AyetSûreler

Sâd Sûresi 4. Âyet

Mekke · Cüz 23 · Sayfa 453

وَعَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرࣱ مِّنۡهُمۡۖ وَقَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا سَٰحِرࣱ كَذَّابٌ ۝٤

İçlerinden kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiğine şaştılar da kâfirler: "Bu bir sihirbazdır, yalancıdır" dediler

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 1–14. âyetleri birlikte ele alır.

Rivayet olunur ki Ebû Talib hastalandığı zaman Kureyşten bir hey’et geldi, içlerinde Ebû Cehil de vardı, yanına girdiler: biraderinin oğlu bizim ilâhlarımıza şetmediyor, şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor, ona haber göndersen de nehyeylesen dediler, haber gönderdi, nebiyyi ekrem sallâllahü aleyhivesellem geldi odaya girdi, Ebû Talibin yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı oraya oturdu, Resulullah amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu, Ebû Talib, ey biraderzadem! Kavmin yine senden şikayet ediyorlar, ilâhlarına şetmediyorsun, şöyle şöyle diyorsun zu’munda bulunuyorlar dedi, onlar da bir çok söylendiler, Resulullah söz aldı: ya ammi! ben onları bir kelime üzere istiyorum, bir kelime ki onunla Arab onlara inkıyad edecek, Acem onlara cizye verecek dedi, bunun üzerine ferahlandılar, babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime dediler? bir tek kelime, dedi, ne o dediler: «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» dedi, derdemez telâş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak «اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًا اِنَّ هٰذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ» dediler, işte «صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِى الذِّكْرِ اِنْ هٰذَآ اِلَّا اخْتِلَاقٌ» a kadar bunun üzerine nâzil oldu.

1. صٓص, bunu âyet sayan rivayet yoktur. Yazılısı ı’tibariyle bir harf okunuşu ı’tibariyle bir isim veya «صيد» dan fıli mâzıy veya «صدا» dan emri hâzır olabilir. Harf olduğuna göre diğer mukattaatta geçtiği üzere tehaddi ve ı’caz yoliyle serdedilmiştir. Ekserin kavlince bu Sûrenin ismidir. Mücerred bir remz olması da mel’huzdur. Fatihada bu harf ile alâkadar sırat kelimesi vardır. Sıdk maddesi de bu remzin ilk ıhtar edeceği kelimelerdendir. «صَدَقَ اللّٰهُ» sadıksın ya Muhammed, ya sadık gibi. Hasenden rivayet olunduğuna göre «sada» nın müfaalesi o an müsadattan emirdir. Sadâ karşılık vermektir. Onun için sesin aksettiği yerden verilen karşılığa sadâ denir. Binaenaleyh «dal» ın kesrile sadi: sadâla sen, Kur’an sesine ma’kes ol, sadâ gibi karşılık ver, ya’ni mazmuniyle âmil ol, icra et demek olur. İbni Abbastan bir rivayete göre «ص» gece ve gündüz yokken Arşı rahmanın üzerinde bulunduğu deryanın ismidir. «وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَآءِ» bak. Saîd ibni Cübeyrden; Allah tealânın iki nefha arasında mevtayı ıhya buyurduğu deryanın ismidir. Bu iki rivayet garîb olmakla beraber lâtîftir. Bunlarda «ص» kasem ma’nâsını da tazammun edebilir. Ve o surette وَالْقُرْاٰنِ atfoluyor. ذِى الذِّكْرِ sahib zikir, zikirli, zikir dolu - burada zikir şu üç ma’nâdan her biriyle tefsir olunabilir.

ZİKİR, namı anılmak: şeref-ü şan ma’nâsına «وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ» gibi. Anmak tezkir: va’z ve ıhtar ma’nâsına, şeriat ve ahkâm, va’d-ü vaîd, geçmiş ümmetlerin vekayinden medarı ıbret olan kısas ve ahbar gibi. Dinde ihtiyaç bulunan şeyleri anlatmak ma’nâsına, ya’ni şanlı, nasıyhatlı din öğreten ıbret dersi veren Kur’ana kasem olsun ki... Bu kasemin cevabı mahzuftur. «بل» o mahzufa ma’tuftur. Ya’ni sen risaletinde sadıksın, sana söylenen haktır o va’d-ü vaîd muhakkak yerini bulacaktır. Fakat kâfirler 2. فٖى عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ bir ızzet ile şıkak içinde - kendilerini bir onur: ki bir, şıkak sarmış, kibirlerinden hakkı kabul etmiyorlar, muhtelif garazlarla türlü ma’budlar peşinde boğuşuyorlar. 3. فَنَادَوْا çığırıştılar - ya’ni helâki gördükleri vakıt tevbe edip aman yarabbi diye bağırıştılar, feryad ettiler, وَلَاتَ حٖينَ مَنَاصٍ fakat o vakıt yâhud o çığırışma kurtulacak zaman değildi, kaçamak ıhtimali kalmamıştı - lât, lâ demektir.5. اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًا ilâhları hep bir ilâhmı kıldı - ya’ni «لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ» diye hepsinden üluhiyyeti nefyetti de yalnız birine mi kasr etti اِنَّ هٰذَا لَشَىْءٌ عُجَابٌ bu cidden pek acaib bir şey - atalarından beri şirke alışmış olan cahiliyye kafası bu kadar muhtelif insanların muhtelif âmal ve hıssiyyatını yalnız bir ma’budun nasıl tatmin edebileceğini düşünemiyor, onun «بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ» olduğunu bilmiyor da tevhide teaccüb ediyor. 7. مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِى الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِ biz bunu milleti âhıre de işitmedik - milleti âhıre, diğer millet yâhud sonra ki millet demektir. Bu surette nasrâniyyete işaret olur. Çünkü islâm gelmeden evvel o zaman için en son millet nasrâniyyet idi, o da teslisi kabul ediyordu 8. ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا o zikir, ya’ni Allahın zikr-ü ıhtarını havi olan Kur’an aramızdan ona mı indirilmiş? ذِكْرٖى zikrim, ya’ni Kur’an عَذَابِ azâbî demektir, kesre ile yâdan iktifa olunmuştur. Ikabı, da böyledir. 11. جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ onlar burada Ahzabdan kalma bozuk bir ordu döküntüsü - ya’ni eskiden Peygamberlere karşı toplanmış, mahvolmuş muhtelif hiziblerden bakıyye, onlar gibi hezîmete mahkûm, bozuk, vahdeti ruhiyyesi yok, ma’neviyyatı perişan, derme çatma bir kaç asker, ordu, askerler böyle askerler. Bu âyet çok câlibi dikkattir. Burada Kureyşin «Bedr» den başlıyan hezimetine işaret olunduğu gibi muvaffak olacak muntazam bir ordunun muntazam bir milletten çıkabileceğini anlatıyor. ١٥ وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُلَآءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَالَهَا مِنْ فَوَاقٍ ١٦ وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ ١٧ اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُدَ ذَا الْاَيْدِ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ ١٨ اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَالْاِشْرَاقِ ١٩ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ ٢ وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ٢١ وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُا الْخَصْمِ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ ٢٢ اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَاتَخَفْ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَآ اِلٰى سَوَآءِ الصِّرَاطِ ٢٣ اِنَّ هٰذَآ اَخٖى لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِىَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْنٖيهَا وَعَزَّنٖى فِى الْخِطَابِ ٢٤ قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤٰالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِهٖ وَاِنَّ كَثٖيرًا مِنَ الْخُلَطَآءِ لَيَبْغٖى بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلٖيلٌ مَاهُمْ وَظَنَّ دَاوُدُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ٢٥ فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ٢٦ يَا دَاوُدُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلٖيفَةً فِى الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ اِنَّ الَّذٖينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدٖيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

Meali Şerifi