Yûnus Sûresi 35. Âyet
Mekke · Cüz 11 · Sayfa 213
قُلۡ هَلۡ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّۚ قُلِ ٱللَّهُ يَهۡدِي لِلۡحَقِّۗ أَفَمَن يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّ أَحَقُّ أَن يُتَّبَعَ أَمَّن لَّا يَهِدِّيٓ إِلَّآ أَن يُهۡدَىٰۖ فَمَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ٣٥
De ki, "Ortak koştuklarınızdan doğru yolu gösterecek olan var mıdır?" Deki, "Allah, hak olan doğru yola hidayet eder. O halde doğru yola hidayet eden mi kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı daha layıktır. O halde ne oluyorsunuz? Nasıl hükmediyorsunuz
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَآئِكُمْ مَنْ يَهْدٖٓى اِلَى الْحَقِّ Hiç de, sizin şeriklerinizden hakka hidayet edecek kimse var mı? - Ya’ni insanın hayr-u şerrini, menfaat ve mazarratını, leh ve aleyhindeki hususatı temyiz ve ta’yin ile umurunu ona göre tanzım ve ıslah edebilmesi için hikmette hata ve dalâlden selâmetle hak ve savabe isabet en birinci ihtiyacını ve fikr-ü amelinde hukmî hakkı taharri ilk matleb ve gayesini teşkil eder. Ma’bubluğun ilk ve ednâ mertebesi de her hangi bir vechile hak ve savaba irşad etmek, hak ve bâtılı seçtirmektir. Bunun için ma’bud taharrisinde ilk iş olan taharrii ıllet ve mülâhazai halk ve hâlık mes’elesinde dahi ilk hedef ve matlâb hakka hidayet ve isabet mes’elesidir. O halde bir teemmül olunsun, hak tealâdan başka perestiş edilen şeyler içinde putlar gibi idrâksiz şuursuz cemadat makulesi şöyle dursun «من» ıtlak edilebilecek zevil’ukulden bile kendiliğinden enfüs-ü âfakı yekdiğerine intıbak ettirib de hakka bizatihi hidayet edecek her hangi bir nefse mukabilinde bulunan veya bulunacak olan bir vakıaya, bir mevcudiyyeti ayniyyeye isabet ettirerek ene ile lâene, ruh ile cisim, zihn ile hâric, soje ile obje, alem ile ma’lûm, âkıl ile ma’kul beynindeki ittisal ve vahdeti, ılim ve isabeti nisbet vakıasını te’sis ve tahakkuk ettirib de bu böyledir veya değildir diye hak huküm verdirecek, ta’biri âharla harici vicdandaki vakıatı nefis ve vicdan hâricinde tecelli ettirib de yekdiğerinden mütemayiz olan bu iki âlemin fevkında vahdete hâkim olabilecek kim vardır? Hiç!... Gerek enfüs ve gerek âfak halkın hepsi hakkile halk edilmiş, her biri bir vechi hakka mazhar kılınmış olmakla beraber hiç biri zatı hakk olmadığından kendi zâtında kemali hâkkı hâiz değil, nakısdır. Bunlarda vücuhı hak muhtelif, ılm-ü ma’rifet hâdis ve izafi nüfusi akıle a’yandan mütemayiz, hakikati hak idrâki ukulden müteali, ukul muztarib, efkâr muhtelit, a’yanın çoğu nefsi natıkadan, şuur ve idrâkten ârî, nufusi natıka kendi künhünü ve mukadderatını bile ihata ve idrâkten âciz, hukmi hakk ise his ve tasavvurun, şuuni nefsin maverasına taallûk eden bir lemhai tecellidir. Binaenaleyh masivayı hakkın kendi kendine hakka hidayet edebileceğini farz etmek bir tenakuzdur. Ukul, ılmin, mantıkın, hukmi hakkın faili değil, kabilidir. Felsefe tarihine aşına olanların ma’lûmudur ki felsefî mesleklerin en esaslı farkı mebhasi ma’rifetin bu noktasından başlar. Yekdiğerine hüve hüve hamilleri mümkin olmıyan ezhan ve a’yan «soje ve obje» tekabülü arasında nasıl olub da mevzu’ ve mahmulün vaki’de vahdetini ifade eden ılim ve hukmi hak mümkin oluyor? Nefis kendinden harice nasıl fırlayıb da âfakîleşiyor. Ve nasıl vaki’deki bir hakikati keşf-ü idrâk edib de ona sarılıyor? Akıl ve ılm oluyor? Benden kat’ı nazarla şu şöyledir demek tenakuz değilmidir? Benim bende olan akıl ve ılmimin bende olmıyan bir ma’lûm-u ma’kul mutabakat ve ayniyyeti ile ikinin birliği nasıl ve ne hakk ile iddia olunabilir? «Ene» «lâene» dir veya «lâene» «ene» dir