Zümer Sûresi 45. Âyet
Mekke · Cüz 24 · Sayfa 463
وَإِذَا ذُكِرَ ٱللَّهُ وَحۡدَهُ ٱشۡمَأَزَّتۡ قُلُوبُ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِۖ وَإِذَا ذُكِرَ ٱلَّذِينَ مِن دُونِهِۦٓ إِذَا هُمۡ يَسۡتَبۡشِرُونَ ٤٥
Böyle iken, Allah bir olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların yürekleri burkulur da, O’ndan başkaları anıldığı zaman derhal yüzleri güler
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 42–52. âyetleri birlikte ele alır.
42. اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ حٖينَ مَوْتِهَا Allah kabz eder alır o nefisleri ölümleri zamanı - bu âyetin sevkı yukarıya üç noktadan alâkadardır. Bir kerre kasr ile nihayetteki «وَمَآ اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكٖيلٍ» kavline nâzırdır. Ya’ni vekîl sen değilsin Allahdır. Çünkü o canları ancak Allah alır. Bu nokta daha ileride «وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ» diye tasrih de edilecektir. İkincisi hidayet ve dalâletin, hayat ve memat ile bir temsilini iş’ar eder. Üçüncüsü de ta yukarıdaki «اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ» kavlini bir nevi’ tavzıh ile «فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدٖى لِنَفْسِهٖ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا» ıhtarını bir takrir ve isbattır. Sahib keşşaf burada enfüsten murad ruh ile beden mecmuu olduğuna kail olarak demiştir ki: el’enfüs kemahiye cümlelerdir, teveffîsi de imatesidir ki hassas derrâk bir zîhayat olmasının medarı olan eczasının sıhhat ve selâmeti kabîlinden esbab ve şeriatın selb olunmasıdır. Çünkü sıhhati selb olununca keenne zâtı selb olunmuş gibi olur. Çünkü Allah azze ve alâ teveffiyi mevti, menâmi hep enfüse teallûk ettirmiştir. Halbuki akl-u temyiz nefsı mevt ve nevm ile muttasıf değildir, ölen ve uyuyan ancak cümle ma’nâsına nefistir اه. Nefis beden mukabili olarak ruh ma’nâsına dahi geldiği ve bilhassa ruhi emrî denilen nefsi natıkaya ıtlak edildiği cihetle diğer müfessirîn burada İbni Abbas Hazretlerinden vârid olan bir rivayet vechile akl-u temyiz nefsi denilen nüfusı nâtıka ile tefsir etmişlerdir ve teveffiyi de bedene olan teallûk ve tesarrufunu kesmek suretiyle kabz edip almak diye beyan eylemişlerdir. Mevtte zâhiren ve bâtınen, uykuda da yalnız zâhiren teallûku kesildiğini söylemişlerdir. İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Âdem oğlunda bir nefis bir ruh vardır, aralarındaki fark Güneş ile şuaı gibidir. Nefis, kendisiyle akıl ve temyiz yapılan, ruh da teneffüs ve hareket yapılandır. Ölümde ikisi de müteveffâ, uykuda yalnız nefis müteveffadır اه. Ruh denilince umumiyyetle hayat meb’dei anlaşıla geldiği gibi hayat da ekseriya cismanî tezahürat ile anlaşıldığından hayatı ma’neviyye meb’dei olan ruha nefis ıtlak edilmiştir. Güneş ile şuaını temsil getirmesi gösterir ki aralarında bir cevher farkı anlatmak istememiştir. Bizim anladığımız şudur: nefis kendini duyan, kendine ve kendindekine vicdanı olan ya’ni ene şuuruna sahib olan zattır. Her nefiste böyle şâir ve meş’ûr olmak üzere çifte bir haysiyyet vardır. Teveffî, bir şey’i vâfî olarak, ya’ni kâmilen ve tamamiyle almak, selbetmektir. Bundan dolayı ruhun tarafı ilâhîden tamamiyle ahz-ü kabzına teveffî ve ölüme vefat denilmiştir. Emaneti yerine teslim ve temamen vefâ etmek gibidir. Nefisler vacibülvücud değildirler, onun için kendilerine şuurları bizati olsa bile lizatiha değildir. Allahdandır. Allah onları kendilerinden alıp kendilerinden geçirir. Bu ma’nâ «اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ» gibidir. İşte nefsin teveffîsi, ölüm ve uyku hallerinde olduğu gibi kendinden geçirilip akl-ü temyizinin kendinden alınmasıdır. Bu suretle ma’nâ şu oluyor: «اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ» o nefisleri nüfusı natıkayı başka değil, ancak Allah kendilerinden alır, kabzeder, yok etmeksizin kendilerinden geçirir, şuur ve temyizlerini alır حٖينَ مَوْتِهَا öldükleri zaman - ya’ni bedene tesarruf ve teallûkları