı Babilde sevadı Irakta, Mekkede. Irak Kûsâsı ikidir. Kûsettarik, Kûser rubâ, İbrahim aleyhisselâmın meşhedi ve mevlidi buradadır. Ve bunların ikisi de arzı Babildedir. Hazreti İbrahim burada ateşe atılmıştır.

İmdi, mevcud ve muhayyel her hangi bir şey’in hayalini temsil eden cansız asnamı masnua önünde insanlığı tezlil eden eshabı asnamın dalâli mübîni ıhtar olunduktan sonra buna sebebiyyet veren ve eshabı heyakil denilen nücum perestlerin de dalâli nazarîlerini göstermek ve bir beşer olan Hazreti İbrahimin lûtfı ilâhî ile bütün Semavat ve Arz melekûtına ıttılâ’ ve iykanını ve bu sayede insanlığı masivallaha esaret ve mahkûmiyyet kaydinden tahlıs ile vichei beşeriyyeti doğrudan doğru ve münhasıran Allaha tevcih için tevhid ve hanifiyyeti nasîl isbat ve takrir ettiğini beyan için buyuruluyor ki: 75. وَكَذٰلِكَ نُرٖٓى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Ve işte böyle beyyin bir gösterişle biz İbrahime Semavat ve Erzın melekûtunu gösteriyorduk- Yıldızları, Ay ve Güneşi ile gökleri ve Yeri gözüne gösterdikten başka hey’eti mecmuasiyle bütün âlemin bir mülk bir saltanata tâbi bir memleket olduğunu ve bu memleketi zabt-u idare eden esrarı rübubiyyeti ve kavanini saltanatı kalbine bildiriyorduk. Bütün bunlar Yerde bir beşeri cismanî olan İbrahimin nefsinde temessül ve tahakkuk ediyordu. İbrahim görüyordu ki mekân-ü zamaniyle bütün bu âlemleri toplayıp nefsi İbrahime indiren ve maddiyyat ve ma’neviyyatiyle ona rabt edib hepsini birden idare ve tedbir eden kudreti rabbaniyye hepsinin malik-ü hâkimi bulunan ve şerik-ü nazîri olmıyan bir kudreti vahdaniyyeden ibarettir. Ve İbrahim ona Semadaki nücum-ü kevakibden daha uzak değildir. Yıldızların Semada birer mevkı’leri varsa Yerdeki İbrahimin hepsinin fevkınde bir şerefi vardır. Ve böyle bir şerefi hâiz olan bir mahlûkun ve onun kavminin ve hem nev’inin o maliki hakikî madununda her hangi bir mahlûka bende olub tezellül etmesi pek büyük bir dalâl, pek tehlükeli bir küfran bir nankörlüktür. İşte İbrahime bu melekûtü gösteriyorduk ki öyle desin وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ ve eshabı iykandan olsun. Binaenaleyh İbrahim 76. فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ vakta ki gece zulmetiyle başına çöküp ortalığı örttü, o zaman رَاٰ كَوْكَبًا bir kevkeb: Seyyarattan bir yıldız görerek قَالَ هٰذَا رَبّٖى bu benim rabbım ha!.. dedi -Evvelâ bir yıldızın bir insanı terbiye edebileceğini istib’ad ederek etrafındakilere bir ta’rız yaptı فَلَمّآَ اَفَلَ çok sürmeden o kevakib üful edib batınca قَالَ لَآ اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ ben batanları sevm em dedi.- Bununla evvelâ rübubiyyet ve ubudiyyette mahabbetin üssül’esas olduğunu, fakat taharrük ve üfulün tesir delîli değil mahlûkıyyet, teessür, mahkûmiyyet, hudûs ve fena delili olduğunu ve binaenaleyh afilin rabb olamıyacağını ve afile mahabbet etmek sonu boşa çıkacak bir dalâl olduğunu ve rabbın bunda müessir ve bunu muharrik olan ve zevalden münezzeh bulunan bir kudreti halika olması lâzım geldiğini anlattığı gibi bilhassa üfullerinden dolayı asıllarının kâfi olmadığını teslim ettikleri halde o afillerin masnu’ timsallerine i’tibar etmek ne büyük tenakuzdur.

Bunu müteakıb 77. فَلَمَّا رَاَالْقَمَرَ بَازِغًا vakta ki Kameri doğarken gördü, aynı ma’nâ ile قَالَ هٰذَا رَبّٖى bu benim rabbım ha!... dedi فَلَمّآَ اَفَلَ bu da üful edince hem rabbına olan iykanına izhar ederek «هٰذَا رَبّى» sözlerinin iltizamî olmayıb ilzamî ve inkârî olduğunu anlatmak, hem de her lâhza rabbına olan ıhtıyacını i’tiraf ile hidayetine şükr etmek için قَالَ dedi ki لَئِنْ لَمْ يَهْدِنٖى رَبّٖى لََاكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضّآَلّٖينَ hiç şüphe yok rabbım bana hidayet etmese ben de behemehal o dallîn güruhundan olacaktım. -Zira bütün mes’ele ruhaniyyet ve cismaniyyetin, enfüs-ü afakın birleştiği bir lemha içinde tecelli eden bir hiss-ü idrake dayanıyor, bu görüş ve gösteriş olmaz, veya faniyi bakı zannetmek gibi bir isabetsizlik oluverirse dalâl, muhakkak. Ve birdenbire Kamerin letafet ve cazibesine kapılıvermemek de hayli müşkil. Binaenaleyh doğru ve musıb olan, akl-ü idraki bahş eden Allah tealânın bir lemhai tevfık ve hidayeti olmasa zulmetteki beşeriyyet Aya da tapacak, Yıldıza da tapacak, puta da tapacak.

Bundan sonra 78. فَلَمَّا رَاَالشَّمْسَ بَازِغَةً vakta ki Güneşi doğarken gördü. -Ve üzerindeki zulmetileyl temamen açılıb subhi nehara irdi قَالَ هٰذَا رَبّٖى هٰذَٓا اَكْبَرُ bu benim rabbım ha!... Bu hepsinden büyük!... dedi.- Ve daha büyük bir târîz yaptı فَلَمّآَ اَفَلَتْ sonra bu da üful edince قَالَ يَا قَوْمِ اِنّٖى بَرٖٓىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ her halde ben sizin rabbıma şerik koştuğunuz şeylerden beriyim 79. اِنّٖى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا ben Hanif, tertemiz bir müvahhid olarak bütün mevcudiyyetimle yüzümü cemi’i muhteveyatiyle şu Semavat-ü Arzı yaradan zatı ecell-ü a’lâya tevcih ettim وَمَآ اَنَا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ ve ben müşriklerden değilim dedi. - Evvel-ü âhir Müşriklere aslâ iştirâk etmediğini tasrih ederek tevhide iykanını i’lân ve Hanifiyyeti isbat ve takrir eyledi. 80. وَحَآجَّهُ قَوْمُهُ kavmi de kendisine karşı mücadele ve tahvif ile huccet yarışına kalkıştılar, galebe fikrine düştüler. Cevaben İbrahim onların kavlî ve fi’lî cidal ve tehdidlerini ve istihfaf ederek ve mahabbet noktai nazarından ve sonra mahafet noktai nazarındanda ahkâmı rübubiyyet ve ubudiyyeti takrir eyliyerek galebei kâmilesini te’min eden şu huccetle قَالَ dedi ki اَتُحَآجّوُٓنّٖى فِى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينِ الخ وَهُمْ مُهْتَدُونَ 82. ٨٣ وَتِلْكَ حُجَّتُنَآ اٰتَيْنَاهَآ اِبْرٰهٖيمَ عَلٰى قَوْمِهٖ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَآءُ اِنَّ رَبَّكَ حَكٖيمٌ عَلٖيمٌ ٨٤ وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ كُلًّا هَدَيْنَا وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهٖ دَاوُدَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَ وَكَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ ٨٥ وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَعٖيسٰى وَاِلْيَاسَ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحٖينَ ٨٦ وَاِسْمٰعٖيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمٖينَ ٨٧ وَمِنْ اٰبَآئِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ ٨٨ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدٖى بِهٖ مَنْ يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهٖ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٨٩ اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُلَآءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرٖينَ ٩ اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْ قُلْ لَآ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَمٖينَ Meali Şerifi