demek tenakuzdan başka nedir. O halde nefsin kendi şuun ve suverine kendi intibaat ve temayülâtına hârici nefiste tahakkuk kıymeti verib kendinden geçmesi vaki’ tarafından delilini bulmak imkânı olmıyan ındî bir tahakkümi nefsîden ıbaret olmaz mı? Son zamanlarda Alman feylesofu Kantın dahi bahsettiği vechile tabiî bir noktai nazarla teemmül olunduğu zaman bu sual her halde variddir. Ve bu noktadan feylosoflar başlıca üç kısma ayrılmışlardır: Bir kısmı bu suâli nâkabili hall addederek hakkın vücudunu ve ılmin imkânını inkâra kadar varmışlardır ki bunlar Sufestaiyye ve ta’biri âharle Husbuiyyedirler. Kimi yok ınadında musır Inadiyye, kimi ılm-ü fenne vaki’de hiç bir kıymet vermeyib bütün ma’lûmatı sırf ındî ve nefsî bir hâdise bir «spekülâsyon» addeden Indiyye, kimi de Lâedriyyedir. İngiliz feylesof David hiyumdan i’tibaren bunlar kurunı ahîre felsefelerinde de zuhur etmişler ve ılm-ü fende şüphe mes’elesini yenilemişler, ve «septik» ya’ni Raybiyye ve şüpheci unvanını almışlardır. Fakat suâlin ehemmiyetiyle beraber bunların her hangi birinin iddiası kabul edilmek lâzım gelse aynı zamanda lâ’akal bir tek hakıkat bilinmiş, meselâ hiç bir şeyin bilinemiyeceği tahakkuk etmiş, her şeyde şüphenin bir hakkolduğu anlaşılmış demek olacağından bunların hepsi iltizam ettikleri tenakuz silâhiyle kendi kendilerini de nakz-u ibtal ve alel’ıtlak bir hak ve ılmin vücudunu isbata kâfi gelmişlerdir. Bunun için diğer bir kısım Felâsife, galat ve hata ne kadar çok olursa olsun ba’zı ahvalde nefsi insanînin hakk-u savabe ihtida ve isabeti mütehakkık bulunduğundan keyfiyyeti isabetin iyzah olunamamasından dolayı alel’ıtlak hakkı inkâra kalkışmak mücerred haksızlıktan ibaret bir dâlal ve küfran ve hakkın bilvücuh tecelliyatına ve ılm-ü fennin bunca keşfiyyat ve terakkıyyatına rağmen ılmin imkânına inkâr etmek bir safsata ve husran olduğunu görerek mezkûr suâlin halline kıyam etmişler, bunlar da İykaniyye ve ıhtibariyye ta’biri âharle Tedribiyye kısımlarına ayrılmışlardır. (Bu mezheblerin tafsıli için «Mezahib ve metalib» namındaki mütercem eserimize bak.) Fakat bunların ekserisi vahdeti bulmak, tenakuzdan kurtulmak için zatı hakkı enfüs-ü âfakın, ezhan -ü a’yanın, ervah-u ecsamın, madde ve suretin velhasıl tabiatı eşyanın fevkında mülâhaza edecek yerde tabiat sevdasından vaz geçmiyerek ya enfüse veya âfaka irca’ etmeğe çalıştıklarından dolayı tenakuzdan çıkamamış, ifrat-u tefrıttan kurtulamamışlar, kimi maddeyi surete irca’ « lâene » yi «ene» de ifna ederek mebdei hakkı nefis yapmak isteyip «enelhak» da’vasına kadar varmış, kimi de sureti maddeye enfüsü âfaka irca’ «ene» yi «lâene» de ifna ederek hak ve ılmin mebde’ini ılimsiz mebadide aramağa kadar gitmiş ve böylelikle âlim ve ma’lûmun vichei ittihadını bulduk zanneylemişlerdir ki evvelki, ekserriyyetle İykaniyenin, ikincisi de Tedribiyyei maddiyyenin zehablarıdır. Hakkı yalnız nefse irca’ ve «ene» yi zatı hak telâkki eylemenin hasılı Indiyyelik şirkine iştirâk ile ya adedi nufus kadar ilâh farzı veya İttihadiyyei ma’neviyye «panteizm idealist » suretinde nefse tapmağa, ta’biri âharle ukulü te’lih ve zevil’ukul üzerinde nefyı ilâhe müncerr olur. Akıl histeki nûr gibi zihni harice, nefsi maverâi nefse bağlayan birer rabıta halinde olub temamen şahsî olmadığı cihetle İykanî feylesoflar bunu hukmi hakkın fa’ili ve ılmin mebdei farzetmek noktai nazarına saplanmış ve nefsin âfakîleşebilmesini akl ile iyzah etmek için fikirlerinin mebnasını akıl ile ma’kulün, nefs ile mâverâi nefsin akılda ittihadı mülâhazası üzerine kurmuşlar, ılm ile ma’lûmun bihasebil’i’tibar ayrı olmakla beraber bihasebizzat müttehid