A'râf Sûresi 164. Âyet
Mekke · Cüz 9 · Sayfa 172
وَإِذۡ قَالَتۡ أُمَّةࣱ مِّنۡهُمۡ لِمَ تَعِظُونَ قَوۡمًا ٱللَّهُ مُهۡلِكُهُمۡ أَوۡ مُعَذِّبُهُمۡ عَذَابࣰا شَدِيدࣰاۖ قَالُواْ مَعۡذِرَةً إِلَىٰ رَبِّكُمۡ وَلَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ١٦٤
İçlerinden bir topluluk, "Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz" dediği vakit, o uyarıda bulunanlar dediler ki; "Rabbiniz tarafından mazur görülmemiz için, bir de belki günahlardan sakınırlar diye
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ – «اِذْ يَعْدُونَ فِى السَّبْتِ» cümlesine ma’tuftur ve o karye ahalisinin fısk ve taaddide ve nasıhat dinlememekteki mütemadi ısrarlarile içlerindeki sulehânın hal ve akıbetlerini beyandır. Ya’ni -ve o vakıt ki içlerinden bir ümmet, bir sulehâ cemaati şöyle demişti لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدٖيدًا Allah helâklerini veyab ütün bütün helâklerini değilse bile -şiddetli bir azâb ile ta’ziblerini murad etmiş böyle bir kavme niçin va’z-u nasıhat edib duruyorsunuz?- Ya’ni o karye ahalisi iki kısım idi, bir kısmı fâsık mütecavizler güruhu, bir kısmı da dindar sulehâ cemaati idi ki bunlar ekalliyyette kalmış, mütecavizleri men’edemiyorlar ve hiç bir vechile söz geçiremiyorlardı. Bunlar da iki kısım olmuştu, bir kısım suleha uğraşmış, uğraşmış acı tatlı, zor kolay her yoldan giderek ve her vasıtaya müracaat ederek zahmetler çekmiş, nasıhat etmiş dinletememiş, nihayet bıkmış, me’yus olmuş, Allahdan bu ahaliye bir belâ geleceğine karar vermiş, o halka buğzlarından dolayı nasıhatten vaz geçmiş, sesi kesilmiş, inkıta’-u uzleti ıhtiyar etmiş idiler. Anlaşılıyor ki bunlar fasıklara nisbeten az olmakla beraber yine bir ümmet denecek kadar bir kesreti haiz idiler ve kendi aralarında bir ictimaıyyetleri var idi. Bunlar miyanından ekalli kalil diğer bir kısım suleha ise asla me’yus olmuyorlar, bütün mezahim-ü müşkilâta rağmen va’z-u nasıhatle uğraşmağa devam ediyorlardı ve bunlar o söz dinlemek halka nasıhatte devam ettikce o me’yus ve munkatı’ olan kısım, bunlara «neye kendinizi boşuna yoruyor onlarla bulaşıyorsunuz «yollu nasıhat makamında» siz böyle Allahın ihlâkine veya şiddetli bir azabına mahkûm olmuş bir kavmi niçin va’z-u nasıhat edib duruyorsunuz diye ı’tiraz etmiş ve bu suretle bunları nasıhatten vaz geçirib halkı bütün bütün hallerine bırakmayı tercih eylemişler ve böyle derken bir farzı kifayenin umumen terkile hepsinin âsim olacaklarını düşünememişlerdi. Lâkin bunlar va’z-u nasıhatten, bu farzı kifayeden vaz geçmediler. Cevaben قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ rabbınıza karşı, dediler: Bir ma’ziret olmak için, bir de belki bir dereceye kadar sakınırlar -ya’ni bizim va’z-u nasıhatımız iki sebebe mebnidir. Birisi ve birincisi sırf Allaha karşı ma’ziretimiz bulunmak, nehiy anilmünker hususunda indallah bir nevi’ taksîr ve tefrıt ile mütteham olmamaktır. Çünkü nehiy anilmünker henüz ber hayat olanlara son nefese kadar bir farzı kifayedir. İkincisi yeis dünyada hiç bir hususta câiz değildir. Ve ne kadar günahkâr olursa olsun halkın tevbe ve ittikasını arzu ve ümid etmek de bir vazifedir. Gerçi bu hal böyle devam ederse nihayeti bir helâk veya azâba varacağı muhakkaktır. Fakat ahvali beşer muhtelif ve sirri kader vukuundan evvel gayrı ma’lûmdur. Ne bilirsiniz bu güne kadar hiç söz dinlemeyen bu halk belki yarın dinleyiverir, dinler de belki sakınmağa başlar. Bütün bütün sakınmazsa belki biraz sakınır ve belki bu suretle azâb biraz tahaffüf eder. Her halde nasıhat terki nasıhatten evlâdır. Fakat nasıhate devamın hiç olmazsa bir azcık olsun sakındırmağa sebeb olması me’muldür. Hiç bir mukavemete ma’ruz olmıyan fenalık her halde daha seri’ ve daha kolaylıkla meydan alır. Her hangi bir fenalığın aslını olamazsa sür’at ve şiddetini olsun tahfife çalışmaktan sarfı nazar etmemelidir. Felâket mukadder ise nasıhat edenler indallah ma’zur olurlar. Anlâmalı ki iyiler ne çekmiş ne kadar uğraşmış, buna mukabil kötüler de fısk ve tecavüzlerinde ne kadar ısrar eylemişler, binnetice o kavm, o mütecaviz ahali