Neml Sûresi 92. Âyet
Mekke · Cüz 20 · Sayfa 385
وَأَنۡ أَتۡلُوَاْ ٱلۡقُرۡءَانَۖ فَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَهۡتَدِي لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن ضَلَّ فَقُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ ٩٢
Ve Kur’ân’ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: "Ben sadece uyarıcılardanım
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 91–93. âyetleri birlikte ele alır.
91. هٰذِهِ الْبَلْدَةِ Ya’ni Mekke. مِنَ الْمُسْلِمٖينَ – «مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ» müeddasınca Allahın birliğine teslim olan ve yaptığını Allah için güzel yapan halîs müslimanlardan. 93. وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرٖيكُمْ اٰيَاتِهٖ فَتَعْرِفُونَهَا Ve de ki hamdolsun Allaha, o size âyetlerini gösterecek de onları tanıyacaksınız - ya’ni Kur’anda delâili kudretinden islâma va’d buyurduğu harikul’ade nusret ve muvaffakıyyetleri ileride fi’len gösterecek, şimdi tanımak istemediğiniz o hakikatleri o vakıt tanıyacaksınız. «اِنَّ رَبَّكَ يَقْضٖى بَيْنَهُمْ بِحُكْمِهٖ وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَكٖيمٍ عَلٖيمٍ» bir de işbu «سَيُرٖيكُمْ اٰيَاتِهٖ فَتَعْرِفُونَهَا» âyetleri mü’minlere hidayet ve tebşir için nâzil olduğu başında beyan olunan bu Sûrenin ruhu mesabesinde olan te’minat âyetleridir. Bu Sûrenin nâzil olduğu Mekkede Peygamberin ne kadar yalnız, islâmın ne kadar garîb olduğu düşünülür de öyle bir zamanda böyle bir Sûre ve bahusus bu kat’î âyetlerle istikbal hakkında verilen va’d-ü te’minatın kuvvet-ü azameti, ve filhakika hicreti seniyyeden sonra islâm tarihinin açtığı şevket-ü saltanatın vüs’at ve ehemmiyyeti mülâhaza olunursa bu Sûrenin ve bu âyetlerin bu yüksek ıhbar ve te’minatın ne kadar büyük mu’cizeleri ihtiva ettiği tebeyyün eder. Ve filhakika bu Kur’anın hakîm, alîm Allah tealânın ledünnünden telâkkı olunduğu bütün vuzuhiyle anlaşılır. Tarihi mütalea edenler «Bedr» den başlayıp Hazreti Ömer devrinden, Fatih, Yavuz ve Kanunî Süleyman devirlerine kadar Allah tealânın «قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرٖيكُمْ اٰيَاتِهٖ فَتَعْرِفُونَهَا» buyurduğu üzere âyetlerini nasıl gösterdiğini hiç şübhesiz görür hamd ederler. Selim ve Süleyman saltanatlarının, Davud ve Süleyman saltanatları gibi «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى فَضَّلَنَا عَلٰى كَثٖيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنٖينَ» şükrânesile tecelli etmesi de bu Sûredeki tebşirat netaicinden olduğunda şübhe yoktur. Şunu da unutmıyalım ki, Çanakkale Sakarya, İnönü muzafferiyyetleri, İzmirin istıhlâsı, Avrupalıların İstanbuldan çıkarılmaları hamdolsun Allah tealânın zamanımızda gösterip tanıttığı âyatı islâmiyyedendir. Bu mücahedelerde Türkiyye müslimanları öyle bir ıztırar ve ıhlâs ile Allah tealâya iltica ederek çalışmışlardı ki «اَمَّنْ يُجٖيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوٓءَ» mazmunu aynen tecelli etmişti. Fakat bütün bunların tahakkukundan sonra «اِنَّكَ لَاتُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَآءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرٖينَ» buyurulduğu üzere duymak istemiyen kalbsizler, sağırlar, körler. İslâmın artık bütün va’dleri olmuş bitmiş istikbal için vazifesi kalmamış olduğunu iddia ederek müslimanlığı körletmek, Allahı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar. Böyle nankörlükler yapılacağını bildiği için Allah tealâ da «rabbın neler yapacağınızdan da gafil değil «وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ» buyuruyor. Sûrenin başında da «وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ اَلَّذٖينَ يُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ اِنَّ الَّذٖينَ لَايُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ لَهُمْ سُوٓءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ» buyurulmuştu. Ya’ni mü’minlere, namütenahî istikbal olan Âhıret va’d-ü tebşir buyurulurken Âhırete iymanı olmıyanların kendilerini beğenen körlüklerini ve sonundaki husranlarını anlatmıştı, dâbbetül’arz ve nefhı Sur âyetlerinde de bütün âlemin inkılâbı küllîsi anlatılırken islâma va’d olunan Âhıretin ebedî tehakkuku tesbit edilmiş «مَنْ جَآءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ اٰمِنُونَ» buyurulmuştur. Filvaki’ «اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا فٖيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا» buyurulduğu üzere islâmın da gecesi gündüzü olacak, o da bu inkılâb âleminde gâh gecelerin aguşı sükûnünde dinlenecek ve gâh gündüzlerin perveti ıkbalinde gözlerini açarak Hak tealânın huzurı ızzetinde en yüksek hayatı yaşamak için uyanacaktır. Bu âyetin işaretine nazaran islâmın istıkbali gece değil, gündüzdür, sönük değil, parlaktır. Ara sıra basan gece zulmetleri onu dinlendirip tekrar uyandırmak içindir. Bu ma’nâ ma’ruf bir hadîsi şerif ile şöyle beyan buyurulmuştur: «اَلِاسْلَامُ بَدَاغَرِيبًا وَسَيَعُودُ كَمَا بَدَاَ غَرِيبًا فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ» bu hadîsteki «سَيَعُودُ» fi’lini ekseri kimseler «سَيَصِيرُ» ma’nâsına fi’li nakıs telâkkı ederek: «islâm garîb olarak başladı (yâhud zuhur etti) yine başladığı gibi garîb olacak» diye yalnız inzar suretinde anlamış, bundan ise hep yeis, teammüm etmiştir. Halbuki Kamusta gösterildiği üzere «âde» fi’li «يُبْدِىُٔ وَيُعٖيدُ» de olduğu gibi dönüp yeniden başlamak ma’nâsına da gelir. Bu hadîste de böyledir. Ya’ni «islâm garîb olarak başladı (veya zuhur etti) ileride yine başladığı gibi garîb olarak tekrar başlıyacak (yâhud yeniden zuhur edecek) ne mutlu o garîblere» demektir. Hadîsin Âhırindeki fetubâ, onun inzar için değil, tebşir için sevk buyurulduğunu gösterir, gerçi bunda da dönüb garîb olmak inzarı yok değil, lâkin sönmeyip yeniden başlaması tebşiri vardır. İşte «fetubâ lilgurebâ» müjdesi de bunun içindir. Çünkü onlar sâbikuni evvelun gibidirler. Binaenaleyh hadîs de yesi değil, müjdeyi nâtıktır. Ve bu Sûrei celîle âyetlerinin mazmunlarındandır. Bu noktai nazardan anlaşılıyor ki bu mekkî Sûrelerin tertibde böyle bir çok medenî sûrelerden sonraya konulması mazmunlarının daha ziyade istıkbale âid olduğuna tenbih gibi bir hikmeti tezammün etmektedir. Ey müsliman, bunları bil de de ki «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرٖيكُمْ اٰيَاتِهٖ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ» bak şimdi bu va’di sûrei Kasasın ta’kib etmesi ne kadar ma’nâlıdır: