AyetSûreler

En'âm Sûresi 18. Âyet

Mekke · Cüz 7 · Sayfa 129

وَهُوَ ٱلۡقَاهِرُ فَوۡقَ عِبَادِهِۦۚ وَهُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡخَبِيرُ ۝١٨

O, kullarının üstünde tam hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 18–24. âyetleri birlikte ele alır.

Rivayet olunuyor ki ehli Mekke «ya Muhammed, Allah senden başka bir Resul bulamadımı? Biz seni tasdık eden bir kimse görmüyoruz. Yehud ve Nesârâya da senden suâl ettik onlar da kendilerinde senin nübüvvetine dâir bir haber olmadığı fikrinde bulunuyorlar. Binaenaleyh bize senin nübüvvetine şehadet edecek bir şâhid göster» demişler ve bu âyet, bu sebeble nâzil olmuşdur:

19. قُلْ اَىُّ شَىْءٍ اَكْبَرُ شَهَادَةً Şehadeti en büyük olan hangi şeyd ir? de قُلِ اللّٰهُ Allah de شَهٖيدٌ بَيْنٖى وَبَيْنَكُمْ benimle sizin aranızda o şâhid -asıl şehadet hakkın huzuruna ilmi yakîn, edayı şehadet ve o ilmi ıhbar-u tebliğtir.- İlmi yakînin menat-u mebdei sözde, zihinde, vicdanda değil, zihnin vakı’ ve nefsel’emre intibakında, ya’ni zatı haktadır. Hakkın kendine şehadetidir ki yakînin hakikatini teşkil eder. Binlerle, yüz binlerle kişi bir şey hakkında şu, şöyledir diye müttefikan şehadette bulunsalar, eğer nefselemirde o şey öyle değilse bunlar yalancı şâhidden başka bir şey olmazlar. Çünkü şehadetleri hakkın kendine şehadetine müstenid değildir. Halbuki «شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ» âyetinde beyan olunduğu üzere hiç bir şeyin ilmi ilâhî haricinde nefsel’emri yoktur. Eşyanın kendilerine şehadeti de Allah tealânın kendine ve onun zımnında onlara şehadetine müsteniddir. Bütün beyyinat, tecribeler, istidlâller Allahın şehadetine raci’ olmak ve birer âyatı hak bulunmak i’tibariyledir ki ilim ifade ederler. Hiç bir kalb ve vicdan da kendi nefsinde Allahı işhad etmeden kendi kendine hiç bir şey hakkında şehadet edemez, hattâ kendine şehadet edemez. Ya’ni o vicdandaki ifade vicdanın değil, vücudun bir ifade ve şehadeti olması haysiyyetiyledir ki yakîn olur. İlmi yakînin kendi yakîniyyeti de kendi vücudunda kendi ayniyyetinde bulunur. O var olduğu yerde var, yok olduğu yerde yoktur. Onun kendi vücudu, kendi ayniyyeti ise ilmi ilâhîdedir. Ve onun bir ifadesi, bir âyetidir. Enfüsî, âfakî hiç bir şey Allahın şehadetine istinad etmeden ve bir şehadeti İlâhiyye olmadan kendine şehadet edemez. Allahın şâhid olmadığı şehadet bulunamaz ve Allah işhad edilmeden hiç bir şehadet yapılamaz. Hasılı Allahdan büyük bir şey ve Allahın fevkında hiç bir alîm-ü habîr mütesavver değildir. Ve Allahdan büyük şâhid de tasavvur olunamaz. Allahın şehadeti de her şeyden evvel bahş ettiği ilmi yakîn ile zâhir olur. O da bahş ettiği kalbde bulunur. Ve onun şâhidi evvelâ Allah ile kendisi olur. Vahyi nübüvvet işbu «قل قل» emirlerinin gösterdiği vechile cebrî bir ilkayı hak, bir fıtrati hassa olarak Allah tealânın aynelyakîn bir emr-ü şehadetidir. Nübüvveti Muhammediyye de her şeyden evvel Allah tealânın kendi zatındaki ilmi ve kalbi Muhammedîdeki şehadeti ile sabittir. Muhammedin Resulullah olduğunu ve bu da’vada sadık bulunduğunu henüz hiç kimse bilmez, hiç kimse şehadet etmezse ona Allah şâhiddir. Onu kalbi Muhammedîdeki şehadetiyle isbat eden Allah dilerse bütün enfüs-ü âfakda da kendine şehadet ettiği lâyüad velâ yuhsâ şahidler halk ederek isbat eyler ve netekim etmiştir. İyi bilmek lâzım gelir ki vahyi nübüvvet sadece bir ilham almak değil, cebri İlâhî ile bir şehadeti İlâhiyye telâkkı etmek ve aldığı ıztırarı kat’î ile aynelyakîn bilmektir. Bunun için buyuruluyor ki:

