Sâd Sûresi 15. Âyet
Mekke · Cüz 23 · Sayfa 453
وَمَا يَنظُرُ هَـٰٓؤُلَآءِ إِلَّا صَيۡحَةࣰ وَٰحِدَةࣰ مَّا لَهَا مِن فَوَاقࣲ ١٥
Onlar da bir tek haykırışa bakıyorlar. Öyle ki onun gecikmesi de yoktur
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 15–26. âyetleri birlikte ele alır.
16. وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا – KITT, esasen pusla, atıyye puslası demektir. Burada hıssa ma’nâsınadır. Hisab gününe, Kıyamete kadar beklemeye lüzum yok, o ıkabdan bizim hıssamızı şimdiden peşîn ver diye istihza etmek istiyorlar. 17. ذَا الْاَيْدِ Sahib te’yid, kuvvetli - rivayet olunur ki müşarun’ileyh bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi ve gece yarısı namaza kalkardı, bu suretle kuvvetinin esası din kuvveti olduğu anlatılmak üzere şöyle ta’lîl olunuyor: اِنَّهُٓ اَوَّابٌ Çünkü o bir evvabdır -
EVVAB, tevvab vezninde evbden mubaleğalı ismi faıldir. Evb, Ragıbın beyanına göre rücuun bir nev’i,
iradi olan kısmıdır. Dönülmesi lâzım gelen yere dönmek demektir. Bu ma’nâdan evvab, tevvab gibi Allaha çok rücu’ eden demek olur. Onun için burada «رَجَّاعٌ اِلٰى مَرْضَاةِ اللّٰهِ» tefsir etmişlerdir. Ancak recca’, hem rücu’dan, hem de müteaddisi olan racı’den olabilir. Recı’ ise irca’ ve terci’ ma’nâlarına geldiğine ve seste terci’, nağme ve ahenk yapmak veya sada vermek demek olduğuna göre recca’, iyi terci’ yapan mürecci’ ma’nâsını dahi ifâde etmiş olur. Netekim «يَا جِبَالُ اَوِّبٖى» de bu ma’nâ açıktır. Bu münasebetle evvab, Mücahidden rivayet olunduğu üzere bir de müsebbih, çok tesbih eden ma’nâsına tefsir edilmiştir ki Ebüssuud bunun vechinde şöyle diyor: ikinci evvab, müsebbih mevzuna konmuştur, çünkü tesbihi terci’ yapıyordu, mürecci’ de recca’dır. Çünkü ard ardına fıline rücu’ eder durur, Evvab, Allah tealâya çok rücu’ eden tevvab demek olduğuna göre de çok tevbekâr olanın âdeti çok zikr-ü tesbih ve takdis etmektir. Kamusta evb, kasd ve istikamet ma’nâlarına dahi geldiğinden evvab, çok doğru ve azimkâr demek de olabilir. Şu halde evvab bir çok ma’nâlara muhtemil bir kelime olduğundan hepsini aynî bir kelime ile terceme kabil olmıyacaktır. Evvelâ, Allaha rücu’ Sufiyyenin mevti iradî ta’bir ettikleri fenâfillah makamıdır ki tevbe ve inâbe bunun başıdır. Bu makamda sâdir olan her kuvvet ilâhîdir. Onun için te’yid ve kuvvetinin ılletinde öyle buyuruluyor. Çünkü o bir evvab idi 18. اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ hakıkaten biz dağları onun maıyyetinde müsahhar kılmıştık: öyle ki dağlar يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَالْاِشْرَاقِ akşam ve işrak vakıtları tesbih ederlerdi - bunun zâhiri onunla beraber sesle tesbih etmeleri, onun tesbihine te’vib ve terci’ tarikıyle cevab vermeleridir. Resulullahın avucunda taşların tesbihi kabîlinden olduğu da söylenmiştir.
IŞRAK VAKTI, Güneş doğup ufkı şarkîde biraz yükselerek zıyasının safiyyetle parlamağa başladığı vakıttı
ki ilk kuşluk (dahvei sugra) dır. Bayram namazlarını kıldığımız vakıttır. Işrak namazı da sünnettir. Sonra kaba kuşluk, dahvei kübrâ olur. 19. وَالطَّيْرَ Kuşları da - müsahhar kıldık. مَحْشُورَةً Haşir halinde - toplamış olarak كُلٌّ hepsi - dağlar da kuşlar da hep لَهُٓ onun için - ya’ni Davud için اَوَّابٌ evvab idi - hep ona terci’, yaparak ahenk ile tesbih ediyorlardı. Ne hoştur ki burada evvab fasılasının terci’iyle ma’nâsındaki rücu’ ve tercia bir misal de verilmiştir. Meselâ Davud evvab deyince onlarda evvab diyorlar. Maamafih sâde bir tekrardan ibaret değil, ma’nâları farklıdır. Demin ıhtar olunduğu üzere evvelki, rücu’dan çok rücu’kâr ma’nâsına, ikincisi de terci’ ma’nâsına reci’den terci’kâr ma’nâsına olmuş oluyor. Davud Allaha rücu’ ediyor, onlar davuda terci’ yapıyorlar, bununla beraber şu ma’nâ da verilmiştir: kül, ya’ni Davud da, dağlar da, kuşlar da, hep «له» Allah için terci’ ile tesbih yapıyorlardı, dîni, ıbadeti böyle kuvvetli olduğu gibi 20. وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ hem mülkünü kuvvetlendirmiştik وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ hem de kendisine hikmet, nübüvvet, ılm-ü amelde mukemlik yâhud Zebur ve ılmi teşri’ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ve faslı hıtab: söz kesimi vermiştik - ya’ni hakkı bâtıldan ayırarak nizaı ayırd edip kesmek hassası vermiştik. Kesip atan ayırdıcı söz ve sözde iki kıssa arasını ayıran «اما بعد» gibi fâsıl söze dahi faslı hıtab denilir. İşte böyle müeyyed, kuvvetli bir tevbekâr idi. Bununla beraber 21. وَهَلْ اَتٰيكَ bir de geldi mi sana? - Bu suretle istifham kıssasının ehemmiyyetine nazarı dikkati celb içindir. نَبَؤُا الْخَصْمِ hasım kıssası - hasım esasen masdar olup muhasım ma’nâsına dahi kullanılır. Müfrede cem’a, müzekker ve müennese ıtlak olunur. Netekim burada şöyle cemi zamiri gönderiyor. اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ mıhrabın sûrunu aştıkları vakıt -
SÛR, yüksek dıvar, MIHRAB da köşk, şehnişîn 22. دَخَلُوا عَلٰى دَاوُدَ Davudun üzerine girdikleri vakıt فَفَزِعَ مِنْهُمْ ki birdenbire onlardan telâş etti - çünkü bunca muhafızlara rağmen sûr aşılmış içeri girilmişti, fakat girdiler de ne yaptılar قَالُوا dediler: لَاتَخَفْ korkma خَصْمَانِ iki hasım - yani biz biribiriyle da’valı iki alay muhasımız بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ ba’zımız ba’zımıza tecavüz etti فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ onun için sen aramızda hakk ile hukmet وَلَا تُشْطِطْ ve aşırı gitme - haktan uzaklaşıp cevr etme وَاهْدِنَآ اِلٰى سَوَآءِ الصِّرَاطِ de bizi düz yolun ortasına çıkar - adâlet yap. Görülüyor ki da’vaya iyhamlıdır. Hele işbu «وَلَا تُشْطِطْ» hıtabında ta’rızdan daha ileri giden bir ıhtar vardır. Bunlar alel’âde da’vacılara benzemiyorlar o halde da’vâ nedir? Denirse 23. اِنَّ هٰذَآ işte şu - hazırbilmeclis olan zat اَخٖى benim kardeşim - Melâike olduklarına göre din kardeşi veya arkadaşı diye tefsir edilmiştir. Fakat zarurî değildir. لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً onun doksan dokuz na’cesi - NA’CE, dişi koyuna ve dişi sülüne denildiği gibi kadına da istiâre edilir. وَلِىَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ benim ise bir tek na’cem var. فَقَالَ اَكْفِلْنٖيهَا böyle iken onu benim nasıbime bırak dedi وَعَزَّنٖى فِى الْخِطَابِ ve hatıbda bana ağır bastı - söyleşmede: yâhud namzedleşmede hatırlı geldi, galebe etti 24. «SECDE AYETİDİR» قَالَ dedi ki Davud لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤٰالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِهٖ senin bir koyununu koyunlarına istemekle sana zulmetmiş vallahi وَاِنَّ كَثٖيرًا مِنَ الْخُلَطَآءِ ve hakıkaten halîtlardan bir çoğu - burada huletayı yalnız şürekâ diye tefsir etmek bize kasır geliyor. «اخ» ta’birinden de anlaşıldığına göre ıhtilât halinde bulunan, ya’ni bir cem’ıyyette yaşayan insanlar, ıhvan, rüfeka, arkadaşlar yoldaşlardan bir çoğu لَيَبْغٖى بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ mutlak biribirlerine tecavüz ediyorlar. اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ancak iyman edip salih ameller işliyenler başka وَقَلٖيلٌ مَاهُمْ onlar da pek az وَظَنَّ دَاوُدُ ve Davud zannetmişti - girdikleri zaman veya bu bağiy sözünü söylerken sanmıştı kendine beğy ile bir baskın yaptılar zannetti, yâhud sezmişti ki kendisine mücerred bir imtihan yaptık فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ derhal rabbına istiğfar etti - mağrifetini niyaz eyledi وَخَرَّ رَاكِعًا ve rükû’ ederek secdeye kapandı وَاَنَابَ ve tevbe ile Allaha sığında 25. فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَ biz de onun için kendisine onu: o zannını veya zannettiğini mağrifet buyurduk - demek mülkünün şiddet ve kuvveti sûrdan aşılıp mihraba girilivermesine mani’ olmadığı gibi öyle bir fitne manzarası görününce de evvab olan Davud derhal tevbe ve istiğfar ile Allaha rücu’da gecikmemiş ve hemen mağrifeti ilâhiyyeye irmiştir. Zannettiği fitne vaki’ olmamış, mücerred bir dersi ıbret olarak kapanmıştır. Bu kıssa münasebetiyle bir çok lâflar edilmiş, masallar söylenmiştir. Onun için Hazreti Alinin: her kim Davud hadîsini kassasların rivayeti vechile tahdis ederse ona yüz altmış deynek vururum dediği nakl ediliyor. Bahusus Cenab hak buyuruyor ki وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى ve şübhesiz ki ona huzurı ızzetimizde muhakkak bir yakınlık وَحُسْنَ مَاٰبٍ ve bir meab güzelliği, akıbet varacağı güzel bir merci’ Cennete güzel bir makam vardır. Onun için kendisine şöyle hıtab edildi: 26. يَا دَاوُدُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلٖيفَةً فِى الْاَرْضِ ya Davud muhakkak ki biz seni Arzda bir halîfe kıldık - ya’ni kendi keyfine göre esaletle hükûmet etmek üzere değil Allah tealânın namına izafetle onun ahkâmını icraya me’mur ki Âdemin hilkatinin hikmeti de bu idi فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ imdi insanlar arasında hakkıle hukmet - zira hılâfetin ma’nâsı budur. وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى Ve hevaya tâbi’ olma - nefsin arzusu arkasından gitme, keyfe göre hukmetme - فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ ki seni Allahın yolundan şaşırmasın اِنَّ الَّذٖينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ çünkü Allah yolundan sapanlar - Fir’avnler gibi huküm kendilerinin zannederek Allahın ahkâmından başkasını tatbika çalışanlar لَهُمْ عَذَابٌ شَدٖيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ hisab gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azâb vardır.
Bunun üzerine şu üç âyet iki kıssa arasında fasıla âyetler, ya’ni bir faslı hitabdır. Bunlar da Davuda hitab olmak muhtemil ise de «وَاصْبِرْ وَاذْكُرْ» gibi hitabatı Muhammediyyeden olması daha doğrudur. ٢٧ وَمَا خَلَقْنَا السَّمَآءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذٖينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ ٢٨ اَمْ نَجْعَلُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدٖينَ فِى الْاَرْضِ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقٖينَ كَالْفُجَّارِ ٢٩ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوٓا اٰيَاتِهٖ وَلِيَتَذَكَّرَ اُولُوا الْاَلْبَابِ
Meali Şerifi