olduğunu ve binaenaleyh aklı beşerin hukmi mutlak ile iykanı tam ve küllîye, ya’ni zatı hakka intıbak ile hakikati hakkı idrâke salâhiyyetdar bulunduğunu zu’medecek derecede ifrata varmışlarsa da akıl her hükümde hakka isabet etmeyip hatalara dahi ma’ruz olduğu gibi mantıkın faıli, mucidi de aklolmayıp bil’âkis hukümde hakk-u savaba isabetle keşfiyyati ılmiyye yapabilmek için aklın mantık vesaire gibi bir takım kavanîn ve şeraıta tabi’ ve mahkûm bulunduğu ve fi’linde mebde ihtiyacından müstağni kalamadığı teemmül olununca yakıniyyati akliyyenin esasını teşkil eden bedihiyyati evveliyye hukümlerinde bile aklin mucid ve faıl olmayıb tarafı haktan verilen bir eseri ıhtibarva kabul eden bir kabil, ta’biri ma’rufile hıtabı hakkı fehm için bir alet ve vasıtadan ıbaret bulunduğu anlaşılmakta ve netekim akılların asırlarca yanaşamadığı bir hakıkatin bir vakıai şehadetiyle derhal ıhtibar ve tasdık olunuverdiği münakaşa götürmiyecek surette sabit bulunmakta olduğundan tedrib ve tecribeciler, ılmi beşerin ve hakk-u savaba isabetin menşeini nefs-ü akıldan ziyade mâverai nefisten ıhtibarda aramak lüzumunda ısrar eylemektedirler. Ve filvakı’ ılim ve hukmi nefsin vakı’den haberdar olması ile alâkadar değilse müşahedelerin, bedahetlerin bile hakıkatleri tasdık olunamaz ve ılm-ü iykan tarafi haktan nereye verilmişse orada bulunur. Verilmeyen yerde bulunamaz. Mücerred faıliyyeti nefsiyye ile hakka ihtidâ mümkin olmaz. Bu surette balâdaki suâl, kemali ehemmiyetle avdet eder. Ve hak hukmünü veren ıhtibari ılmî, şuursuz intıbaat gibi tarafı vahidde kâin bir teessüri basıt olmayıb kazıyye lâ’ekal müselles bulunduğu cihetle nefsin kendinde mün’akis bir şeinden mukabilindeki bir vakıa in’ıkâs ile ıhtibar vicdanına irmesi, meselâ en adî bir misal ile şu bir güldür deyib koklamak azminde isabet edilebilmesi ayni zamanda hatanın da mümkin olması yalnız tabiati nefse irca’ ile mülâhaza olunduğu takdirde tenakuzdan başka bir netice elde edilmiş olmaz. Şuurı nefis, şühudi bâtın tabiati nefsolsun, lâkin idrâki harici tabiati nefse irca’ mahzı tenakzuz veya Indiyyelik olacağı şüphesizdir. Bunun için felâsifei Tedribiyyundan bir kısmı, İykanîlerin âfakı enfüse irca’larına mukabil, enfüsü âfaka, ruhu cisme, sureti maddeye ircaa kalkışmış, ruhiyyatı Fizıkta, ılm-ü ma’rifetin menşeini ılimsiz mebadide, zati hakkı maddede mülâhaza sevdasına düşmüşlerdir ki bu da zevil’ukul üzerine cemadati te’lih etmek, puta tapmak demektir. İttihadiyyei cismaniyye « panteizm fizik » üzerinde dolaşan mezhebler de bu kâbildendir. Mes’eleyi ruhun cisme, cismin ruha, kuvvetin maddeye maddenin kuvvete bizatihi tahavvülile izaha kalkışmak da mafevk bir faılin te’sir ve tahviline istinad edilmedikçe ılletsiz hâdise tasavvur etmek tenakuzundan başka bir şey olmadığı gibi ılm ile vücudun temayüzü ve bir şey ma’lûm olmakla onun vücudünde bir tahavvül husule gelmek ıktiza etmediğinin ma’lûm bulunması dahi buna sureti kat’ıyyede münafidir. Velhasıl ne taraftan bakılırsa bakılsın ılm-ü ma’rifet ve hakka isabet mes’elesi enfüs-ü âfaktan hiç birinin kendi tabiatlerine isnadı mümkin olmıyan ve hangisine isnad edilse tenakuzdan kurtulmıyacak olan bir emirdir. Şürekâi halkten hiç birinin kendi kendine kimseyi hakka hidayet etmesi ihtimali yoktur. Gerçi enfüs-ü âfakta hakkın âyât ve delâili ülül’ılm, Rüsül-ü Melâike ve bunlar vasıtasiyle hidayet yok değil, fakat şimdi ıhtar olunacağı üzere bunların hiç biri «عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَهٖيدٌ» olan zati hak tarafından hidayet almadıkça kendi kendine ne hidâyet edebilir ne de ihtîda. Müşrikler ne derse desin ya Muhammed, sen.