Ya Muhammed, en büyük şehadet Allahın şehadeti olduğunu söyle ve Allahı işhad ederek de ki sizinle benim Aramda şâhid odur. وَاُوحِىَ اِلَىَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ Ve bana bu Kur’an vahy olundu ki لُِانْذِرَكُمْ بِهٖ وَمَنْ بَلَغَ bununla karşımdaki sizleri ve gaibde bunun baliğ ve vasıl olduğu herkesi inzar edeyim, o korkunc akıbetten korunmak için tahzir eyleyeyim. -Demek ki Kur’anın ahkâmı vakti nüzulünde mevcud olanlara münhasır değildir. Onlardan sonra kıyamete kadar gelecek olanlara dahi umumen şamildir. Ancak Kur’anın baliğ olmadığı, kulaklarına irişmediği kimseler muahaze olunmazlar.

Böyle söyle ve o müşrikleri inzar için şunu da ilâve eyle: اَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ اَنَّ مَعَ اللّٰهِ اٰلِهَةً اُخْرٰى Muhakkak Allahın maiyyetinde başka ilâhlar var diye hakıkaten sizmi kat’î şehadette bulunuyorsunuz? Sahihten sizmi buna şâhidlik ediyorsunuz? قُلْ لَآ اَشْهَدُ Ben ona şehadet etmem, de قُلْ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَاِنَّنٖى بَرٖٓىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ «ben ancak» Allah tek bir İlâhtır» diye şehadet ederim «اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٓهَ اِلَّا اللّٰهُ» derim ve her halde ben sizin Allaha ortak tuttuğunuz şeylerden berîim» de.- Bundan anlaşılıyor ki bir kimse islâma girerken «اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٓهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ» şehadetinden sonra «وَاِنَّنٖى بَرٖٓىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ» mazmunu üzere sarahaten dahi edyanı saireden teberri etmelidir. Maamafih «لَا اِلٰهَ» nefyi esasen bu teberriyi mütezammın bulunduğundan ulema, bu tasriha müstehabb demişlerdir.

Yehûd ve Nesârânın nübüvveti Muhammediyyeyi inkâr etmelerine gelince 20. اَلَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ الخ (Sûrei bakarede ikinci cüz’ün ikinci sahıfasına bak).

Son zamanlarda tertib ettirilmiş olan ve tasrihi islâm diye terceme ve tabı’ olunan eserin müellifi İtalyan Kaytano demiş ki «Muhammed hiç bir müşkilât karşısında yılmamış, hiç ye’se düşmemiş, kanaati asla tezelzüle uğramamıştır. Onda öyle bir i’timadi nefs vardı ki bunun sirri anlaşılamamış ve kendisiyle beraber defn olub gitmiştir.». Belli ki bu söz hakıkati hem i’tiraf hem tahriftir. Belli ki bir beşerin bu derece nefsine i’timadı kabili tasavvur olmadığından buna bir sir tesmiye etmiştir. Bu sir onun nefsine i’timadının sirri değil, hakka, Allaha i’timadının sirridir ki o da nübüvvet-ü risaleti ve Allahın emr-u şehadetiyle nübüvvetine olan yakîni ve da’vasındaki sıdk-u sadakatinin bürhanıdır. Resulullah hiç bir zaman nefsine i’timad etmemiş, daima ve daima Allaha ve Allahın tebligatına tevekkül ve i’timad etmiştir. «اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِيًّا اِنّٖىٓ اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ اللّٰهُ شَهٖيدٌ بَيْنٖى وَبَيْنَكُمْ اِنّٖى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّٖى وَرَبِّكُمْ مَامِنْ دَآبَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ وَاُفَوِّضُ اَمْرٖىٓ اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصٖيرٌ بِالْعِبَادِ» demiştir. Ed’ıyei me’sûresinde dahi varid olduğu üzere «ey Semavât-ü Erzın rabbı olan rabbim sana ahd ederim ki beni nefsime havale etme, zira sen beni nefsime havale eder, kendime bırakırsan nefsim beni şerre yaklaştırır ve hayırdan uzaklaştırır» «لَا تَكِلْنِى اِلَى نَفْسِى فَاِنَّكَ اِنْ تَكْلِنِى اِلَى نَفْسِى تُقَرِّبُنِى مِنَ الشَّرِّ وُتُبَاعِدُنِى مِنَ الْخَيْرِ» diye dua eden Resulullaha i’timadı nefis isnadı büthandan başka ne olur? Nefse i’timad, kendini bilmemek, Allahı tanımamak, kendini ve kendi hevasını mebdei hak, ilâh ittihaz etmekten başka bir şey değildir. Kur’an baştan başa bunun bir cehalet ve tuğyandan ibaret olduğunu isbat ve dâima Allaha tevekkül-ü i’timad emirleri ile doludur. Dâima Allaha ubudiyyete da’vet eden ve kendisi Allahın abdi ve Resulü olduğuna işhad edib duran Fahrı risâletin nübüvvetini inkâr etmek için ona böyle bir da’vayı teellüh isnadı ne kadar açık bir iftirâ, sonra buna bir sir tasavvuruna kalkışılması ne garib bir dalâlettir. Eğer i’timadı nefisten maksad, sıdkına emniyyeti, nübüvvetine iyman ve iykanındaki kuvveti yakîni ise sıdk-u iykan da nefse i’timad değil, hakka i’timaddır. Doğru zann-ü i’tikad ederek vakıın hılâfını söyleyen kimseye sadık denemez, sadık olan kimse de sıdkına emin olabilmek için nefsine, ı’tikadına değil, hakka ı’timad etmiş olmak ve hakkı temsil eylemiş bulunmak lâzım gelir, Bir insan için i’timadsızlık, i’timad edememek ve edilememek büyük bir rezile, reyb-ü tereddüd müdhiş bir marazı kalbî ve büyük bir felâkettir, fakat i’timadi nefis de bir meziyyet-ü fazılet değil, ondan daha fena bir gurur ve hamakattir. Bunu bir mezivyet gibi mülâhaza edenler Allahı bilmeyen ve kendilerini zatı hak zu’meden mağrurlardır. Ne garib cehalettir ki ayağını bir yere ı’timad ettirmeden dikilemediğini pek âlâ bilen ve dayanmak için bir mesnede göz atıb duran bu mağrurlar ı’timadı nefisten bahsederler ve bunu bir fazılet gibi tavsıye eylerler, Halbuki nefse i’timad çürük bir tahtaya dayanmaktır ve hiç bir şey’e i’timad etmemektir ki böyleleri, kimse için şayânı i’timad olamazlar. Kendi haricinden teneffüse muhtac olan bir fâninin kendine i’timadı da’vası kadar da gülünç ne tasavvur olunabilir. Evet insan, i’timad etmeli ve şayânı i’timad olmalıdır. Bu hem bir ıhtiyac, hem bir vazıfedir. Ve