AyetSûreler

Şûrâ Sûresi 26. Âyet

Mekke · Cüz 25 · Sayfa 486

وَيَسۡتَجِيبُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَٰتِ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضۡلِهِۦۚ وَٱلۡكَٰفِرُونَ لَهُمۡ عَذَابࣱ شَدِيدࣱ ۝٢٦

Allah iman edip, salih amel işleyenlerin tevbesini kabul eder, onlara lütfundan daha fazlasını verir. Kâfirler için ise şiddetli bir azap vardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 20–29. âyetleri birlikte ele alır.

20. مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ Her kim Âhıret harsı murad ederse -

HARS, aslı vaz’ında yeri onarıp tohum atmak demektir. Kamus şarihinin ıhtarına göre zeri’den eamdır.

Sürmek ma’nâsına da gelir. Ragıbın dediği gibi mahruse, ya’ni ekilen tarlaya ve ondan husule gelen ekine de ıtlak olunur. Asl olan bu iki ma’nâyı ekim ve ekin diye ifade edebiliriz. Bunlardan istiare tarıkiyle, ileride kazanmak için yapılan sa’y-ü ameller ve onların semerat ve netayici hakkında da kullanılır, orf olmuştur netekim bu âyette de böyledir. Amel veya sevabı demektir. Bu âyet bize gösteriyor ki dîn işi bir hars, ya’ni ucunda hasılat almak kazanmak maksadiyle yapılan bir ekim, bir kültür işidir. Bu da ucunda murad edilen, ya’ni niyyet olunan gaye ve maksadla mütenasibdir. Bu haysiyyetle hars iki kısımdır. Birisi Âhıret gayesi Âhıret sevabı, diğeri de Dünya maslâhat ve menfeati matlûb olandır. Her kim dîn namına yaptığı ameli sırf Âhıret sevabına niyyet ederek yaparsa نَزِدْ لَهُ فٖى حَرْثِهٖ biz ona harsinden ziyadelik veririz - ekinini, hasılatını artırırız, ya’ni Âhırette kat kat fazlasıyle vereceğimiz gibi Dünyasından da veririz, o lûtuf ve rızk o suretle müzdad olur. وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا her kim de Dünya harsini murad ederse - Dünya kârı için, ya’ni ölmezden evvel Dünya hayatta ireceği bir maslâhat ve gaye için çalışırsa نُؤْتِهٖ مِنْهَا ona da ondan, o geçici Dünyadan veririz - «Hud» da ve «İsra» da geçtiği üzere istediği kadar değil, amelinin haddi zatında değerinden aşağı olmamak üzere Allahın dilediği kadar Dünyadan verilir وَمَالَهُ فِى الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ ve fakat ona Âhırette hiç bir nasîb yoktur. - Buharîi şerifin başında dahi rivayet olunan niyyet hadîsi bu âyetin bir tefsiri gibidir. Şöyle ki «اِنَّمَا الْاَعْمَلُ بِالنِّيَّاتِ وَلِكُلِّ امْرِىٍٔ مَانَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ اِلَى اللّٰهِ وَ رَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ اِلَى اللّٰهِ وَ رَسُولِهِ وَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ اِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا اَوِامْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ اِلَى مَا هَاجَرَ اِلَيْهِ» ameller, sırf niyyetlerledir. Ve her kişiye niyyet ettiği vardır. Meselâ her kimin hicreti Allaha ve Resulüne ise onun hicreti Allaha ve Resulünedir, her kimin de hicreti ireceği bir Dünyaya yâhud nikâh edeceği bir kadına ise onun hicreti de hicrete kalkıştığınadır». Bundan şu da anlaşılır ki murad muhtelif fiıllerin mukayesesi değil, aynı fılin muhtelif niyyetlere göre huküm ve sevabını göstermektir. Şu halde yaptığı fili, hangi fiıl olursa olsun mücerred Dünya garaz ve maksadına irmek niyyetiyle yapan kimsenin Âhırette onun bir nasîb, bir ecr-ü sevab beklemeğe hiç hakkı yoktur 21. اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُا yoksa onlar için bir takım şerikler mi var. - Bu âyetin yukarıya üç vechile irtibatı vardır: bir kerre Âhırette nasîbi olmıyan ehli Dünyaya bir zecr-ü tahkır olmak üzere o bir âyetin sonuna teallûk eder. İkincisi Allahın izin vermediği şeyleri meşru’ kılmak için şeriat yapmağa kalkışmak Dünya harsi namına yapılan fenalıkların, şirklerin başında sayılmak lâzım geleceğini ıhtar eder. Üçüncüsü de ta yukarıdaki «شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّٖينِ» âyeti mukabilinde müşriklerin cinayetlerine tearruz eyliyor. Ya’ni Allahın şer’ıne karşı gelmek için yoksa o müşriklerin o muasır kâfirlerin bir takım şerikleri Allaha ortak olmak için şirket akd etmiş küfür şerikleri Şeytanlar var ve istedikleri gibi teşri’ salâhıyyetini haiz bulunuyorlar da شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّٖينِ مَا لَمْ يَاْذَنْ بِهِ اللّٰهُ dinden Allahın izin vermediği şeyleri onlara meşru’ mu kıldılar? - Meselâ müşriklik, müteaddid hükûmete tabiıyyet, Âhıreti inkâr, zulüm, nakzı ahd, teklifi mâlâ yutak gibi Allahın izin vermediği, meşru’ kılmadığı bir takım şeyleri teşri’ ediyorlar, diledikleri gibi din yapıyorlar öyle mi? Fakat Allahın meşru’ kılmadığını meşru’ kılacak hiç bir kuvvet yoktur. İnsanların teşri’deki mesaîsi Allah tealânın izni hududunu aşmamalıdır. وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ Ve eğer fasıl kelimesi olmasa idi aralarında huküm icra edilmiş bitirilmişti. - Fasıl kelimesi azâbın bir eceli müsemmâya te’hırine dair ezelde sebkeden kelime. Burada fasıl, huküm veya beyan veya tefrık ma’nâlarına olabilir. Tefrık ma’nâsında: mü’minlerle kâfirler beyninde «فَرٖيقٌ فِى الْجَنَّةِ وَفَرٖيقٌ فِى السَّعٖيرِ» hukmü veya müşriklerle taptıkları şeriklerin aralarının açılması, yâhud Dünya harsi hukmünün Âhıret harsi hukmünden ayrılması ma’nâları mülâhaza olunabilir. Maamafih aslı ma’nâ cezanın saatine te’hıri kazıyyesidir ki şununla

وَاِنَّ الظَّالِمٖينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ itmam ve beyan buyuruluyor. Ya’ni hak dinin muktezası Allah şeriatinin hukmü olan fasıl ve kaza ezelde vakt-ü saatine te’hır olunmakla icrasız kalmıyacaktır. Bütün zalimlere elîm bir azâb muhakkaktır. O fasıl günü gelecek 22. تَرَى الظَّالِمٖينَ göreceksin o zalimleri - Allahın izin vermediği şeyleri meşru’ tanıtmak için yol açarak, huküm koyarak ceza vererek zulmeden ve onlara uyan o zalimleri göreceksin ey muhatab مُشْفِقٖينَ مِمَّا كَسَبُوا yaptıkları zulümlerle kazandıkları vebalin dehşetinden korkular içinde titrerlerken وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ o ise tepelerine inmekte. وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ iyman edip iyi ameller yapan kimseler ise فٖى رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ Cennetlerin hoş ravzalarında - en hoş lâtîf yerlerinde.

RAVZA, suluk, yeşillik mevkı’ler olup bağların, bağçelerin en güzel oturulacak yerlerine ıtlak olunur. Öyle

ki لَهُمْ مَا يَشَآؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ onlara rablarının ındinde ne dilerlerse var - ya’ni o Cennet ravzalarında olduktan başka rablarının huzurunda bulunacaklar, şerefi cemaliyle müşerref olacaklar ve işte orada bütün dileklerine irecekler, ne isterlerse hâzır bulacaklar. ذٰلِكَ işte bu - mü’minlerin ireceği bu ıkbal: böyle her dilediğini ve dileyeceğini hazır bulmak saadeti هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ o fadlı kebirdir. - Kadrini tahdid ve ta’yin kabil olmıyan ve nihayetine irilmek ıhtimali bulunmıyan büyük fadlı ilâhîdir ki bunun yanında bütün Dünya küçük, pek küçük kalır 23. ذٰلِكَ işte bu - büyük fadıl, bu dinlediğiniz lûtuf الَّذٖى o müjdedir ki يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Allah o iyman edip salih salih, güzel güzel ameller yapan kullarına müjdeliyor - Allah kullarına böyle lâtîftir.