kesildiği zaman وَالَّتٖى لَمْ تَمُتْ ölmiyenleri de فٖى مَنَامِهَا uyudukları zaman alır da فَيُمْسِكُ الَّتٖى قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ üzerine ölüm hukmünü verdiklerini alıkor, ba’se kadar tutar وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى diğerlerini, henüz ölüm hukmü verilmemiş olan uykudakileri salıverir اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى müsemmâ, mukadder bir ecele kadar ki ölecekleri zamandır - işte böyle hem ölüm halinde, hem de uyku halinde o nefisler, Allah tealânın kabzında bulunur. Burada şu suâl hatıra gelir: Yukarıda Sûrei Secde de «قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ الَّذٖى وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ» buyurulmuş, daha yukarıda Sûrei «Enam» da «حَتّٰىٓ اِذَا جَآءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ ثُمَّ رُدُّوٓا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ» buyurulmuş olmakla bunlarda teveffî Allahın Resullerine ve melekülmevte isnad edilmiş idi, şu halde burada kasr ile «اَللّٰهُ يَتَوَفَّى» buyurulması bunlara münafi olmaz mı? Fahrüddini Razî tefsirinde buna şöyle bir cevab verilmiştir: hakıkatte teveffî eden ancak Allah tealâdır. Şu kadar ki Allah tealâ esbab âleminde her nevi’ ameli Melâikeden bir Meleke tefvız buyurmuş, bu suretle ervahın kabzına da Melekülmevti me’mur kılmıştır ki o reistir, maıyyetinde etbaı ve hademesi vardır. Onun için o âyetlerde teveffî onlara nisbet edilmiş, burada da hakıkî olarak Allah tealâya nisbet olunmuştur اه. Bunun hasılı; Allahın me’mur edip gönderdiği rüsülün kabzı Allahın kabzı demektir. Yahud Allahın kabzı doğrudan doğruya veya Melekleri vasıtasiyle olmaktan eamdır demek oluyor. Bu cevab haddi zatında dağru ve «وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهٖ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً حَتّٰىٓ اِذَا جَآءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا» diye hattâ ile «وَهُوَ الْقَاهِرُ» kasrına terfi’i de buna şâhid ise de burada daha mühim bir nükte vardır: dikkat olunmak lâzım gelir ki zikrolunan âyetlerin birinde Melekülmevtin kabzından sonra «ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ» buyurulduğu gibi, diğerinde de «ثُمَّ رُدُّوٓا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّ» buyurulmuştur. İşte buradaki teveffî o irca’ ve redd lâhzasını beyandır. Bunun tavzıhi de şu olur: Melekülmevt bedenden ruhı hayvanî denilen hayatı cismaniyye ruhunu kabzeder, akl-ü temyiz ruhu denilen nüfusı nâtıkayı, emri rabb olan ruhı insanîyi ise «وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى» mantukunca doğrudan doğru Allah nefhettiği gibi «اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ» mantukunca kabz-u teveffîsi de doğrudan doğru Allaha aiddir. «ثُمَّ رُدُّوٓا اِلَى اللّٰهِ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ» buyurulması da bu ıhtisası ış’ar eyler. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ Şübhesiz ki bunda - bu teveffî ve imsâk ve irsalde لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ düşünecek bir kavm için elbet âyetler var. - Ki Allahdan başka ma’bud olamıyacağına ve akıbet hep Allaha gidileceğine ve ba’s olunup huzurunda muhakeme olunacağına ve Allaha karşı yalan söylemiş, zulüm, küfretmiş haksızların, kâfirlerin mesvası Cehennem olup sadık, mü’min, müttekı muhsinlerin en güzel mükâfata ireceklerine velhasıl «اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنّآَ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ» mısdakına delâlet ederler. Sûrei «En’am» da «وَهُوَ الَّذٖى يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فٖيهِ» âyetinin tefsirine bak. Nefislerin uykudaki gibi kendilerinden geçilmesi azâbı duymamak i’tibariyle kâfirlerin lehlerine olmaz mı? diye de bir suâl hatıra gelebilir. Sahib keşşaf bu suâle meydan vermemek için, nefsi nâtıkanın ölümle muttasıf olamıyacağını söylemişti, fakat bunun asıl cevabı Hazreti Aliye nisbet olunan şu kıt’adır.
ولو انا اذا متنا تركنا لكان الموت راحة كل حى ولكنا اذا متنا بعثنا فنسأل بعد ذا عن كل شىء «Eğer biz öldüğümüz vakıt bırakılmış olsa idik ölüm her zîhayatın rahati olurdu ve lâkin bizler öldüğümüz vakıt ba’s olunacağız da ondan sonra her şey’den suâl edileceğiniz. Demek mes’elenin asıl tefekkür olunacak hall noktası bu kabz-u imsâk ve irsalden Allah tealânın tesarrufı mutlaka kudretini anlıyarak bu tutuşun, bu habs-ü imsakın onları kaçırmayıp ba’s için bir habs-ü tevkif olduğunu istintac etmek ve ba’s ile lilaullahın dehşetini, celâl-ü cemalini mülâhaza edebilmektir. Onun için «يٰسٓ» de geçtiği üzere sûr nefholununca kâfirler «مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا» diyeceklerdir ki aşağıya doğru bu ma’nâ burada da tavzıh olunacaktır. Ve yine bundan dolayıdır ki kâfirler «اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ» diyeceklerdir. Bütün bu inzarlara karşı müşriklerin yegâne tutundukları tutamak şefâat da’vası olduğu için buyuruluyor ki: 43. اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَآءَ yoksa Allahın berisinden şefaatciler mı edindiler? - Allaha karşı yalan söyliyen «مَانَعْبُدُهُمْ اِلَّالِيُقَرِّبُونَآ اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى» diyen, Allah veled ittihaz eyledi diyen o müşriklere قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلَا يَعْقِلُونَ – bu evvelâ putların şefaati da’vasını ibtaldir. Diğerleri hakkında da şöyle buyuruluyor: 44. قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَمٖيعًا bütün şefaat Allah içindir. Onun da maliki odur. Onun izni olmaksızın huzurunda kimse şefaat edemez, şefaat me’zun olanlar da hep onun rızasını mülâhaza ederek şefaat edebilirler. Çünkü لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الخ ٥٣ قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذٖينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَاتَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖيعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ ٥٤ وَاَنٖيبُوٓا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَاتُنْصَرُونَ ٥٥ وَاتَّبِعُوٓا اَحْسَنَ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ بَغْتَةً وَاَنْتُمْ لَاتَشْعُرُونَ ٥٦ اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰى عَلٰى مَا فَرَّطْتُ فٖى جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِرٖينَ ٥٧ اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰينٖى لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّقٖينَ ٥٨ اَوْ تَقُولَ حٖينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ لٖى كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ ٥٩ بَلٰى قَدْ جَآءَتْكَ اٰيَاتٖى فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِرٖينَ ٦ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذٖينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌ اَلَيْسَ فٖى جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّرٖينَ ٦١ وَيُنَجِّى اللّٰهُ الَّذٖينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْ لَايَمَسُّهُمُ السُّوٓءُ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ ٦٢ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ ٦٣ لَهُ مَقَالٖيدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Meali Şerifi