AyetSûreler

Nisâ Sûresi 12. Âyet

Medine · Cüz 4 · Sayfa 79

۞وَلَكُمۡ نِصۡفُ مَا تَرَكَ أَزۡوَٰجُكُمۡ إِن لَّمۡ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدࣱۚ فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدࣱ فَلَكُمُ ٱلرُّبُعُ مِمَّا تَرَكۡنَۚ مِنۢ بَعۡدِ وَصِيَّةࣲ يُوصِينَ بِهَآ أَوۡ دَيۡنࣲۚ وَلَهُنَّ ٱلرُّبُعُ مِمَّا تَرَكۡتُمۡ إِن لَّمۡ يَكُن لَّكُمۡ وَلَدࣱۚ فَإِن كَانَ لَكُمۡ وَلَدࣱ فَلَهُنَّ ٱلثُّمُنُ مِمَّا تَرَكۡتُمۚ مِّنۢ بَعۡدِ وَصِيَّةࣲ تُوصُونَ بِهَآ أَوۡ دَيۡنࣲۗ وَإِن كَانَ رَجُلࣱ يُورَثُ كَلَٰلَةً أَوِ ٱمۡرَأَةࣱ وَلَهُۥٓ أَخٌ أَوۡ أُخۡتࣱ فَلِكُلِّ وَٰحِدࣲ مِّنۡهُمَا ٱلسُّدُسُۚ فَإِن كَانُوٓاْ أَكۡثَرَ مِن ذَٰلِكَ فَهُمۡ شُرَكَآءُ فِي ٱلثُّلُثِۚ مِنۢ بَعۡدِ وَصِيَّةࣲ يُوصَىٰ بِهَآ أَوۡ دَيۡنٍ غَيۡرَ مُضَآرࣲّۚ وَصِيَّةࣰ مِّنَ ٱللَّهِۗ وَٱللَّهُ عَلِيمٌ حَلِيمࣱ ۝١٢

Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şâyet bir çocukları varsa o zaman mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa, borcu ödendikten sonra verilir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir. Eğer ölen bir erkek veya kadının çocuğu ve babası bulunmadığı halde kelâle olarak (yan koldan) mirasına konuluyor ve kendisinin bir erkek veya kızkardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak taksim ederler. Bu paylar ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ الخ zevci vefat eden zevcelere bu suretle terekeden miras tahsis edilmekle surei bakaredeki «وَالَّذٖينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجًا وَصِيَّةً لَِازْوَاجِهِمْ مَتَاعًا اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍ» âyetindeki nafakai ıddet hukmü nesh olunmuştur. (oraya bak).

وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَ اَةٌ الخ eğer bir erkek veya kadın kelâle cihetinden mûres olur, yahud kelâle olarak mûres olur. Yahud mirasına konulacak erkek veya kadın kelâle olur ve halbuki bir biraderi veya hemşiresi bulunursa her birinin hakkı bir südüstür. Birader ve hemşire birden ziyade iseler bir sülüste hepsi alesseviyye ortak olurlar. «لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ» değil, zira buradaki birader ve hemşireden murad bil’icma’ ana bir kardeşlerdir. Bunun için sıfatlarında zükûret hukmu yoktur. A’zemî hıssaları sülüs olması da ana makamına kaim olduklarını gösterir. Diğer kardeşler sûrenin ahirinde gelecektir.

KELÂLE: Valid, valide, veled cihetlerinin gayrı olan ya’ni usul-ü furu’ silsilesini teşkil eden amudi nesebin haricinde bulunan karabet demektir, bu kelime esasen yorulub kuvvetten düşmek veya etraftan ihata edilmek ma’nalarına bir masdar olub evvelkinde kelâl, ikincide iklil ile münasebetdardır. Bu karabet valid ve veled karabetine nisbetle zaiyf veya onun başını yahud etrafına sarmış bulunduğundan bu nam ile tesmiye edilmiştir. Karabet, ziy karabet ma’nasına geldiği gibi kelâle de ziy kelâle ma’nasına olarak ne veled ne de vâlid ve valide bırakmamış olan morise, bir de ne veled, ne de valid ve valide olmıyarak kalan vârise dahi ıtlak olunur. Meselâ kardeşlik bir kelâle, usul-ü furu’dan bir şey bırakmadan vefat eden kardeş bir kelâde, onun arkasından kalan kardeş, amca, hala ve saire de hep kelâledir. Bu âyetteki «كلالة» de evvelki ma’na ile temyiz, ziy kelâle ma’nası i’tibarile de hal veya «كان» nin haberi olur. Evvelkinde ciheti ırsı, ikincide vâris veya morisin halini gösterir ki binnetice huküm birdir. Kelâlenin tefsirinde Sahabenin akvali ve mübahasesi çoktur. Hazreti Ebibekri Sıddık radıyallahü anhın ıhtiyarına göre kelâle. «valideyn ve veledin masivası» dir ki muhtar ve kavli sahih de budur. Hazreti Ömer «kelâle, veledin masivası» dır der imiş, ve sorulduğu zaman «ben kelâle, veledi olmıyandır re’yinde bulunuyorum Ebû bekre muhâlefet etmekten hayâ ediyorum». «Kelâle, vâlid ve veledin masivasıdır» dediği de mervidir. Kelâle mirası bir burada, bir de sûrenin âhirinde vardır. Hazreti Ömer oradaki «ليس له ولد» kaydını kelâlenin ta’rifine bir işaret gibi mülâhaza edermiş. غَيْرَ مُضَٓارٍّ Hem vasıyyetin ve hem deynin kaydıdır. Ya’ni o suretle vasıyyet veya deyn ki vereseyi ızrara kalkışılmıyarak yapılmış ola» -binaenaleyh Mudârr olur. Bunun diğerlerine zarar olduğu, ve müstahıkk oldukları hıssai irsiyyeyi tağyir edeceği zâhirdir. Demek ki bu kayd ile işbu miras âyetleri «كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًا اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَ بِالْمَعْرُوفِ» âyetindeki hukmi vasiyyeti neshetmiştir. «اَلَا لَا وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ» hadîsi şerifi de bu neshi beyan eylemiştir. (bak). Kezalik ecnebîye veya vâris olmıyan akribaya da sülüsten ziyade vasıyyet mu’teber olmaz, veresenin icazetine mutavakkıf olur. Zira tarafı risaletten «يُوصَى بِهَا» olan vasıyyet sülüs olarak beyan buyurulmuştur. Fazlası vârisi izrardır. Vasıyet ne kadar olmalıdır? Sualine karşı Aleyhhissalâtü vesselâm bir hadîsi meşhurda: «Sülüs, sülüs de çok, vereseni ağniya olarak bırakman, onları fakr-ü ihtiyac içnide bırakmandan hayırlıdır» binaenaleyh malı az olanların süls vasıyyet yapmaları bile müstahsen değildir. Vasıyyetin böyle sülüsten mu’teber olması da marazı mevtteki bir kimsenin veresesine karşı vaz’ıyyeti hukukıyyesi miras noktai nazarından bir erkeğe karşı bir kadın vazıyyetine şebih olduğunu anlatır» «لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ» düsturu hukmen bunda da cereyan ediyor. Terikenin üçte biri meyyit için vasıyyet hakkı, üçte ikisi vereseye miras hakkı oluyor. Deynin vereseyi ızrar kasdile olmasına gelince: Bu da marazı mevtte yalan yere deyn ıkrar etmesile olur. Bunun için marazı mevtteki ıkrarı mücerred ile sabit olan deyn, irse takdim edilmez vârisin icazetine mevkuf olur. İşbu ızrar kaydinin burada zikredilmesi kelâle vârislerini ızrar kasdi ağlebi ihtimki olmasından naşidir.

وَصِيَّةً مِنَ اللّٰهِ Allah tealâ bunları tarafı İlâhîsinden bir vasıyyet olarak emr-ü tavsıye ediyor. Buda obir âyetteki «فَرِيضَةً مِنَ اللّٰهِ» gibidir. Ve bununla hem bihasebilma’nâ iki makamın tefavütiyle mütenasib birer te’kid yapılmış hem de bu âyetin âhirinden evvelkinin başına bir «رَدُّ الْعَجُزِ عَلَى الصَّدْرِ» bediası gösterilmiştir, وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَلٖيمٌ Allah alîmdir: Izrar kasdında bulunanları bilir, fakat halîm olduğundan ukubette isti’cal etmez. Binaenaleyh bu hilme mağrur olub ızrara kalkışmamalı, yapılacak olan vasıyyeti Allah rızası için yapmalı, vasayayı ilâhiyyeye tevkıfı hareket etmelidir. ١٣ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ ١٤ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فٖيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُهٖينٌ

Meali Şerifi