Sâffât Sûresi 75. Âyet
Mekke · Cüz 23 · Sayfa 448
وَلَقَدۡ نَادَىٰنَا نُوحࣱ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ ٧٥
Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 75–113. âyetleri birlikte ele alır.
76. الْكَرْبِ الْعَظٖيمِ tufan felâketi. 77. وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقٖينَ hem zürriyyetini, bâkıy kalanlar onlar kıldık - «onun üç oğlu: Sam, Ham, Yasif ve bunların zevcelerinden başka sair gemide bulunanların hepsi zürriyyet bırakmayarak vefat etti» demişlerse de biz bunu Sûrei «Hûd» da geçen «قٖيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ» âyetine muvafık bulmayız. Çünkü «وَمَآ اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَلٖيلٌ مَنْ مَعَكَ» buyurulan kalîl olduğu zâhirdir. O halde buradaki kasır, gemidekilere değil, gark olanlara nazaran izafî olmak daha muvafıktır. Bununla beraber denebilir ki bütün gemidekilerin zürriyyetleri tağliben onun zürriyyeti hukmünde tutulmuş ve bu suretle bâkıylerin hepsi onun zürriyyeti olarak sayılmış, ona Âdemi sani denmiştir. Taberî der ki: Arab Sam evlâdından, Sudan Ham evlâdından, Türk ve sairleri Yâsif evlâdındandır. Ebû Hayyan da Bahrde bunu naklettikten sonra şöyle kaydediyor;bir fırka da şöyle söylemiştir: Allah tealâ Hazreti Nuhun zürriyyetini ibka edip neslini uzatmıştır. Bununla beraber bütün insanlar onun neslini munhasır değildir. Ümmetler içinde ona râci’ olmıyan da vardır.» Âlûsî de Şu mütaleada bulunmuştur: sanki bu fırka, garkın umumî olduğuna kail olmıyor. Nuh aleyhisselâi küffar aleyhinde duâ etmiş, fakat ehli Arzın hepsine gönderilmemiştir. Çünkü bı’setin umumî olması ilk evvel Hatemülmürselîn sallâllahü aleyhivesellem Hazretlerinin hassasındandır. Umuma kail olup da hasrı, gark edilenlere nisbetle yapmış olması da câizdir اه. 78. وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى الْاٰخِرٖينَ hem de âhirîn içinde, ya’ni sonrakiler geriden gelen bâkıyler içinde de kendine bıraktık - burada iki vecih vardır: birisi mef’ul, mahzuftur. Namına zikri cemîl, hüsni senâ bıraktık demektir. Bu surette 79. سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِى الْعَالَمٖينَ selâm Nuha bütün âlemîn içinde - Allah tealâ tarafından bir selâm olur. Diğeri de hikâye tarikıyle bu selâmın mef’ul olmasıdır ki bu vecih daha zâhirdir. 83. وَاِنَّ مِنْ شٖيعَتِهٖ لَِابْرٰهٖيمَ ve şübhesiz onun şîasındandır elbet te İbrahim. -
ŞÎA, bir kimsenin arkasında izince giden tarafdarları, peyrevleri demektir. İbrahim aleyhisselâm da iyman
ve ıhlâs esnasında ve Allah yolunda müşriklere karşı mücahede hususunda ve şeriatinin teferruatında değilse de usulünde onun izince gitmiştir. 84. قَلْبٍ سَلٖيمٍ selîm kalb - ter temiz, her lekeden sâlim, Allah sevgisinde hâlis, temamen ona teslim olmuş kalb 86. اَئِفْكًا اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُرٖيدُونَ ifk için mi Allahdan başka ilâhlara irâde veriyorsunuz -
İFK, yalan dolan iftirâ demek ki Allahdan başka ilâh var demek yalancılıktır, iftirâdır, bühtandır. 88.
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى النُّجُومِ derken nücumda bir nazar yürüttü, yâhud bir bakıma baktı - bundan bizce mütebadir olan ma’nâ Sûrei «En’am» da «فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَبًا الخ» geçen fikir ve nazardır. Bu surette 89. فَقَالَ اِنّٖى سَقٖيمٌ baktı da ben hastayım dedi - kavil «لَئِنْ لَمْ يَهْدِنٖى رَبّٖى لََاكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضّآَلّٖينَ» mealinde olur. - Fakat müfessirîn buna şöyle ma’nâ vermişlerdir: kendileriyle beraber ıbadet teklif ettikleri için nücumda bir bakıma baktı da ahkamı nücuma bakıyormuş gibi mevkı’lerini ittisallerini gözden geçirdi, onlar müneccim oldukları için o da onlarla istidlâl ediyormuş gibi görünerek ben keyifsizim dedi, onların tekliflerinden rahatsız olduğunu kasdediyordu. Hastayım deyince: 90. فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرٖينَ arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler - hastalıktan, tâundan korkmuşlar. Bu ifâde ne kadar nüktelidir, hastayım deyince idbar, sonra darbeyi vurunca da: 94. فَاَقْبَلُوٓا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ zifaf eder gibi birbirine girerek ona ikbal eylediler - hücum ettiler ıkbal göstermeleri âdî insanların ve umumî cem’ıyyetlerin haleti ruhiyyelerini anlatır. 101. فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلٖيمٍ bunun üzerine onu bir gulâmı halîm ile müjdeledik - bu uslu oğul İsmail aleyhisselâmdır. İshakı tebşir bundan sonra ayrıca söylenecektir. 102. فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْىَ derken vaktâki beraberinde koşmak, ya’ni çalışmak çağına irdi, ona Allah için yapılacak bir iş, bir taat göstermek üzere قَالَ يَا بُنَىَّ اِنّٖىٓ اَرٰى فِى الْمَنَامِ ey yavrum! Dedi: ben düşümde görüyordum ki اَنّٖىٓ اَذْبَحُكَ ben seni boğazlıyorum فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰى artık bak ne görürsün - ne dersin, ne reyde bulunursun. Deniliyor ki Hazreti İbrahim, bunu Zilhiccenin sekizinci, dokuzuncu, onuncu ya’ni Terviye Arefe, Nahir geceleri sıra ile üç gece görmüş idi اه. Peygamberin rü’yası vahiy, ta’birleri vahiy olduğundan Hazreti İbrahim böyle görmüş ve böyle ta’bir eylemiş ve binaenaleyh böyle vahiy almış olmakla bu, icrası vacib bir emri hakk olmuş oluyordu. Bunun üzerine onu cebren icraya kalkışmayıp evvelâ sureti icrasını müşavere etmek üzere böyle re’yini sorarak tebliğ eyledi, ki bununla ilk önce onun itaat ve inkıyad ile ecr-ü sevaba nailiyyetini te’min etmek istedi. Düşünmeli bunu söylerken ey yavrucuğum, diye hıtab eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefekat hissi çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazıfe aşkı, Allah muhabbeti hâkim bulunuyordu. Düşünmeli de duymalı ki bu ne büyük bir belâ, ne dehşetli bir imtihanı ilâhî idi. İşte bunun böyle bir emri ilâhî olduğunu anlıyan ve Allahın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o halîm oğul قَالَ يَآ اَبَتِ ey babacığım! dedi افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ne emrolunuyorsan yap سَتَجِدُنٖٓى اِنْ شَآءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِرٖينَ beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın 103. فَلَمَّآ اَسْلَمَا vaktâ ki böyle ikisi de teslim oldular - Allahın emrine teslimi nefs eylediler. وَتَلَّهُ لِلْجَبٖينِ Ve İbrahim, onu tuttu şakağına yıktı -
CEBÎN, şakak, ya’ni alnın yanlarıdır. Bu, Minada Sahranın yanında veya mescidine nâzır mevzı’de yâhud
