AyetSûreler

A'râf Sûresi 172. Âyet

Mekke · Cüz 9 · Sayfa 173

وَإِذۡ أَخَذَ رَبُّكَ مِنۢ بَنِيٓ ءَادَمَ مِن ظُهُورِهِمۡ ذُرِّيَّتَهُمۡ وَأَشۡهَدَهُمۡ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ أَلَسۡتُ بِرَبِّكُمۡۖ قَالُواْ بَلَىٰ شَهِدۡنَآۚ أَن تَقُولُواْ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنۡ هَٰذَا غَٰفِلِينَ ۝١٧٢

Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık)

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَاِذْ Ey Resuli kibriya! O vaktı da ıhtar et ki اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖٓى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ rabbın, Beni Âdemden -şimdikilerden tut da nesilden nesle Âdeme varıncıya kadar Âdem oğullarının sahib zürriyyet olanlarından müteselsilen her birininb ellerinden zürriyyetlerini aldı, ya’ni yedi kudretle ıstıfa edib ayırdı, vücude çıkardı وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ ve onları kendilerine karşı işhad eyledi -şâhid yaptı, kendilerini duymıyan o şuursuz zürriyyetlere «انا» ve «وراء انا» şuurunun bilfiil mebdeini verdi: her birine şuhud ve şehadet fıtratını, kendi nefsinde te’siri hakkı duymak ve duyurmak, i’tiraf ve şehadet etmek hilkatini, insanlık ruhunu verib hepsini vahdaniyyet ve rububiyyetine şahid kıldı da kılarken اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ rabbınız değilmiyim dedi -üzerinizde dilediğim gibi tasarruf eden ve etmek hakkı olan yegâne malikiniz ve alel’ıtak mürebbiniz hâkiminiz olduğuma şâhidsiniz, şehadet edeceksiniz değilmi? Diye hitabı nefsîsi ile emanetini tahmil, rübubiyye tini takrir etti. Hepsi de قَالُوا بَلٰى belâ dedilere vet rabbımızsın şâhidiz diye terbiye ve emaneti kabul ve şehadeti teahhüd eylediler. Hasılı hiç bir şey değil iken rabbül’âlemînin hukmi rübubiyyeti ve bir kanunı intişar tahtında halk-u terbiyesi ile şuursuz zerreler halinde vücude çıkarılıb bütün zevkleriyle şuurlu bir insan fıtratına girdiler, bir insan şahsıyyeti aldılar, hiç bir muhalefette bulunmadılar, o vakit onlar da küfr-ü ınad yoktu, agyardan hiç bir şey tanımıyorlardı. Hiç bir şey değil iken bir zürriyyet halinde sulbden alınıb rahimi maderde telkıh ve ictimaıyyete atılan ve mutlak «انا» ve «ماوراى انا» nisbeti içinde zarurî bir işhad-ü şuhud, bir te’sir-ü teessür hasılı olan bir şuur fıtratine girib mükemmel bir akl-ü idrâk, bir fehm-ü tefhim bir irade ve ıhtıyar hayatının inkişafına doğru giden bütün mevcudiyyet ve failiyyetlerinde ancak onun emrine, kanununa münkad oluyor ve ancak ondan avn-ü ınayet alıyorlar. Ve iycabında bunu böyle söylemeği deruhde ediyorlardı. İşte o Âdemin ilk evlâdından i’tibaren herkes rabbının verdiği ve emrettiği insan fıtratini, vücude şuhudu alıb kabul etmekle rabbı ve kendisi beyninde böyle bir iycab-ü kabulün hasılı olan bir akdı fıtrî altına girmiş ve kendi nefsinde rabbına şehadet ve ubudiyyeti taahhüd etmiştir ki bu mukavele ve bu mîsakı fıtrî beşerin mebdei dinîsi, mebdei hukukîsi, mebdei medenî ve ictimaîsidir. Bir çok müfessirîn demişlerdir ki burada bu ahz-ü işhad ve mukavele, temsilî bir ma’nâdadır. Allah tealânın bütün insanları mebdei fıtratlerinde tevhid ve islâma delâlet için nasb edilmiş afakî, enfüsî delâili rububiyyet ile istidlâl ve islâma müsteıd olarak halketmiş olduğunu bir istiarei temsiliyye tarikıyle tasvirdir. Şöyle ki: Allah tealânın nüfusı beşere akl-ü bas ıreti bir garîze yapması ve bunlar için afak-u enfüste bir takım delâil nasbetmesi ve bu suretle onları mükemmelen techiz-ü temkin edib rububiyyettini ma’rifete tevcih eylemesi, diğer taraftan onların da bu garîzelerle mütecehhiz ve mükneti kâmile ile mütemekkin ve ma’rifete müteveccih olmaları, hey’eti mecmuası Allah tealânın onları emir ve hıtab tarikıyle i’tirafa sevk, onların da bilâ tereddüd icabete müsareat etmiş olması suretine teşbih olunarak bil’istiare bu suretle tasvir kılınmıştır. Netekim «فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْكَرْهًا قَالَتَآ اَتَيْنَا طَآئِعٖينَ» de emr-ü icâbet böyle temsilî olduğu gibi bunda da ma’nâyı ma’rufiyle bir işhad ve suâl-ü cevab, hakikî ma’nâsiyle bir mukavele düşünmek lâzım değildir. Sanki öyle denilmiş ve öyle cevab verilmiş de bir mukavele yapılmış gibi kıymeti hukukıyyeyi haiz olması lâzım gelen kavi bir halkı fıtrat vardır. Ya’ni bu akıd, emrî, kavlî, kelâmî mahiyyette bir mîsak değil, bir kuvvei ma’rifetin tekvin-ü tevekkünü ma’nâsına bir akdi fi’lî demektir. Kelâmullahda bu gibi temsillerin bulunduğu müsellem olduğu gibi bu ma’nâ ekseriyyetin fehm-ü mizacına da muvafıktır. Ve ekser Mütekellimîn de bunun üzerinde yürümüşlerdir. Fakat dikkat edilirse burada daha başka bir nokta vardır. Asıl mes’ele insanların yalnız delâili afakıyye ve enfüsiyyeden bil’istidlâl ma’rifetullaha vasıl olmak kuvve ve isti’dadı değil, insan hilkatinin bil’fiıl bu delillerden biri olması, her insanın fıtrati neviyye ve ferdiyyesiyle vahdaniyyet ve rububiyyete şehadet-ü delâleti henüz eda etmemiş olsa bile rabbının takririyle tehammül ve der’uhde etmiş, üzerine almış bir şâhid bulunması, ta’biri âharle insanlar için ma’rifetullah, tevhıdi rübubiyyet, hakka inkıyad ve islâm mes’elesi sâde istidlâl ile kesbolunacak sırf nazarî bir ma’rifet olmayıb kendi fıtratinde merkûz bir garîze, şühudi nefis denilen kendini duymak, bizzarure ve alel’ıtlak kendinin kendi olduğunu tanımak şuuri bedihîsi ile beraber kendinde mütehakkık bir ma’rifeti bedihiyyedir. Şu kadar ki şuuri nefis gibi sarîh ve celi değil, onun zımnında müstehir bir bedihîi hafidir ki şuuri sarîh ile duyulması sarfı dikkate veya bir tenbih ve ıhtara mütevakkıftır. Zira insanın böyle zımnen duymuş bulunub da farkında olmadığı bir takım şuur mazmunları vardır ki bir veya mükerrer ıhtarlar sayesinde uyanır duyar. Ve işte ma’rifetullah da mutlak «سواى انا» şuuru gibi böyle şühudi. Nefis fıtrati içinde merkûz bir garîzedir. Bilahare bu şehadeti eda ve iyfa etmiyen ve tezkir-ü ıhtarlara rağmen inkâr ve küfürde ısrar edenler ya vicdanına karşı ınad eden veya fıtrati bozulmuş kendilerinde bu garîze kalmamış olan, ya’ni kavlen veya fı’len nakzı ahd ve nefislerini ziyan eden mahrumlardır. Netekim Fransız feylesofu Ogüst kont insan üç hal geçirir: İlk fıtratinde ilâhî, sonra ma ba’dettabiî, sonra tabiî olur» dediği zaman evvelâ bu fıtrati ı’tiraf, sonra da kendinde o fıtratin bozulmuş ve bozukluğun tekarrür etmiş olduğunu ılân eylemiştir ki bu onun bütün insanlığı görmesinde değil, yalnız kendindeki tegayyüri fıtrati görerek sair insanları da bigayri hakkın kendine kıyas etmesindendir. Halbuki terakkı ve tekâmül, fıtratin bozulmasında değil, inkişafındadır. Fıtratin bozulması «فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ» medlûlünce bir tereddidir. Şimdi mes’ele, ma’rifetullahın öyle bir ma’rifeti fıtriyye ve insanın buna edayı şehadeti der’uhde etmiş bir şâhidi fıtrî olması cihetinden mulâhaza edilince bu mîsakın sırf tekvinî bir mahiyyette olmayıb onunla beraber emrî ve kelâmî bir haysiyyeti de haiz olduğunda şüphe edilmemek lâzım gelir. Zira mes’ele yalnız vücudî değil, ayni zamanda şühudîdir, şuur ile de alâkadardır. Yalnız tekv inî olsa idi bil’ahare bu şehadeti eda etmiyen kimse bulunmamak icab ederdi. Ve şühudi nefis mevzuı bahsolan her hangi bir şuur vakıası ise her halde kelâmı lâfzî ile değilse de kelâmı nefsî ile alâkadar olmaktan halî olmaz. Çünkü ruh bir emri rabbolduğundan bütün vakıatı ruhiyye ve hâdisatı şuuriyye vakıatı emriyye olarak mülâhaza edilmek lâzım gelir. Her şuurda bir tebliğı ruhanî vardır ki kelâmın da künhü odur. Şuur ile alâkadar olmıyan tekvinlerde bu tebliğ yoktur, bunun için bir ruhun, bir şuur kuvvesinin tekvini, aynı zamanda onu kendisine tebliğ etmeği, ya’ni söylemeği tazammun eder. Şu halde bu mîsak, tekvinî olmakla beraber ruhî ve kelâmî haysiyyeti de haiz olduğundan buna mukavele demek de bir hakıkat olur. Ancak bu hıtab, kelâmı lâfzî ile değil, Melâikeye olan tebliğ gibi kelâmı nefsî ile bir tebliğ telâkkı edilmelidir. Ahız bir tekvin, işhad nefhı ruh ile bir tekvin ve tebliğ «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» hıtabı «وراء انا» den bir takrir, buna karşı «بَلَى» de bu tekvin-ü işhad ve takrire mutlak bir inkıyadı nefsî ile mutavaat ve mucebini teahhüddür. Her insanın insanlığı esasını teşkil eden «ben» ve «ben değil» duygusunun içinde bu teahhüd mündericdir. «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» hıtabının başında «وقلنا» yâhud «قاءلا» müteallakının tasrih edilmeyib de mukadder bırakılması bunun bir kelâmı nefsî olduğuna işaret demektir. Sonra ma’lûmdur ki ma’nâyı şer’î ve hukukîsiyle bir akd-ü mukavelenin hakıkati bir iycab ile bir kabul beynindeki irtıbattır. Ve bu iycab-ü kabulün her halde kelâmı lâfzî olması şart da değildir. Asıl akıd, iki nefsin bir maksadda birleşmesidir. Tarafeynden rızaya, ya’ni terki ı’tiraza delâlet eden fi’ıl ile de iycab-ü kabul olabilir. Yerinde teatı ile de bir akıd olabilir. Binaenaleyh bu mîsak, sırf akıl ve istidlâl kuvvesinin tekvini dahi olsa şer’an ve hukukan yine teatı kabîlinden hakıkî bir akd-ü mîsaktır. Ancak bu ı’tibar ile mukavele ıtlakı temsilî ve mecazî olur. Fakat izah ettiğimiz ma’nâ ile bu tekvinin bir tekvin i ruhî olması ve bir kelâmı nefsî haysiyyetini de mütezammın bulunması i’tibariyle buna mukavele ıtlakı dahi hakıkat olur. Ve netekim eslâfı müfessirîn de bunu bir temsil değil, bir hakıkat olarak rivayet ve izah eylemişlerdir. Binaenaleyh «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلٰى» mazmunu sade bir temsil değil, bir tahkıktır.

Gelelim bu mîsakın ne vakıt vaki’ olduğuna: bu hususta üç kavil vardır:

1- Bir çokları zürriyyetin baba sulbünde ilk tekvininde ve daha rahimi mâdere tevdi’ olunmadan evvel vaki’ olduğuna kail olmuşlardır ki bunlar âyetteki işhad ve hıtabın da zamanını ahiz zamanı telâkki etmiş ve ahzin ma’nâsı da zürriyyetin sulbden rahime ihracı değil, sulbde vücude ihracı demek olduğuna zahib olmuşlardır. Filvaki’ zürriyyet, nesil ve evlâda dahi denilirse de bunun asıl ma’nâsı gayet küçük karınca demek olan «zerr» den veya saçılmak ma’nâsına «zürur» dan me’huz olarak mai beşerdeki nüfusı zerreviyyedir ki müfredine ve cem’ine ıtlak olunur. Şu halde bunlara göre bu işhad ve hıtabı Elest sulbi pederden çıkan bu nefsi zerrevîye ilk çıktığı sırada yapılmıştır. Bu ise bu zürriyyetin bütün mahiyyeti insaniyyeyi haiz olduğuna kabul ile mümkin olabilir. Lâkin bu, bizim nazarımızda sabit değildir. Ve hatta «ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ» gibi nususı Kur’aniyyeye de zâhiren muhaliftir. Nefsi zerrevî bil’fiıl değil, bil’kuvve bir insancık, telkın ile bir insan olmağa nâmzed bir huveyyin ve belki henüz hayatı hayvaniyye haline de gelmemiş hayatı nebatî uzviyyetinde bir büzeyr, bir tohumcuktur ki bundan insan halk olunacaktır. Buna henüz ruhi insanî nefh olunmamıştır. O halde bunların nefislerine işhadı ve hıtaba icabetleri bir kuvvei beıdeyi temsilden başka bir ma’nâ ifade etmez. Bu miyanda ba’zıları daha ileri gitmiş ve demiştir ki zürriyyetler üzerindeki bu mîsak babalarının değil, ta Âdemin sulbünden ihrac olundukları zaman yapılmıştır. Çünkü bu ma’nâda rivayet olunmuş ba’zı hadîsler vardır ki ezcümle birinin hulâsai meali şudur: Allah tealâ Âdem aleyhisselâmın zahrından kıyamete kadar halk edeceği zürriyyeti çıkardı ve onlara «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» dedi «belâ» dediler ve o gün kalemi takdir kıyamete kadar olanı yazdı bitirdi «جَفَّ الْقَلَمُ بِمَا هُوَ كَائِنٌ اِلَى يَوْمِ الْقِيَمَةِ» oldu -ya’ni kıyamete kadar ne kadar insan gelecekse hepsi Âdemin sulbünden çıkan zürriyyetlerle yazılıb takdir edildi ve bundan böyle beşerde tenasül bir kanun oldu. Bütün insanlar müteselsilen o zürriyyetlerden gelecek «مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَآءٍ مَهٖينٍ» onların sülâlesi zürriyyetlerden olacak bu sülâle haricinde Âdemin yaratıldığı gibi başka âdemler kıyamete kadar yaratılmıyacak, Âdemin sulbünden çıkan zürriyyetlerden her biri böyle kendi sülâleleri olacak olan zürriyyetleri de müteselsilen ve bilkuvve hamil olmak ve onları böyle halk ve terbiye eden halık tealânın hukmüne ve kanununa münkad olarak çalışıb fi’le getirmek ve nihayet onun vahdaniyyet ve rububiyyetini i’tiraf eylemek üzere bir terbiye, bir kuvve alıb kabul etmek suretiyle bir teahhüd ve mîsaka rabt olunmuşlardır. Bunun için bir takım müfessirîn âyetteki da vakti mîsak sulbi Âdemde zuhur zamanı olduğuna hukm eylemişlerdir. Lâkin hadîsin elfazıyle âyetin elfazına ezcümle «مِنْ ظَهْرِ اٰدَمَ مِنْ بَنٖٓى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ» kaydlarına dikkat edildiği zaman aradaki farkı görmemek kabil değildir. Hadîs, tenasüli beşerî kanununun ilk mevkii icraya konulduğu zaman vücude gelen zürriyyeti ulâ zımnında bilkuvve tahakkuka başlıyan nev’in mîsakı icmalîsini beyandır. Âyet ise bu kanun hukmünce bil’fiıl vücude gelen her ferdi zürriyyetin mîsakı tafsılîsi hakkındadır. Bu vehçile hadîs, âyetin delâleten ifade ettiği bir kuvve mebdeini, âyet de hadîsin tezammun ettiği bir fi’il mebdeini tefsir ve beyan etmektedir. Bunun için âyet ile hadîs mütekabilen yekdiğerini ızah etmekle beraber müfadları yekdiğerinin aynı değildir. Alel’icmal nev’in mîsakı sulbi Âdemden başlamış, fakat alettafsıl ferdlerin mîsakı da Beni Âdemden bil’fi’il kendi babalarının sulbünden başlamıştır. Ya’ni zeydin mîsakı amrın mîsakı değil, babanın ananın misakı evlâdın mîsakı değildir. Fakat nev’an mütemasil ve hepsi bir asla, bir kanunı rübubiyyete racı’dirler. Ve teahhüdün mahiyyeti de bu terbiyenin mürebbîsi, bu kanunun vazıı olan halık tealânın ni’metine şükür, ahkâmına inkıyad, vahdaniyyet ve rübubiyyetini ı’tiraf ve ı’lân eylemektir ki islâm da budur. Şu halde bu âyet mucebince her ferdin mebdei teahhüdünü nev’ın mebdei teahhüdü olan sulbı Âdemden saymak doğru değildir. Bir de nev’ın bütün efradiyle vücudi nev’îsi sırf vücudi zihnî kabîlinden olduğu ve bu ı’tibar ile Âdem ismi nev’ın bir mümessili addolunduğu cihetle hadîsteki mîsakı ruhı Âdemle beraber bütün envaı beşerin bir mîsakı diye ifade edenler de olmuştur. Netekim Kâ’bı Kurazîden böyle bir rivayet de vardır. Ve bundan bigayri hakkın tenasühı ervah fikrine sapanlar da bulunmuştur. Halbuki âyet, tenasüh fikrinin temamen aleyhinedir.