قُلِ اللّٰهُ De ki Allah, يَهْدٖى لِلْحَقِّ hakka hidayet eder. - Halkta zatî olan galât ve dalâlin kesretine mukabil hakk-u savaba isabet de emri vakı’dir. Ve bu ancak Allahın hidayetidir. Biraz yukarıda «اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ» suâlile de işaret olunduğu üzere sem-u ebsara, ukul-ü besaire, enfüs-ü âfaka hâkim olan o, enfüsü kendinden ve âfaktan haberdar edip de hukmi hakka irdiren ve irdirecek olan odur.
اَفَمَنْ يَهْدٖىٓ اِلَى الْحَقِّ اَحَقُّ اَنْ يُتَّبَعَ O halde hakka hidayyet eder olan zati alîmmi ittiba’ olunmağa - ya’ni ma’bud tanınmağa - ehaktır. اَمَّنْ لَا يَهِدّٖٓى اِلَّآ اَنْ يُهْدٰى Yoksa hidayet olunmadıkça kendiliğinden hidayet bulamıyacak olan ehli akıl mı? Ya’ni hak mes’elesinden haberdar bile olmıyan akılsız şeyler şöyle dursun akıl bile Allah, hidayet etmedikçe kendiliğinden bir ılm keşf edemiyeceği kendi kendine hak ve savaba isabet eyliyemiyeceği cihetle ma’budluk müstekıllen ve alel’ıtlak hadi olan Allah tealâdan başka kimin hakkı olabilir? Bakınız bu ifadede ne beliğ bir iycaz vardır. «Men» ta’biriyle zevil’ukul tahsıs bizzikr edilerek gerek esnam gibi hissiz şuursuz, gerekse behaim gibi hissi olsa da akılsız olanların kale bile alınamıyacakları ıhtar edilmiş olduğu gibi «اِلَّآ اَنْ يُهْدٰى» istisnasile de evvelki suâldeki hidayyetten murad bizzat ve bil’fiıl hidayet olduğuna işaret buyurularak Melekler, Peygamberler ve ulûl’ılmi kaimen bilkıst olan ehli hak, hakka hidayet edemez mi tarzında bir suâli mukadderin cevabı gösterilmiş ve bunlardan hiç birine teabbüd olunamıyacağı da anlatılmıştır. Ve bununla biraz sonra gelecek olan «وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا» beyanına da bir ihzar yapılmıştır. «يهدى» Yehtedinin idgamlısıdır.
فَمَالَكُمْ İmdi neyiniz var? - Allahdan başka şeylerin arkasına düşüb teabbüd etmeğe ne hakkınız var! Yûf size! كَيْفَ تَحْكُمُونَ Nasıl hukümediyorsunuz. - O haksız bâtıl akıdelere nasıl saplanıyor da putlardan şefaat bekliyorsunuz?... Yahud siz nasıl huküm yapar hâkim olabilirsiniz? Hâlâ anlamıyor musunuz? Allahdan ve Allahın hidayetinden kat, ı nazarla siz şu şöyle, bu böyledir diye nasıl hukm eder de hakk-u savaba isabet edebilirsiniz? Ve hattâ kendi nefsinizde ben benim, ben varım diye nasıl hukmedip de kendinizi tanıyabilirsiniz!... İycab veya selb bir hak huküm, bir tek ılim, bir nefsin haricindeki mukabiline neyf-ü isbat ile bir kerrecik olsun isabeti bile ezhan ve a’yanın, tabiatı eşyanın fevkında ma’budı hakkın vücud ve vahdaniyyetine ve hakkı hâkimiyyet ve ülûhiyyetine bürhanı kâfi değil midir? O, olmasa nüfus ve ukulün münasebatı eşya üzerinde hâkim olabilecek nesi vardır? Ve musîb olmıyan hata hukümlere huküm mü denilir? Ve aklı olan haktan başka bir gaye mi ta’kıb eder? Mebhasi vücudda halk delili öyle, mebhasi ma’rifette hak ve hidayet delili böyle iken o iyman etmek ihtimalleri olmıyan fâsık müşriklerin menşei dalâllerine gelince: