A'râf Sûresi 183. Âyet
Mekke · Cüz 9 · Sayfa 174
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ ١٨٣
Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 182–188. âyetleri birlikte ele alır.
182. سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ O mükezziblere bilmiyecekleri bir cihetten istidrac yaparız. -İSTİDRAC, aslında derece derece çıkarmak veya indirmek demek olub bundan bir kimseyi arzusuna göre bir noktaya kadar tedricen götürüb haberi olmıyarak felâkete atmak ma’nâsında müteâref olmuştur ki o kimse onu menafi’ine muvafık bir terakkı zanneder, hakıkatte ise o, onun için uçuruma sürüklenmek olur. Allah tealânın istidrac yapması da alettevali bir kimseye hakkında hayırlı olmıyan ni’metler verib onun da bunu lûtuf ve tuttuğu yolun kendisi için iyi olduğuna zâhib olarak gurur ile tuğyanını artırması ve nihayet bütün bir inkisarı hayal ile en acı ve en feci’ bir surette kelimei azâbın tehakkuk edivermesidir ki bu en şedîd bir azâb olur, zâhiren lûtuf, bâtınen bir kahrolmak ı’tibariyle buna bir keyd tesmiye buyurulmuştur. Bu bir âcizin yaptığı ma’nâ ile bir keyd değil, kadiri mutlakın teşdidi azâb için lûtuf yüzünden yaptığı bir kahir ve muahazedir. Görülüyor ki bu istidracda bir icbarı ma’nevî vardır. Fakat tekzibe müteferrı’ ve onun bir cezası olan ya’ni abdin bir fi’li ıhtiyarîsine müterettib bulunan ve ömrün bir noktasından başlıyan bir cebr olduğundan esas ı’tibariyle cebri mutlak değildir.
184. اَوَ لَمْ يَتَفَكَّرُوا مَا بِصَاحِبِهِمْ مِنْ جِنَّةٍ اِنْ هُوَ اِلَّا نَذٖيرٌ مُبٖينٌ Bir düşünmediler mi ki sahiblerinde -ya’ni ne zamandan beri bir arkadaş gibi görüşüb konuştukları ve pek iyi tânıdıkları ve musahabetinden istifade edegeldikleri zatı Muhammedîdec innet namına bir şey yoktur. O, bir münzirden başka bir şey değildir. -Hasen ve Katâdeden merviydir ki aleyhissalâtü vesselâm bir gece Safa tepesine çıkmış, Kureyşi göbek göbek çağırmış, Allah tealânın azâbından sakınmalarını ıhtar ederek nasıhat etmişti, içlerinden birisi «bu kat’ıyyen delirmiş, sabaha kadar bağıracak» demiş, bunun üzerine bu nâzil olmuştur.
185. اَوَ لَمْ يَنْظُرُوا فٖى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ – Semavat-ü Arzın MELEKÛTÜ, Semavat ve Arz memleketini halk ve zabt-u idare eden hayretengiz rübûbiyyet ve saltanat demektir. Ya’ni âyetlerimizi tekzib edenler bütün hey’eti âleme وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَىْءٍ ve Allahın halkettiği her hangi bir şey’e -velev bir zerre olsunb ir kerre nazar etmediler mi?- Bakıb da bunun ne büyük bir mülk olduğunu, bütün âlemi ve her şey’i halk ve zabt-u idare eden kudretullahın ne büyük bir kudret bulunduğunu ve bütün bunlarda cereyan eden nizamı rübûbiyyetin sureti cereyanını bir teemmül etmediler mi? Efradı ekvandan gerek her biri ve gerek hey’eti mecmuası sani’ı mecîdine delâlet eden bir delil ve şuunı tevhidi okutan bir kitâbı celil değilmi? Bunlara nazar etmek ve bir insan ile bunlar beynindeki bir nazarın nasıl bir camia, nasıl bir nisbeti hak, nasıl bir âyeti tevhid olduğunu teemmül eylemek insanlığın vecîbesi değilmidir? Hey’eti âlemin ve büyük küçük her şeyin nazarlara arzettiği ve edeceği manzarai melekût, Allahın vahdaniyyetine ve âyatı Kur’anın nâtık olduğu şuunâtı rübûbiyyetine şahid olduğuna ne şüphe? Onlar buna bir bakmadılarmı? وَ Atfı nazar edib düşünmedilermi ki اَنْ şöyle bir tehlüke vardır: عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْ olabilir ki kendilerinin eceli yaklaşmıştır. -Başlarına kıyamet kopmak üzeredir. فَبِاَىِّ حَدٖيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ artık bundanb u âyetleri tekzib ettikten veya ecelden sonra -hangi söze inanacaklar?
Resûlüm 187. يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ sana o saatten soruyorlar اَيَّانَ مُرْسٰيهَا ne vakıt demiri atılacak? -Ya’ni kıyametin vuku’ ve subutu ne zamana mukarrer. Bir rivayete göre Yehudîlerden ba’zıları «Hısl ibni Ebikuşeyr ve Şemuyil ibni Zeyd» gelmişler. Resulüllahı bir imtihan için: «ya Muhammed, eğer sen nebiyy isen bize kıyametin vaktını haber ver, çünkü biz onu biliyoruz, doğru söylersen sana iyman edeceğiz» demişler ve şayed bir vakıt söylerse tekzib edeceklermiş, bu âyet nâzil olmuş. Diğer rivayette Kureyşten ba’zıları gelmişler «ya Muhammed, seninle bizim aramızda bir karabet var, buna binaen bize -ya’ni sureti hususıyyede lûtfeno nun vaktını anlat» demişler, nâzil olmuş. Bunun mecmuundan şu, anlaşılıyor ki ikisi de olmuştur. Ve âyette iki kerre «يَسْئَلُونَكَ» buyurulması da buna işaret denebilir. ثَقُلَتْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ O Göklerde ve Yerde -yukarılarda ve aşağıda: yükseklerde ve alçakta: âfakta ve enfüstea ğır geldi. -Ağırlığı hepsinin tahammülünden haric. Onun şiddetine ne Yer dayanabilir ne Gökler, onun vaktı vakfına keşfindeki hevle ne ehli Sema dayanabilir ne ehli Arz. Kıymeti vaktı vaktına keşf-ü ta’yin mes’elesi o kadar ağır bir mes’ele ki bunu Allahtan başka bilen bulunamaz. لَا تَاْتٖيكُمْ اِلَّا بَغْتَةً يَسْئَلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِىٌّ عَنْهَا Sanki sen -bunu pek çok mevzu’ı bahs etmiş, ısrar ve i’tina ile tetebbu’ ve ıstıksade bulunmuşsun, uzun uzadıya sora sora öğrenmiş olman veya bir Peygamber olduğundan dolayı her halde bilmen lâzım geliyormuş dab undan künhiyle haberdar imişsin veya bunu bildirmek lûtfunda bulunabilirmişsin veya bununla ferahlanırmışsın gibi sana soruyorlar. قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ Velâkin nâsın ekserîsi bilmezler -ya’ni ehli ılim değildirler. Bu mes’eleye ılim ancak ındı’ilâhîde olduğunu bilmezler de beşerin dahi bile bileceği şeylerden zannederler sorarlar ve kıyamet ha bugün yarın kopacak, yok daha kopmıyacak, Arzın tebeddülüne, şemsin tekvirine, Semavat-ü Arzın dürülüb bükülmesine milyonlarla sene vardır. Veya bunların hiç birinin aslı yoktur gibi lâflar eder dururlar. 188. قُلْ لَآ اَمْلِكُ لِنَفْسٖى نَفْعًا وَلَا ضَرًّا de ki: Ben, kendi kendime ne bir menfeat ne de bir zarar yapmağa malik değilim اِلَّا مَا شَآءَ اللّٰهُ Allahın dilediğinden başkasını yapamam وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ ve eğer ben kendi kendime gaybı bilir olsa idim, لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ daha çok hayır yapardım وَمَا مَسَّنِىَ السُّوٓءُ ve bana o su’, o dokunabilen elem-ü zarar dokunmazdı -ya’ni hâlim şimdiki gibi bir beşer, bir abid hali olmazdı rabb olmam lâzım gelirdi. Bu ise muhaldir. اِنْ اَنَا اِلَّا نَذٖيرٌ وَبَشٖيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ Ben başka değil ancak bir nezîr ve iyman edecek her hangi bir kavm için bir beşîr ve müjdeciyim -inzar ve bisaret için gönderilmiş bir abdi mürselim, hâşâ rübubiyyet da’vasında değilim. Demişlerdir ki ılim başka kudret başkadır. Yalnız ılim, nefsinden her zararı def’a kâfi değildir. Binaenaleyh gaybe ılim rübubiyyeti de istilzam etmez ve buradaki «السوء» den murad ılim ile def’i mümkin olan zarar ma’nâsınadır. Lâm, cinse değil, ahde mahmuldür. Ve netekim «mâmesseni suün» buyurulmamıştır. Bu bir cihetle doğrudur. Fakat burada şuna dikkat lâzım gelir ki mevzuı bahis, bütün gaybe ılimdir. Bütün gaybı bilmek ise vacib ve mümkin hepsini bilmektir ki bunda mümkin olan her şeyi yapabilmeyi bilmek de dahildir. Ya’ni linefsihi, kendi kendine kendi ılliyyetiyle bütün gaybe ılim, vücubı vücudu ve kudreti mutlakayı da müstelzimdir.
Şimdi burada misakı fıtratin ve işhadı nefsin biraz daha izâhı sadedinde Sûrenin ahirini evveline bir nev’i tafsıl ile rabt ve hatimeden makasıdı Sûreyi bir telhıs siyakında buyuruluyor ki: ١٨٩ هُوَ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشّٰيهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفٖيفًا فَمَرَّتْ بِهٖ فَلَمَّآ اَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرٖينَ ١٩ فَلَمَّآ اٰتٰيهُمَا صَالِحًا جَعَلَا لَهُ شُرَكَآءَ فٖيمَآ اٰتٰيهُمَا فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ ١٩١ اَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ ١٩٢ وَلَا يَسْتَطٖيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلَآ اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ١٩٣ وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْ سَوَآءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ ١٩٤ اِنَّ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجٖيبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ١٩٥ اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا قُلِ ادْعُوا شُرَكَآءَ كُمْ ثُمَّ كٖيدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ ١٩٦ اِنَّ وَلِيِّىَ اللّٰهُ الَّذٖى نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحٖينَ ١٩٧ وَالَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهٖ لَا يَسْتَطٖيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلَآ اَنْفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ١٩٨ وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُوا وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ ١٩٩ خُذِ الْعَفْوَ وَاْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلٖينَ ٢ وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ ١ ٢ اِنَّ الَّذٖينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَآئِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ ٢ ٢ وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِى الْغَىِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ ٣ ٢ وَاِذَا لَمْ تَاْتِهِمْ بِاٰيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا قُلْ اِنَّمَآ اَتَّبِعُ مَا يُوحٰٓى اِلَىَّ مِنْ رَبّٖى هٰذَا بَصَآئِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٤ ٢ وَاِذَا قُرِىَٔ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٥ ٢ وَاذْكُرْ رَبَّكَ فٖى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخٖيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلٖينَ ٦ ٢ اِنَّ الَّذٖينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهٖ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ
Meali Şerifi