bunun içindir ki insan ne olursa olsun kulluktan çıkamaz. Fakat i’timad olunan şey ne kadar kavi ve şayânı i’timad olursa i’timadın kıymeti de onunla mütenasib olur. Nefis bugün olmazsa yarın yıkılır. O kendi kendine dayandığı zaman birinde olmazsa ikincisinde aldanır ve aldatır. Akıl da hiç bir mebdee tutunmadan hiç bir şey bilemez. Âlemde her hangi bir şey’e i’timad edilse neticesi yine i’timadsızlıktır, çünkü fânidir. Hayyi lâyemut ancak Allah tealâdır. Ve binaenaleyh fazıleti i’timad, ancak Allaha i’timaddadır. Ve ancak Allah i’timad edenlerdir ki «فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى» dır. Ve bunlar nefislerini hakka teslim eden ve hak uğrunda hiç bir fedakârlıktan çekinmeyen sadıklar, muhlıslardır. Allahı bilmeyen veya rabbını kendinde görmek isteyen i’timadsızlar da bunu anlayamazlar, bir i’timadı nefs zannederler. İ’timadı nefs ile fedayi nefs beynindeki tenakuz da aşikâr olduğundan şaşarlar, Allaha i’timad deseler hakkı i’tiraf etmiş olacaklarından çekinirler, bilmiyoruz bu bir sir, bir muammâ derler, bir türlü iyman edemezler. İtalyan müverrihi de «Muhammedde bir sir var idi ki bu sir bütün mevcudiyyetiyle hakka i’timadının, Allaha islâm ve inkıyadının sirridir. Ve işte bu sir, bu namusı ekber, nübüvvet-ü risâlettir. Onun bir Resulullah olduğuna şübhe yok. Fakat Peygamber olmayanların da o namusı ekberi müşahede etmelerine ve bu sirrin künhünü ihata edebilmelerine ıhtimal yoktur» dese idi doğru söylemiş olacaktı. Fakat tarihi islâmdan, hayatı Muhamedîden hem bu hakıkati anlamış hem de Allahı ve nübüvveti tasdık etmiş olmamak için tahrif etmeden söyliyememiştir. Nübüvvetten daha evvel haberdar olmuş bulunan Ehli kitabın nübüvveti Muhammediyyeyi oğullarını bildikleri gibi bildikler ine ve lâkin nefislerine ziyan etmiş, mevhibei fıtrat olan kabiliyyeti iymanlarını zayi’ eylemiş olduklarından dolayı hakka iyman edemediklerine bu da bir misal teşkil eylemiştir. Bunun üzerine Allaha iftiranın ne büyük bir zulm olduğu ve Allah tealânın her şey’e şâhid olmasına rağmen yalan söyliyen yalancıların akıbette yalanlarını inkâr vaz’ıyyetine düşecek, alçak, elîm bir zillet ve mes’uliyyete giriftar olacaklarını beyan ile inzara devam olunub buyuruluyor ki: 21. وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا الخ ٢٥ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفٖٓى اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتّٰىٓ اِذَا جَآؤُكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا اِنْ هٰذَآ اِلَّآ اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ ٢٦ وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْئَوْنَ عَنْهُ وَاِنْ يُهْلِكُونَ اِلَّآ اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ٢٧ وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلَا نُكَذِّبَ بِاٰيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ ٢٨ بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ٢٩ وَقَالُوٓا اِنْ هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثٖينَ ٣ وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْ قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ٣١ قَدْ خَسِرَ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِلِقَآءِ اللّٰهِ حَتّٰىٓ اِذَا جَآءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا فٖيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْ اَلَا سَآءَ مَا يَزِرُونَ ٣٢ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَآ اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذٖينَ يَتَّقُونَ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

Meali Şerifi