قُلْ لَآ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا deki buteblîğ-u tebşire karşı ben sizden bir ecir istemem اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى ancak «مَوَدَّتَ فِى الْقُرْبٰى» buna üç ma’nâ vermişlerdir. Birinci: karabette sevgi, ya’ni hiç olmazsa size akrıbalığımdan dolayı hukukumâ riayet etmenizi isterim. Buharî, Müslim, Tirmizî ve daha gayrileri rivayet etmişlerdir ki: İbni Abbas Hazretlerinden işbu «اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى» suâl olunmuş, Saıd ibni Cübeyr, âli Muhammed karabeti deyivermiş, bunun üzerine İbni Abbas demiştir ki: acele ettin, Kureyşten bir batın yoktur ki Peygamber aleyhisselâtü vesselâm bir karabeti bulunmasın, hiç olmazsa sizinle aramdaki karabete riayet edin اه. Bunun hâsılı şöyle demek olur: Nübüvvet ve Risaletim ve rahmeten lil’âlemîn olmam haysiyyetleriyle olan hukukumu tanımıyorsanız, bari aramızdaki akribalık hukukuna riayet edin de söylediklerimi, dinleyin, düşmanlık etmeyin. İkincisi: bana karabeti olanları ya’ni akribamı sevmenizi isterim, diye ma’nâ verenler de olmuştur. Netekim Saıd ibni Cübeyrin sözü, bunu gösteriyordu. Ba’zıları bu karabeti Ali ve Fatıme evlâdına tahsıs etmek istemişlerdir. Üçüncüsü: Âlûsînin nakl ettiği vechile Abd ibni Hamidin Hasenden rivayet ettiği gibi yakınlakta meveddet, ya’ni güzel amellerle Allaha tekarrüb hususunda sevgi demektir ki kurbâ, neseb yakınlığı değil, kurbet, ya’ni Allaha yakınlık ma’nâsınadır. Ve bu ma’nâ hem eammdır, hem de üstüne altına daha muvafıktır. Zirâ buyuruluyor ki وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً her kim bir hasene, güzel bir amel kazanırsa نَزِدْ لَهُ فٖيهَا حُسْنًا biz ona onun hakkında daha ziyade bir güzellik veririz - daha güzel sevab veririz ve o sebeble hem o hasenenin hüsnü artmış olur, hem de daha güzelini yapmak melekesi ihsan edilir. اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ çünkü Allah gafurdur. - Günahları örter شَكُورٌ şekûrdur - güzel amellere güzel sevab ve mükâfat ile mukabele eder. Hasenatın ecrini zayı’ etmez. 24. اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا Yoksa Allaha karşı bir yalan uydurdu mu diyorlar? - Bu Kur’anı yalan olarak uydurup Allaha isnad ile iftirâ etti diye iftira mı ediyorlar? فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَ Allah dilerse senin de kalbini mühürler - ya’ni Kur’ana uydurma yalan diyenler, sana yalan isnad edenler kalbleri mühürlenmiş, hakkı duyacak kabiliyyetleri kalmamış kimselerdir. Allah tealâ dilerse senin kalbinin üzerini de mühürleyiverir, vahyini, lûtfunu kesiverir. Şu halde sen onların dediklerine keder etme de Allahın lûtfuna şükret وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ hem Allah bâtılı mahveder وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ de kelimatı ile hakkı ihkak eyler - onun için günden güne o yalan diyenlerin bâtıl sözleri mahvolur da senin hakkolan nübüvvetin tehakkuk ve teekküd eyler ve Kur’anın va’dleri sübut bulur. Kur’an yalan olsa idi Allah onu tehakkuk ettirmez, çok sürmeden mahvederdi اِنَّهُ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ şübhesiz o bütün sînelerin künhünü bilir - senin kalbindekini de bilir. Onların kalblerindekini de. Bununla beraber 25. وَهُوَالَّذٖى يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهٖ الخ binaenaleyh o günahkârlar da hemen tevbe edip o seyyiattan vaz geçmelidirler. 29. وَمَا بَثَّ فٖيهِمَا مِنْ دَآبَّةٍ ve bu ikisinde, ya’ni Göklerde ve Yerde yaymış olduğu dabbe - debelenen hayvan, bu âyetin zâhirine göre Göklerde de Hayvanat vardır. Mücahid de buna kail olmuştur. Diğer ba’zıları ise Semâvattaki dabbeden murad hevada uçuşan hayvanat olduğuna zâhib olmuşlarsa da böyle bir te’vile zaruret yoktur وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَآءُ bunları böyle yaradıp yayan o Allah dileyince hepsini toplayıvermeğe de قَدٖيرٌ kadir, tamamyile kadirdir. - Onun için haşr-ü neşirde tereddüde mahâl yoktur. ٣ وَمَآ اَصَابَكُمْ مِنْ مُصٖيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْدٖيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثٖيرٍ ٣١ وَمَآ اَنْتُمْ بِمُعْجِزٖينَ فِى الْاَرْضِ وَمَالَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا نَصٖيرٍ ٣٢ وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِى الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِ ٣٣ اِنْ يَشَاْ يُسْكِنِ الرّٖيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِهٖ اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ ٣٤ اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثٖيرٍ ٣٥ وَيَعْلَمَ الَّذٖينَ يُجَادِلُونَ فٖٓى اٰيَاتِنَا مَالَهُمْ مِنْ مَحٖيصٍ ٣٦ فَمَآ اُوتٖيتُمْ مِنْ شَىْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ ٣٧ وَالَّذٖينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَآئِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ ٣٨ وَالَّذٖينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ٣٩ وَالَّذٖينَ اِذَآ اَصَابَهُمُ الْبَغْىُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ ٤ وَجَزٰٓؤُا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ اِنَّهُ لَايُحِبُّ الظَّالِمٖينَ ٤١ وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهٖ فَاُولٰٓئِكَ مَاعَلَيْهِمْ مِنْ سَبٖيلٍ ٤٢ اِنَّمَا السَّبٖيلُ عَلَى الَّذٖينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ اُولٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ ٤٣ وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

Meali Şerifi