AyetSûreler

A'râf Sûresi 160. Âyet

Mekke · Cüz 9 · Sayfa 171

وَقَطَّعۡنَٰهُمُ ٱثۡنَتَيۡ عَشۡرَةَ أَسۡبَاطًا أُمَمࣰاۚ وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ إِذِ ٱسۡتَسۡقَىٰهُ قَوۡمُهُۥٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡحَجَرَۖ فَٱنۢبَجَسَتۡ مِنۡهُ ٱثۡنَتَا عَشۡرَةَ عَيۡنࣰاۖ قَدۡ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسࣲ مَّشۡرَبَهُمۡۚ وَظَلَّلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلۡغَمَٰمَ وَأَنزَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلۡمَنَّ وَٱلسَّلۡوَىٰۖ كُلُواْ مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقۡنَٰكُمۡۚ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ ۝١٦٠

Biz onları oniki kabileye, o kadar ümmete ayırdık. Ve kavmi kendisinden su istediği zaman Musa’ya, elindeki asâ ile taşa vur, diye vahyettik, vurunca hemen o taştan oniki pınar akmaya başladı. Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi. Bulutu da üzerlerine gönderdik, gölgeledik. Onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak ihsan ettiğimiz nimetlerin temizinden yiyiniz, dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, lakin kendi kendilerine zulmediyorlardı

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَىْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًا biz onları sibt sibt on iki ümmete ayırmıştık -ki her biri bir ümmet halinde bir nakîb ile idare olunuyorlar. Ve hey’eti umumiyyesi Musânın idaresinde bulunmakla beraber idarei hususiyelerinde ayrı birer cemaat bulunuyorlardı وَاَوْحَيْنَآ اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ ve Musâya kavmi istiska, ya’ni susuzluktan yağmur duası için müracaat ettiği -ve sûrei «bakare» de geçen «وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِهٖ» buyurulduğu üzere Musânın da istiska eylediğiv akit şöyle vahy etmiştik: اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ asan ile taşa vur فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا vurunca taştan on iki pınar sızdı -ve derken fışkırdı. Netekim sûrei «Bakare» de «فَانْفَجَرَتْ». Bu suretle قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ Her kısım halk su içecekleri yeri kat’iyyen bildih er sıbt kendilerine mahsus bir pınara bir ni’meti mahsusaya irdi. Bildiler ki daima ve sureti mahsusada su içmek için yalnız yağmur duası kâfi değil taşları kırıb pınarlar, menba’lar yapmak da lâzım, asıl su içilecek yer, böyle pınarlar, menba’lardır. Ve Bildiler ki Allah kuru taşlardan böyle pınarlar akıtmağa da kadir, ancak ümmet ümmet olmalı ve başlarında iyi bir muktedâbih bulunmalıdır. İşte kavmi Musânın on iki sıbt ve ümmete ayrılması ve aynı zamanda hepsinin mercii Musâ olması, her birinin aynı yerden çıkan ayrı bir pınara, hususî bir ni’mete irmesiyle alâkadar oldu. Hepsinin meşrebi bir değil idi. Bundan başka وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ üstlerine bulutu gölgeledik de çekmiştik -öyleki Tiyhte gittikleri yere gidiyor, durdukları yerde duruyordu وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى üzerlerine menn-ü selvâ indirmiş كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ size verdiğimiz rızkın en hoşlarından yeyiniz demiştik- Hasılı bunlar esasen tefrikaya mütemayil ve vadiyi tiyh-ü hayrette pûyan iken beyinlerinde hased ve münazeaya ve herc-ü merce mani’ olacak ve maamafih hususiyyetlerini ihlâl de eylemiyecek bir sureti taksim ve teşkilât ile on iki ümmet halinde bir kavm olarak Musânın tahtı risaletinde birleştirilmiş ve bu suretle hususî ve umumî ni’metlerle merzuk kılınmış idi. Böyle iken çokları nankörlük ettiler وَمَا ظَلَمُونَا ve buna karşı zulüm ve nankörlük edenler bize değil وَلٰكِنْ كَانُوٓا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ve lâkin nefislerine zulm eyliyor, kendilerine yazık ediyorlardı -binaenaleyh bundan böyle de haksızlık ederlerse yine öyledir. Netekim: