En'âm Sûresi 25. Âyet
Mekke · Cüz 7 · Sayfa 130
وَمِنۡهُم مَّن يَسۡتَمِعُ إِلَيۡكَۖ وَجَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ أَكِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرࣰاۚ وَإِن يَرَوۡاْ كُلَّ ءَايَةࣲ لَّا يُؤۡمِنُواْ بِهَاۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوكَ يُجَٰدِلُونَكَ يَقُولُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّآ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٢٥
İçlerinden seni dinleyenler de vardır, fakat biz, onu anlamalarına engel olmak için kalblerinin üstüne örtüler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar, bütün delilleri görseler bile yine ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Ve o kâfirler: "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَمِنْهُمْ مَنْ الخ – Ebû Süfyan, Velid, Nadr, Utbe, Şeybe, Ümeyye, Ebu Cehil ve akranları Resulullahı Kur’an tilâvet ederken dinlemişler, Nadra demişler ki «ya Eba Katiyle Muhammed ne diyor?» o da «kâ’beyi, beyti yapana kasem ederim ki ne diyor bilmem, ancak dilini oynatıyor. Ve benim kurunı mazıyeden size söylediğim gibi evvelkilerin esatirini söyliyor» demiş, Nadrın şiirleri varmış, Acem diyarında Rüstem ve İsfendiyar hikâyeleri gibi bir takım hikâyeler toplayıb nazm etmiş, Kureyşe okur, dinlerlermiş, Ebusüfyan «ben onun söylediklerinin ba’zısını hak buluyorum» demiş, Ebucehil de sakın bunun hiç bir şey’ini ıkrar etme» demiş, o da «ölüm bana ondan ehvendir» demiş ve bu âyet bunlar hakkında nâzil olmuştur.
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ – FIKIH, bir şey’i, bir sözü ıllet-ü hikmetiyle zevkına vararak anlamak ve hattâ tatbik edecek surette anlamaktır.
EKİNNE, «كنانه» nin cem’idir ki kat kat örtüler demektir. Tenvini de tenkirdir. Herkesin tanımadığı
garib ve müstenker örtüler ma’nâsını ifade eder. Ya’ni bizde kalbl erine kat kat ve görülmedik örtüler koymuşuzdur ki dinledikleri Kur’anı zevkı fıkhiyle anlamalarına mani’dir. Ve hattâ kulaklarında bir ağırlık vardır, dinlediklerini iyice duymazlar bile. Burada Surei «Bakare» nin «خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ» âyetinin mazmunu vardır. Gerçi hak âzâne izinleri olmadan girer. Fakat kulağın kulak olması ve onun ardında açık bir kalb bulunması ve Allahın izni de şarttır. Hak ne kadar açık olursa olsun manialı kulaklara ve kalblere nufuz edivermez, duymak, anlamak da fıtratte dâdi hakk olan bir kabiliyyettir. Ve sonra Allah tarafından bir mania ikame edilmemesine mütevakkıftır. Allah bunlara da fıtraten kulak ve kalb vermemiş değildir. Fakat o kalbler öyle müktesebata sarılmış ve öyle bir tab’u tabiat içinde örtülmüş kalmış ve binaenaleyh fıtratlerinde hakka müteveccih olan kabiliyyetleri öyle kapanmış, hıtama irmiştir ki bundan böyle delili hakkı dinleseler değil ya, görseler bile yine inanamazlar. Fıtrati asliyyeyi kapatan bu örtüler bu manialar, akılların sihır, esatır gibi yanlış mebde’lere tutulması, batıl ı’tikadlara saplanması, nefislerin ağraz-u ıhtirasata bürünmesidir ki her hangi bir şahısta bunlar tab’olunub tabiat haline geldimi artık onda hakkı anlamak ve kabul etmek kabiliyyeti kalmaz, isti’dadı iyman söner. Fıtratteki bu kabiliyyet ve isti’dadın derecesi eşhasın ıhtilâfile muhteliftir. Kiminde şeri’, kiminde batıy, kiminde şedid, kiminde hafiftir. Kiminde az kiminde daha çok bir zamanda söner veya inkişaf eder. Bu mıkdarı ıhtilâf, bizzat irade ve meşiyyeti ilâhiyye eseridir. Ancak herkes derecesine göre mevhub olan kuvvei fıtriyyenin evvelinden, sönebileği zaman kadar geçecek müddet zarfındaki ıhtiyarından, sui isti’mal veya hüsni isti’malinden mes’uldür. Ölümden sonra kimse bir şey kesbedemiyeceği gibi bir mevti ruhanî demek olan hıtamı kabiliyyet ve istıkrarı tabiatten sonra da böyledir. Gözler bakar, kulaklar dinler, fakat hiç yeni bir şey duym az, her ne alırsa tabiati olan mukarreratı sabıkasına temsil eder. O artık onun için bir hakikati cedide değil «esatıri evvelîn» olur kalır. Ölüm Allahın emr-ü iradesiyle olduğu gibi maniaların ikamesi ve kabiliyyetin sönmesi de Allahın emr-ü iradesiyledir. Bunun için «وَجَعَلْنَا» buyurulmuştur. Bu da abdin müddeti kabiliyyet zarfındaki taleb-ü ıhtiyarına mübteni olacak olan mes’uliyyete münafi değildir. O maniaları koyan Allah olduğu halde mes’uliyyet neden? suali varid değildir. Bâlâda «اَلَّذٖينَ خَسِرُوٓا اَنْفُسَهُمْ» beyaniyle bu şüpheye mahal olmadığı gösterilmiştir. Bu nokta mezalikı akdam olduğundan dikkat lâzımdır. Herkes bilmelidir ki evvel emirde kendisine rahmeti ilâhiyye olarak az veya çok bir ecel ile bir semayei fıtrat verilmiştir, bu bir gün olub tükenir, bu sui isti’mal edilir bitirilirse Allah bir daha vermeğe mecbur değildir. Bir gün gelir ki bütün maniaları önüne yığar ve ondan sonra bu sui isti’malin mes’uliyyeti devri gelir. Binaenaleyh fursat elde iken ve onun azlığına çokluğuna ı’tiraz etmiyerek o rahmeti tenmiye etmeli, ebedî rahmete ermelidir. (Surei «بقره» ye bak) yoksa bu âyette gösterilen kâfirler gibi kabiliyyetleri kapanınca ter-ü tâze en güzel ni’metler önlerine konur da dadamaz, bunlar eskimiş kokmuş şeylerdir diye mücadele eder.
اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ – ESATÎR; «سطر» dan me’huz bir sıgai cemi’dir ki müfredi üstur ve üsture veya estır, estıre veya estaradır. Yahud «سطر» ın cem’i sütur, «sütur» un ecm’i estar, estarın cem’i de esatırdır. Bunun kendi lâfzından müfredi olmıyan abâdîd ve şemâtît gibi bir ismi cemi’ olduğu da söylenmiştir. Fahruddini Razî der ki «Cumhur» esatırülevvelîn «مَا سَطَرَهُ اْلَاوَّلُونَ» ya’ni evvelkilerin yazdıkları şeyler» diye tefsir etmişlerdir. İbni Abbas «esatırül’evvelînin ma’nâsı «اَحَادِيثُ اْلَاوَّلِينَ الَّتِى كَانُوا يَسْطُرُونَهَا اَىْ يَكْتُبُونَهَا» demiştir ki «evvelkilerin tastır eder, ya’ni yazar oldukları sözleri» demektir. Ba’zıları esatırın türrehat -Ya’ni hurafat ve ebatıl, uydurma, saçma, masald emek olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu, tefsir değil, ma’nâdır. Esatır, türrehat demek olduğu için değil, evvelkilerin esatırı Rüstem ve İsfendiyar hikâyeleri gibi faidesiz kelâmlar olduğu içindir ki «esatırül’evvelîn, türrehat ile tefsir olunmuştur. ilh... Demek ki evvelâ esatır kelimesinin asıl mefhumu tastır edilmiş: yazılmış: Mesturat demektir. Bunun bir hurafe olub olmaması ise kelimenin medlûlü değildir. Esas i’tibariyle yazılmış olan bir şeyin tesbit ve ıhbarı matlûb bir ehemmiyyeti haiz olması lâzım gelir. Şu nokta şayanı ıhtardır ki: Esatırın müfredi olarak zikredilen üstur, üsture, estır, estıre, estare kelimelerinin yunanca isturya kelimesiyle alâkadar olduğu zahirdir. Frenkler de buna «istuvar = historie» demişlerdir. Biz de bugün bunu tarih diye terceme ediyoruz. Binaenaleyh esatırın asıl ma’nâsı bu günkü ta’birimizce «tevarih» demektir. Anlaşılıyor ki Arabcada usture, estıre gibi müfredlerin isti’mali nadirdir. Umumiyyetle esatır kullanılmış ve bunun için cemiyyeti takdirî gösterilmiştir. Ve kelimenin ucmeden muarreb olduğu da tasrih edilmemiştir. Ya’ni esatır Arabîdir. Fakat usturenin Arabî olub olmadığı cayi nazardır. Üsture Yunanca «halıs haber ve istihbar» diye ta’rif edilen «isturya» nın aynı değilse her halde ikisi müşterek bir asla raci’dir. Netekim Farisîde muhkem demek olan «üstuvar» kelimesi de bu asla dahildir. Hasılı esatır frenklerin «istuvar» dedikleridir. Bu da bugün tarih diye terceme edildiğine göre «esatıri evvelîn» eskilerin tarihi, tarihi kadîm demek olur. Ancak bunda tarih kelimesinin ifade ettiği ta’yini vakit ma’nâsı olmıyarak alelıtlak mazı, evvel zaman ma’nâsı vardır. Zira ta’yini vakıt ma’nâsiyle tarih, islâmî bir kelimedir. Ve frenklerin istuvar kelimesinde de esasen bu ma’nâ yoktur. Ve demek ki esatırı evvelîn ta’biri dahi kelimelerin ma’nâsına nazaran türrehat, hurafat demek değildir. Fakat esatır içinde bir çok efsâneler bulunduğundan ve daha doğrusu «esatırı evvelîn» efsâne halinde kaldığından türrehat ve hurafat mefhumları esatırı evvelîn ta’birinin bir lâzımı olmuş ve bunun muhaffeti olarak «esâtır» kelimesi de Arablarca hurafattan kinaye olarak kullanılmıştır. Ve bunun için kamusda da esatırın «nizamsız kelâm» ya’ni saçma ma’nâsına geldiği gösterilmiştir. Netekim zamanımızda da tarihı kadîm ve hattâ tarih kelimelerini vâhî, boş şeyler ma’nâsına kullananlar vardır. O tariha karışmış, bu artık bir tarih olmuş denildiği zaman, yalan olmuş, masal olmuş, sade lâfta kalmış, yahud adı, namı paydar olmuş, iştihar etmiş ma’nâlarından her biri kasdedilebilir. Bu suretle Arablarca esasen «mesturatı evvelîn» demek olan «esâtırı evvelîn» Türklerin masal, Yunanlıların «misus» frenklerin «mit» dedikleri eski kahremanlık hikâyeleri, evvel zaman efsaneleri, destanları olarak mülâhaza edilmiş ve uydurma, hurafat ma’nâsında kullanılmıştır. Hal, mazıye rabt edilmeden hiç bir şey bilinmez, mazıyi hale rabtederek hadisat içindeki cereyanı zamanı bir satrı mümted hahine koyan tarih de şübhesiz ki üstüvar olan mesturattan ibarettir. Bu mesturatın üstüvar olabilmesi de içinde bulunduğu vakıâtı mâzıden tevârüs ettiği ma’lûmat ve mustahberatına rabtetmesiyledir. Bu vakıât ise yalnız âfakıyyattan ibaret olmayıb fikriyyat ve enfüsiyyata, zamanın muhtevi olduğu tasavvurat ve tahayyülâta da şamildir. Çünkü bir zamanda vaki’ olan bir tahayyül dahi o zamanın vakıatındandır. Halbuki zamanı vuku’, zamanı tastıre nazaran mâzı olduğu gibi esasen san’ati tastır ve kitâbet de mâzıi mütekaddime nazaran muahhardır. Binaenaleyh mesturat, hâli mazıye raptederken mesturatı mütekaddimeyi ta’kıb etmek mecburiyyetinde bulunduğu gibi san’ati kitabetin hudusundan ı’tibaren başlıyan ilk mesturat da kendine takaddüm eden ve tastır edilmemiş bulunan zamanı evvelîni lisanen ve fikren tevarüs ettiği ahbar ve âsardan ahz ederek yazmağa mecburdur. Ve bunun içindir ki evvelînin tarihi evvel emirde en ziyade ağızlarda dolaşan sözler olarak satra geçmiş ve sonra da satrdan satıra geçerken nice nice tahavvülâta ma’ruz olmuş bulunur. Binaenaleyh esatîr, mesturat, istuvar, tarih; masal ve hurafat demek olmadığı halde bunların akdemi bulunan esatıri evvelîn, tarihi evvelîn, masal ve efsane ile müteradif gibi olmuştur.