bu gün kurbanların kesildiği mevkı’de olmuştu diye naklediliyor. Bıçağını çekip çekmediği hakkında iki kavil vardır. Burada yalnız buyuruluyor ki şakağına yatırdı 104. وَنَادَيْنَاهُ اَنْ biz de ona şöyle nida ettik: 105. يَآ اِبْرٰهٖيمُ قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا ya İbrahim rü’yayı gerçekten tasdık eyledin - sıdk ile yerine getirdin, gördüğün gibi inandın ve azm-ü sadakatle icra eyledin, çünkü «اذبح» diye görmüş «ذبحت» dememişti. Azm ve ciddiyyetle zebha teşebbüs etmekle de kalmayıp o tehakkuk etmişti. Taberî gibi ba’zı müfessirîn işbu «وَنَادَيْنَاهُ الخ» «لما» nın cevabı ve «vav» ın «وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا» kabilinden olduğuna kail olmuşlarsa da muhakkıklerin muhtarına göre vavi atf olup burada cevab, tefhıym için mahfuzdur, şöyle demektir: ve biz böyle nida edince: ne büyük bayram, ne ta’rife sığmaz neş’e ve sürr hasıl olduğunu söylemeğe hacet yok!... Şu da cevabın ta’lilidir. اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ çünkü biz böyle mükâfat ederiz muhsinlere 106. imtihandır ki gerek İbrahimin ve gerek oğlunun «الْاِحْسَانُ اَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ» mantukunca en yüksek mertebei ihsanda bulunan muhsinlerden olduklarında hiç şübheye mahal bırakmaz. Onun için onların o ihsanlarını mükâfat ile karşılayarak öyle nida ettik 107. وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظٖيمٍ ve ona azîm bir kurbanlık ile fidye de verdik - ya’ni İbrahime oğlunun yerine kesilmek için büyük bir kurbanlık fidyei necat da verdik. Zebha mübaşeretle rü’ya tehakkuk ettirilmiş olup da «قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا» diye nida olunduktan sonra fidyenin ma’nâsı ne olabilir? Bunu en güzel iyzah eden vecih, şudur: deniliyor ki İbrahim aleyhisselâm bir oğlu olursa Allah yolunda kurban edeceğini nezreylemişti, sonra unutmuş, ru’ya bunu ıhtar eylemişti, onun için nida olunduğu zaman ru’ya tehakkuk ettirilmiş olmakla beraber nezir yerini bulmamış olduğundan bu fidye onu böyle nesıh suretiyle ikmal etmiş ve ayrıca bir ni’met olmuştur. Bundan dolayı İmamı a’zam demiştir ki: çocuğunu kurban etmeği nezr edene bir koyun kesmek vacib olur. Acaba o azîm kurbanlık ne idi ve azameti neresinde idi? Çokları Cennetten gelme, beyaz ve iri rivayette emlah, ya’ni alaca ve a’yen; iri gözlü bir koç idi demişler ki Yehûdun kavli de buna muvafıktır. Ba’zıları da Sebîr dağından inme bir va’l, ya’ni dağ keçisi demişlerdir. Büyüklüğünü de ba’zıları maddî olarak iri cüsseli diye ba’zıları da ma’nevî azamet ve ehemmiyyetle tefsir eylemişlerdir. Yalnız bir Peygamber değil, belki baba ve oğul iki Peygamberin ibtilâsını ref’ eyliyen ve bahusus neslinden hatemülenbiya gelecek bir Peygamberin fidyesi olan ve Cennetten gelen bir kurbanlık elbette azîm olur. Ba’zıları da demişlerdir ki azameti ondan sonra sünnet ve din olması i’tibariyledir. Ebû Bekri verrak birnesilden değil, doğrudan doğru tekvinden olması haysiyyetiyledir demiş. Fakat ıhtara hacet yoktur ki Kur’anın «بِذِبْحٍ عَظٖيمٍ» ifâdesi bütün bunlardan daha şümullü ve daha azametlidir Allahü a’lem 108. وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى الْاٰخِرٖينَ sonrakilerde de namına bıraktık - onu zikri cemîl ile yad eder ve sünnetini icra ile bayram yaparlar. 109. سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ selâm İbrahime 110. كَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ işte muhsinlere böyle mükâfat ederiz.- Burada «انا» denilmemesi biraz evvel geçmiş olduğu için burada bir nevi’ te’kid kasdedildiğine işaret olmalıdır. Evet, İbrahim muhsinlerdendir. 111. اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ çünkü o bizim mü’min kullarımızdan - yehûd bu zebîhın Hazreti İshak olduğuna kail imişler. Muhammed ibni İshak, Taberî gibi ba’zıları da buna zâhib olmuşlar, Muhiddini Arabî de fususunda buna gitmiştir. Lâkin burada şu atıf onları reddetmekte zâhirdir. Zira «فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلٖيمٍ» üzerine atf ile buyuruluyor ki 112. وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ bir de onu İshak ile müjdeledik - belli ki bu şöyle demek oluyor: «رَبِّ هَبْ لٖى مِنَ الصَّالِحٖينَ» diyen İbrahimi o zebh kıssası zikredilen halîm oğulla müjdeledikten başka bir de İshak ile müjdeledik نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحٖينَ ki salihînden bir Peygamber olmak üzere - şu âyet de bu ikisine sarf edilmek daha mülâyimdir. 113. وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ hem ona - o halîm oğula وَعَلٰٓى اِسْحٰقَ ve hem İshaka bereketler de verdik - ya’ni ikisinin de zürriyyetlerini bereketlendirdik çoğalttık. Burada «عليه» zamirini İbrahime göndermek zürriyyet cihetiyle İshaka tekabülünü ıktiza edeceğinden yakışmaz. İshak ve zürriyyeti İbrahimin zürriyyetinden olduğu için İbrahimin İshaka mukabil zürriyyet ve bereketi ancak diğer oğlu i’tibariyle olabilir. Onun için «عليه» zamiri bu ı’tibar ile İbrahime gönderilse bile şu tesniye zamiri her halde iki oğula gönderilmek lâzım gelir وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا ikisinin zürriyyetinden de - İbrahimin iki oğlunun ikisinin zürriyyetinden de, gulâmı halîm olan İsmailin zürriyyetinden de İshakın zürriyyetinden de مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ مُبٖينٌ hem muhsin hem de nefsine açık zalim olan var - işbu «وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا» dan murad evlâdı İsmail ile evlâdı İshak olduğunda hiç tereddüd edilmemek ıktiza eder. Zira zamir İbrahim ile İshaka gönderildiği takdirde bile İshak zürriyyetinin mukabilinde İbrahim zürriyyeti İshak zürriyyetinden maâda bir zürriyyet olmak lâzım gelir. Bu da ma’lûm olan evlâdı İsmaildir. Ve hattâ bu takdirde İbrahim zürriyyeti unvanının İshak evlâdından ziyade İsmail evlâdına evlâ ve ahrâ olduğuna bir işaret yapılmış olur. Hasılı: ben rabbıma gidiyorum deyip de «رَبِّ هَبْ لٖى مِنَ الصَّالِحٖينَ» diye yalvaran ve o belâi mübîn ile imtihanı muvaffakıyyetle geçen İbrahime rabbı öyle selâm ve selâmetle zikri cemîl ihsan etti. Ve iki oğul müjdeliyerek onlardan zürriyyetine öyle bereket verdi ki hâlâ ikisinin de zürriyyeti o feyz-u bereketle yaşamakta ve fakat sâlih ve muhsin değil, kimisi iyman ile mertebei ihsanda, kimisi de küfr-ü ma’sıyetle nefsine zulm etmekte. Bu suretle İbrahime verilen bu zürriyyet bereketi, Nuha verilen zürriyyet bakasına şebihtir. Ancak şunu unutmamalı ki ataların salâhı evlâdın salâhını istilzam etmez, onun için Nuhun zürriyyetinden putperestler, İbrahimin zürriyyetinden zâlimler çıkmıştır. ١١٤ وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ ١١٥ وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظٖيمِ ١١٦ وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبٖينَ ١١٧ وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبٖينَ ١١٨ وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ ١١٩ وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى الْاٰخِرٖينَ ١٢ سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ ١٢١ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ ١٢٢ اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ ١٢٣ وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ ١٢٤ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهٖٓ اَلَا تَتَّقُونَ ١٢٥ اَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِقٖينَ ١٢٦ اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَآئِكُمُ الْاَوَّلٖينَ ١٢٧ فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ ١٢٨ اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ ١٢٩ وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى الْاٰخِرٖينَ ١٣ سَلَامٌ عَلٰىٓ اِلْ يَاسٖينَ ١٣١ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنٖينَ ١٣٢ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ ١٣٣ وَاِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ ١٣٤ اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعٖينَ ١٣٥ اِلَّا عَجُوزًا فِى الْغَابِرٖينَ ١٣٦ ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرٖينَ ١٣٧ وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحٖينَ ١٣٨ وَبِالَّيْلِ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Meali Şerifi