2- İbni Atıyyenin beyanı vechile ba’zıları da bu mîsak ve teahhüdün zamanı, bülûğ zamanı olduğuna kail olmuşlardır. Zira bir zürriyyetin nefsine tamamen şühudü kendisinden zürriyyet çıkmağa başladığını kördüğü bülûğ zamanında vakı’ olur. Ve ma’rifete temekküni tam da o vakıt bulunur. Âyette ise ahız ve işhad buyurulmuştur. Bu surette baliğ olmıyanların henüz teahhüdü yok demektir. Ve âyetten bu ma’nâyı anlamak için iki vecih mümkindir. Birisi «وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ» zamirleri zürriyyete inca’ olunmakla beraber zürriyyete veledi kâmil, ahze istıfayı baliğ ma’nâsı vermek ve bu suretle ahız ve işhad zamanını ayırıb evveli mîsak, ahız vaktından işhad vaktına kadar devam eden bir müddet zarfında başlamış ve işhad vaktı olan bülûğ zamanında «بلى» teahhüdiyle tamam olmuş diye anlamak, ikincisi bu zamirleri zürriyyete değil, Benî Âdeme irca’ etmektir ki bu surette âyetin ma’nâsı «Benî Âdemden her biri sulblerinden zürriyyetlerinin çıkmağa başladığı ve bu suretle nefislerini duyub kendilerine karşı kendi mahiyyet ve hakıkatlerine ve Allahın ni’met ve terbiyesine şahid oldukları sırada bu bülûğlariyle «بلى» diye Allahın ni’meti terbiyesini kabul rübubiyyetine inkıyad ve vahdaniyyeti rabbaniyyeyi tasdık ile ma’rifetullahı ve ubudiyyeti teahhüd ettiler. Bülûğ hukmü gelince baliğ olmayız, bu zevkı duymayız demediler» demek olur. Bu güzel bir ma’nâdır. Fakat bülûğ zamanı bu mîsakın akd-ü teahhüdü zamanı değil, vücubı icrası zamanı olduğunu da unutmamak lâzım gelir. Bunun için:

3- Ekser müfessirîn ve ulema bu mîsakın bidayeti, zürriyyetin sulbi pederden çıkıb rahimi mâdere düşmesiyle başlamış ve orada aleka, mudga, ızam ve kisvei lâhim terbiye ve tesviyeleriyle hılkati tebeyyün edib «ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ» mısdakınca ruh nefholunarak neş’eti insaniyyeyi girdiği zaman «بلى» teahhüdünün vukuıyle tamam olmuş olduğunu ve zemanı bülûğ bu teahhüdün vücubı icrası, ya’ni teklif ve vazifenin bed’i zamanı bulunduğunu beyan eylemişlerdir. Usuli fıkıhta beyan olunduğu üzere her ferdin insanî şahsiyyeti, hukukî ehliyyeti bu mîsak ile bu teahhüd zamanından başlar ve bülûğuna kadar tekemmül eder. Bülûğdan ı’tibaren de vücubi vazife, teklif teveccüh eyler ve bunun ilk eseri hukukîsi hakkı hayattır. Bu andan ı’tibaren ebeveynine ve cem’ıyyeti beşeriyyeye onun hakkı hayatını gözetmek bir vazife olur. Ve bunun içindir ki iskatı cenîn bir cürümdür. Ve müstebînül’hılka bir cenînin iskatından dolayı gurre lâzım gelir. Ve cenîne irs ve vasıyyet, sahih ve bir cenîn in bülûguna kadar lehine olan tasarrufat mu’teber olur. Bundan evvel ise zürriyyetin şahsıyyeti insaniyye ve hukukıyyesi mukarre değildir. Ancak sulbi pederde zuhurundan ı’tibaren bir şübhei hukukî vardır. Meselâ azl diyaneten mekruhtur. Şimdi âyetin mutazammın olduğu ba’zı iymalarla mealini şöyle mülâhaza etmeliyiz: «وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ» zamirleri zürriyyete raci’ olmakla beraber babaları olan Beni Âdeme veya hepsine de rücuu ihtimali ve «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» istifhamı takrirîsinin ifham ettiği ma’nâyı minnet ve siyak-u sibak dolayısiyle bu ıhtar şu ma’nâları tezkir etmektedir: Ma’lûm ya insan, insan olmadan evvel kendini duymazken sonradan duyar olur «ben benim» der. İşte bunu diyebilmek, onu ona veren rabbına gizli bir duygu ve inkıyadı ve kendine karşı ona şehadet etmek teahhüdünü tezammun eder. Ve insanın bütün kuvasiyle nefsini ve mahiyyetini müşahede ettiği zaman da bülûğundan başlar. Beni Âdemden bir babanın sulbünden bir zürriyyetin ahzolunduğu lâhzada rabbının bu fi’line öyle bir zevkı inkıyad ile mutaveatı ve hukmi rübûbiyyete öyle bir i’tiraf-ü şehadeti vardırki bu anda bütün heyecaniyle nefsini duyarken âdeta kendinden geçer de rabbının zevkı ni’metine müstağrak olur. Kendinin sulbi pederdeki halini kendine ıhtar eden bu anda o babanın nefsinde rabbının «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» hıtabı ızzetine «belâ» demekten başka bir hissi hâkim yoktur. Ve her insan, ani bülûğunda bu zevk-u heyecanı müşahede eder. Bunu müşahede edebilmesi de mukaddema rabbının emrine inkıyad edib insanlık ruhunu almasının neticesidir. Şimdi babadaki bu zevk-u neşve de hakikatte ondan ahzolunan zürriyyet dolayısiyle kendini hatırlayıb rabbına teahhüdünü iyfa etmesi içindir. O zürriyyetin sulbi pederde halkı ilâhî ile teayyün edib bir nefsi zerrevî mevcudiyyetiyle ve sevkı rabbanî tahtinde bir içtima’ ve telkıh şevkıyle rahimi mâdere geçmek için harekete get irilmesi yüzündendir. Her insan böyle bir zürriyyet iken rabbının terbiyesine mutaveatle rahimi mâdere erzakı mukadderesiyle beslenib bittedric aleka ve mudga etvarından geçerek kemikleri lâhim kisvesi giymiş bir seviyyei tasvire gelmiş ve sonra da «ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ» medlûlünce mahzı emri rabbanî olan ruhun nefhıyle evvelki neş’etin gâyesi olan diğer bir neş’ete girmiş ve o zaman kendini ve rabbının hıtabını nefsinde duyub kendine karşı rabbını i’tiraf ve onun vahdaniyyet ve rübubiyyetine şehadet vazifesini teahhüd eden bir şahsıyyeti insaniyye olmuş «اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ» hıtabına «belâ» demiştir. Her insan şuurı fıtratiyle böyle bir teahhüdün altındadır. Şuhudi nefis ni’metinni vecîbesi nefsin haddini bilmek ve hakka şehadetle hukmüne inkıyad eylemektir. Binaenaleyh şuhudi nefsin tekemmül ettiği bülûğdan i’tibaren Allaha karşı bu vecîbei şehadet ve ubudiyyetin iyfası vazifesidir.

شَهِدْنَا Biz şehadet ettik -ya’ni Beni Âdemin sulbünden alınıb kendine karşı şâhid olabilir sahih bir insan fıtrati verilen her zürriyyetin üzerinde fıtraten böyle bir teahhüd bulunduğuna biz azimüşşan «شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَآئِمًا بِالْقِسْطِ» mantukunca böyle şehadet ettik; o ahz-ü işhad ve «elest»ü «belâ» vaktını kelâmımızla tezkir ve ıhtar eyledik ki اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِلٖينَ ey kâfirler yevmi kıyamettea kıbeti emir tezâhür ettiği vakıt -biz bundan kat’ıyyen gafil idik demiyesinizn efsimizi duymak, ruh ve şuur sahibi olmak hakkı kabul etmeyi ve kendimiz üzerinde sen azımüşşanın rübubiyyet ve vahdaniyyetini tasdık eylemeyi bir teahhüd olduğunu ve kendimizi duymanın kendi varlığımızın senin vücubı vücuduna, vahdaniyyetine, rübubiyyetine bir şâhid bulunduğunu şuurı sarîh ile duymuyorduk. Hafî olan bu teahhüdü bize sarahaten tezkir ve iş’ar lûtfunda da bulunmadın diye i’tizar eylemiyesiniz