Yunanlılar, masallar, tarihî efsaneler yazmayı bir san’ati edebiyye addetmişler ve bu suretle bir çok ma’budlar, ve nîm ma’budlar ve eski kahremanler hikâyeleri yazmışlardır ki frenkler bu san’ate ve bunları tetebbü’ etmek ilmine «Mitoloji» derler ve bunu «istuvar fabuleuse - efsanevî târih» ve «siyans de mit - masallar ilmi» diye ta’rif de ederler, Ve bundan en ziyade «Hinduyi Avrupaî dedikleri Hind, Fürs, Yunan, Lâtin, Cerman, İslâv, Selt akvamının ilk masallarını kastederler ve bunları ibtidaî insanların hıssiyyatını, tehayyülâtını, tefekküratını, i’tikadatını, ma’lûmatını anlamak için delil ve ilmin menabi’ı ibtidaiyyesi sayarlar da Târih, Felsefe, Edyan bunlardan çıkmıştır derler. Ve Târihi felsefede, Târihi edyanda Mitolojiye mühim bir esas nazariyle bakarlar. Böyle demek Târih masaldır, Felsefe masaldır, İlm-ü din masaldır demek olmadığı ise zâhirdir. Fakat bir çokları bundan Tarihin, Felsefenin, İlmin, Dinin ve bahusus Dinin bir masal demek olduğu tevehhümüne kapılarak yeni yeni masallar uydurmakla yeni Târihler, yeni Felsefeler, yeni Dinler, İlimler icâd ve ıhtira’ olunabileceği zu’mune düşmüşler, Dini hakkın bir hakıkat olduğunu, hayalların, masalların bile bir hakıkatin in’ıkâs ve inhirafı demek olduğunu anlamamışlardır. Bunlar hakk-u batılı tefrık etmiyerek alel’umum edyana «esatırül’evvelîn» ve hurafat derler. Ve böyledir diye mücadele ederler. Bu da kalblerinin hurafat ile meşbu’ olmasından ve bu manialar içinde hakkı anlamak kabil iyyeti fıtrıyyesini zayi’ etmiş bulunmasından neş’et eyler. İşte bu âyet bize gösteriyor ki Kur’an «اِنْ هٰذَآ اِلَّآ اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ» diyen kâfirler de bunlardan ve bunların pirlerindendir. Esatırül’evvelîn demekle de şöyle demiş oluyorlar: Evvelâ diyorlar, Kur’an bir vahyi İlâhî, bir kitabı hak değil, bunun me’hazı, menbaı ilhamı eskiden yazılmış olan mesturat ve mektubattan ıbaret, Muhammed bunu eski kitablardan alıb alıb yazdırıyor. Binaenaleyh bu bir mu’cize değil, hatta bunda yeni bir hakıkat olmadıktan başka hiç bir hakıkat de yoktur. Zira bu sade esatır değil esatıri evvelînden, esatıri evvelîn gibi hakıkatte ma’nâsı olmıyan boş satırlardan, yalan hurafelerden, masallardan ibarettir. O bunları yazdırıb yazdırıb söylüyor diye bir ta’rız de yapıyorlar. Sûrei «Furkan» de geleceği üzere «اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ اكْتَتَبَهَا فَهِىَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَصٖيلًا» diyorlar. Kalblerinin bozukluğundan dolayı ahsenül’hadîs olan kelâmı hakk ile esatıri evvelîni ve hurafatı tefrık ve temyiz edemiyecek bir halde bulunuyorlar ki beşeriyyeti tahrifi hakayık eden hurafattan kurtarıb haktan başka bir şeye perestiş edilmemesi lüzumunu öğreterek sıratı müstakım olan caddei hakıkate hidayet eden ve bir lisanı mu’ciz beyan ile hidâyet eden Kur’an ile Muhammed aleyhıssalâtü vesselâm beşeriyyete ne getirmiş diyenler de bunların tılmizleridir.