AyetSûreler

Bakara Sûresi 62. Âyet

Medine · Cüz 1 · Sayfa 10

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَادُواْ وَٱلنَّصَٰرَىٰ وَٱلصَّـٰبِـِٔينَ مَنۡ ءَامَنَ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰا فَلَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ۝٦٢

Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا Dini Muhammedîye zahirde iman etmiş olanlar yani dini islâmı lisanlariyle ıkrarlarından dolayı insanlar beyninde müslüman sayılanlar وَالَّذٖينَ هَادُوا dini Musaya intisap etmiş olan Yehudîler وَالنَّصَارٰى dini İsaya mensup Nasranîler وَالصَّابِئٖينَ bu üç dinden hariç olanlar مَنْ اٰمَنَ yani «مِنْهُمْ» بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ bütün bunlardan her kim Allaha ve Ahıret gününe -bu surenin başında beyan olunduğu üzereh akikaten zahir-ü batınlariyle iman eder وَعَمِلَ صَالِحًا ve bu imana yaraşıklı iyi bir iş yaparsa فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ şüphesiz bunların rableri indinde ecr-ü mükâfâtları vardır وَلَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ ve bunlara korku yoktur ve bunlar mahzun olacak değillerdir yani yapılan inzarlar bunlar hakkında değildir.

İnsanlar sulbi Âdemden yer yüzüne indikleri zaman Cenabı Allah kendilerine «فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنّٖى هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَاىَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» diye her hangi bir zamanda gelen hidayetine ittiba etmeleri şartıyle bunu vadetmemiş mi idi? İşte tevbei Âdemin semeresi olan o vadi ilâhî ilel’ebet cari böyle bir ile mütenasip ameli salih yapacak olan kimselerin risaleti Muhammediyeyi inkâr etmelerine imkân nasıl tasavvur edilir? Tarihin sahaifi şehadetinde nübüvveti Muhammediyeden daha bariz ve daha zahir hangi nübüvvet vardır? Binaenaleyh Semadaki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allaha karşı imanlarında ciddiyet-ü ıhlâs tasavvur etmek hak fikriyle asla kabili tevfik olmıyan bir tenakuz teşkil eder. Şayanı dikkattirki bu ayette iman, biri insanlara nazaran zahirî, diğeri indallah hakikî olmak üzere iki def’a zikredilmiş ve evvel emirde «الَّذٖينَ اٰمَنُوا» Yehudilere, Nasaraya, Sabiîne mukabil tutulmuştur. Demek ki bu üçü Kur’anın mevzuı bahs ettiği imandan alel’ıtlak hariçtirler. Bununla beraber imanı zahirî erbabı bunlarla akran tutulmuş ve ameli salih ile meşrut gösterilmiştir. Demek ki gerek zahiri mümin olan müslümanlar ve gerek bunlar haricinde bulunan Yehudîler, Nasranîler ve saire Kur’anda matlûp olduğu veçhile Allaha ve yevmi Ahırete zahir-ü batınlarile cidden iman eder ve salihane amel yaparlar ve bunda sebat ederlerse o zaman «لَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» sirrine mazhar olacaklardır ki bunda da dini islâmın davet-ü hidayeti âm bir dini umumî olduğu zahir olur. Bu âyetten nihayet şu neticeye geliriz ki dini islâmın hâkim olduğu hey’eti içtimaiyenin teşekkülü için imanı hakikî şart değildir. O zahirî bir ıkrar ile dahi in’ikad ettiği gibi bunun içinde Dünyevî noktai nazardan bir akdi siyasî ile edyanı saire erbabı dahi hürriyeti diniyelerile hakkı hayata mazhardırlar. Fakat bütün bunların içinde ferdî veya içtimaî selâmeti hakikiye ancak imanı kâmil ve ameli salih erbabına mev’uttur, Ve heyeti içtimaiyenin zâmanı hakikîsi bunlardır. Dini islâmın Dünyevî, Uhrevî va’dettiği selâmet-ü saadetin sirri de bu hakikatte münderiçtir. Binaenaleyh imamı kâmil ve ameli kanunı umumîdir. Ve bu ayet o kanunun bir inkişafıdır. Binaenaleyh Yehudîler gibi zillet-ü meskenete düşenler ve gadabı ilâhîye uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allaha ve yevmi Ahırete cidden iman ederek Allahın son zamanda gönderdiği hidayete ittiba eyler ve ona göre ameli salih yaparsa o gadaptan kurtulur. Ve indallah ecr-ü mükâfatını bulur, «لَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» sirrine mazhar olur. Lâkin bu semereye irmek için zahiren yani yalnız insanlar arasında mü’min ve müslüman olmak kâfi değildir. Hattâ bir zaman için mü’mini salih yaşamış olmak da kâfi değildir. Onda sebat edip hüsni hâtime ile gitmek ve Allaha o iman-ü amel ile kavuşmak da lâzımdır.

Bu surenin baş tarafında «اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ» tebşirinin kimlere maksur olduğu ma’lûm idi ki bunda ezcümle «وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَآ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ» şartı vardı ve ayni zamanda «وَبِالْاٰخِرَةِهُمْ يُوقِنُونَ» buyurulmuş olduğu için Ahırete iman ve ikani sahih bütün Enbiya ile beraber Hazreti Muhammed aleyhisselâma ve ona inzal olunana iman edenlere mahsus olduğu tebliğ kılınmıştı. Binaenaleyh burada «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا» cümlesiyle beyan buyurulan imanı hakikînin bı’seti Muhammediyeden sonra o suretle müfesser olduğunda şüphe yoktur. Zaten bu ayetin bilhassa bu noktai nazarla Beni İsraile hıtab hayyizınde bir icmal olup bütün bu beyanatın dini islâma davet sadedinde ve «وَاٰمِنُوا بِمَآ اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَاتَكُونُوٓا اَوَّلَ كَافِرٍ بِهٖ» emri celilinin te’yidi için sevkedildiğinde de iştibahe mahal yoktur. Bi’seti Muhammediyeden evvel Allaha ve yevmi Ahırete iman eden ve ameli salih yapanlar bile Tevrat ve İncîlin hükmünce istikbalin büyük Peygamberine iman ile mükellef idiler, buna işareten «اَوْفُوا بِعَهْدٖٓى» buyurulmuştu. Böyle iken bi’seti Muhammediyeden sonra onu inkâr edenler miyanında imanı hakikî erbabı tasavvuruna imkân kalır mı? Allaha ve yevmi cezaya imanı bulunan ve bu iman salih erbabının feyzı ilmî ve amelîsinden mahrum olan zahirî bir islâm hey’eti içtimaiyesi «لَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» va’di ilâhîsine mazhar değillerdir. Allaha imanı olmıyanlar ihkakı hak edemezler, Ahırete imanı olmıyanlar da bakaye hizmet eyleyemezler. Herkesin yalnız nefsi için çalıştığı bir hey’eti içtimaiyenin manzarası «وَاتَّقُوا يَوْمًا لَاتَجْزٖى نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا» âyetile tasvir olunan yevmi Kıyametin bir nümunesi olur.

«HADE, YEHUDÜ, HEVDEN» esasen Arabcada tevbe etmek manasına olduğu gibi Yehudî olmak manasına da gelir. Deniliyor ki lisanı Arapta bunlara Yehud denilmesi, ya balâda beyan olunduğu üzere buzağıya taabbüdden hâil bir surette vaki olan tevbeleri dolayısiledir ve yahut Yahuza isminin ta’ribidir. Ve Yahuza Hazreti Yakup aleyhisselâmın on iki evlâdının en büyüğünün ismidir. Bu surette Yehud, Beni İsrailin on iki sıbtından birincilerinin ismi olmak lâzım gelirken bu münasebetle umumuna birden tesmiye edilmiş demektir ki her iki takdirde Yehud, ismi cinstir, müfredinde Yehudî denilir.

NASARA, «nasranî»nin cem’idir. Keşşafın beyanına göre müfredi «nasran» dır. «ya» ile nasranî,

Ahmedî gibi mübalağa içindir. İsevîler kendilerine bu ismi vermişlerdir ki bunda üç vechi tesmiye beyan ediliyor:

1- Hazreti İsanın nazil olduğu «Nasıre» karyesine nisbettir. İbni Abbas, Katade, İbni Cüreyc buna kail olmuşlardır.

2- Beyinlerinde tenasur bulunmak yani biribirlerine nusrat etmeleri hasebile bu namı almışlardır.

3- Hazreti İsa Havariyuna «مَنْ اَنْصَارٖٓى اِلَى اللّٰهِ» buyurmuş, onlar da «نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ» demiş oldukları için bu isim ile tesmiye edilmişlerdir. «NASRANλ Rumca hıristiyan diye terceme edilmiştir ki «Hıristos»a nisbettir. Firenkler «Kırist» diyorlar. Hıristos, halâskâr, fidyei necat vererek kurtaran «münci» diye şerh edildiğine nazaran «Nasranî» bunun Arapçası ve Binaenaleyh Nasranî «hıristiyan» Nasara «hıristiyanlar» demek olur.

«SABİÎN» yahut «sabie» hakkında müteaddit tefsirler vardır: evvelâ lûgat itibarile «صَبَأَ فُلَانٌ» denilir ki filân kimse dininden çıkıp filân dine girdi demektir. Bu mana ile idi ki Arap müşrikleri Hazreti Peygamber Efendimize «صَابِىءِ» derlerdi. Çünkü kendi dinlerine muhalif bir din ızhar ediyordu kezalik yıldızlar matla’larından çıktıkları zaman «صَبَاَتِ النُّجُومُ» denilir. Binaenaleyh esasi lûgat itibarile ve tekabül karînesile «Sabiîn» izafî bir manayı haiz olup, İslâm, Nasara, Yehud haricinde bulunan alel’ûmum edyanı saire mensuplarına şamil olur. Maamafih, urfen daha hususî manâlarla da tefsir edilmiştir. Ezcümle: 1- Katadenin tefsiri veçhile bunlar, melâikeye taabbüt eder bir taifedir.

2- Nücuma ibadet eden bir taifedir. İmamı Razî der ki: akrep olan budur. Ve bunların başlıca iki kavilleri vardır: Birincisi, derler ki «halikı âlem Allah tealâdır. Lâkin nücuma ta’zımi ve bunların namaz ve dua için kıble ittihaz edilmelerini emreylemiştir.», İkincisi «Allah tealâ eflâk ve kevakibi halketmiştir ve fakat bu âlemdeki hayr-ü şerri, sıhhat-ü marazı, halk-u tedbir eden bu nücumdur. Binaenaleyh bu âlemin Allahı onlardır. Ve beşeriyetin onlara ta’zımi vaciptir. Sonra bunlar da Allah tealâya ibadet ederler ve insanlara vasıta olurlar.» derler. Bu mezhep Gildanilere mensup olan kavildir ki İbrahim aleyhisselâm bunları redd-ü ibtal için gelmişti ilah... Bunların Hazreti Nuha ve ba’zı rivayata göre Hazreti İdrise nisbet iddiasında bulundukları da söyleniyor. Elhalete hazihi ahkâmı nücuma i’tikat bunlardan kalmadır. Surei Maidede tafsılât gelecektir bak!

Aşiren: ٦٣ وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ خُذُوا مَآ اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَافٖيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ٦٤ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ ٦٥ وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذٖينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِى السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئٖينَ ٦٦ فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَابَيْنَ يَدَيْهَا وَمَاخَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖينَ

Meali Şerifi