AyetSûreler

Neml Sûresi 67. Âyet

Mekke · Cüz 20 · Sayfa 383

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا تُرَٰبࣰا وَءَابَآؤُنَآ أَئِنَّا لَمُخۡرَجُونَ ۝٦٧

İnkârcılar dediler ki: "Sahi biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 67–82. âyetleri birlikte ele alır.

72. بَعْضُ الَّذٖى تَسْتَعْجِلُونَ O ivdiğinizin ba’zısı - netekim «Bedr» de oldu, bâkısi de ölümlerinden sonra 75. وَمَا مِنْ غَآئِبَةٍ فِى السَّمَآءِ وَالْاَرْضِ hem Yerde ve Gökte hiç bir gâibe - ya’ni son derece gizlenmiş hiç bir sirr - yoktur ki اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ mübîn bir kitabda olmasın -

MÜBÎN, açık veyâhud beyan edici ki Allaha nazaran açık demektir. Murad, Levhı mahfuz veya doğrudan

doğru ılmullahdır. 76. اَكْثَرَ الَّذٖى هُمْ فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ hakkın da ıhtilâf edip durdukları mesailin ekserisini anlatır - teşbih ve tenzih, Cennet ve Cehennem ahvali, Uzeyr ve Mesîl mes’eleleri gibi. 77. وَاِنَّهُ Ve şübhe yok ki o - Kur’an لَهُدًى kat’î bir hüdadır - doğru yolu gösterir bir hidayet rehberidir. Binaenaleyh anlattığı mesailde hakkı gösterdiğinde şübhe etmemelidir. وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ Ve mahzı rahmettir fakat mü’minler için - çünkü o hidayetten intifa’ edecek olan onlardır. 78. اِنَّ رَبَّكَ muhakkak rabbın يَقْضٖى بَيْنَهُمْ بِحُكْمِهٖ beyinlerinde - ya’ni o ıhtilâf eden Beni İsraîlin Yehud ve Nesarânın aralarında - hukmiyle kazâ buyuracak - belli ki burada huküm, kaza ma’nâsına masdar değil, mâbihilhuküm ma’nâsına isimdir. Netekim «وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيّاً» âyetinde bu ma’nâ ile Kur’anın bir ismi olmuştur. Filhakıka «اِنَّآ اَنْزَلْنَآ اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ» mantukunca Kur’an beynennas hukm için indirilmiştir. Buna göre hukmiyle kaza buyuracak demek olur. Bu suretle Yehud ve Nesarânın ileride fi’len hukmi Kur’an ile mahkûm olup zimmeti islâma girecekleri haber verilerek Sûrenin başında ıhtar olunduğu üzere mev’ud olan şevket-ü saltanat tebşir buyurulmuştur. Sakın bunda tereddüd olunmasın وَهُوَ الْعَزٖيزُ öyle azîzdir o - kudretine karşı gelmek ıhtimali yok galibdir, binaenaleyh va’dini yerine getirir, muhukkak kazasını infaz buyurur الْعَلٖيمُ alîmdir o - binaenaleyh onu nasıl yapacağını da bilir. 79. فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ O halde Allaha tevekkül ve i’timad kıl - ya Muhammed اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبٖينِ şübhesiz sen öyle açık hakk üzerindesin - onun için i’timad etmelisin 80. اِنَّكَ لَاتُسْمِعُ الْمَوْتٰى الخ şübhesiz sen o ölülere işittiremezsin ilh... - onun için de çaresiz Allaha tefvizı umur ile tevekkül etmek lâzım gelir. MEVTÂ dan murad, hakkı duymıyan kâfirlerdir. Âyâti haktan hiç müteessir olmadıkları için duygusuzlukta ölülere teşbih olunmuşlardır. Netekim derece derece sağırlar, körler de öyledir. اِذَا وَلَّوْا مُدْبِرٖينَ arkalarını dönmüş kaçarlarken - zira böyle olmasa belki işaret ile filân çağırılmaları mümkin olabilir. 82. وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ o söylenen başlarına geleceği vakıt da - ya’ni kâfirlerin istı’cal ettikleri o va’d, söylenen o azâb tamamiyle aleyhlerinde vukua geleceği, başlarına kıyamet kopacağı vakıt, yâhud aleyhlerinde o huküm vakı’ olacağı zaman اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَآبَّةً مِنَ الْاَرْضِ onlar için Arzdan bir dâbbe çıkarırız تُكَلِّمُهُمْ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَايُوقِنُونَ nâsın âyetlerimize yakîn ile inanmaz idiklerini kendilerine söyler. - Bâlâda beyan olunduğu üzere «بَلْ هُمْ فٖى شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ» olduklarını anlatır. - Burada kıyamet alâmetlerinden olan bir dabbetül’arz haber veriliyor.

DEBB VE DEBÎB, hafif yürüme, debelenme demektir. Hayvanatta ve ekseriya haşeratta kullanılır, içkinin

bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirayeti gibi hareketi gözle idrâk olunamıyan şeylerde de isti’mal edilir. «Dabbe» kelimesi de bundan fâıl olmak ı’tibariyle aslı lügatte «mayedübbü» ya’ni debbeden, debelenen demek olur. Ve şu halde şimendüfer, otomobil, bisiklet gibi otomatik şeylere dahi aslı lügate nazaran dâbbe demek sahih olabilecek ise de lisanda isti’mali hayvana mahsustur. Hattâ orfte dört ayaklı hayvanatta ve onlar içinde bilhassa Fereste daha ziyade mütearef olmuştur. Bununla beraber «وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَآبَّةٍ مِنْ مَآءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى بَطْنِهٖ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشٖى عَلٰٓى اَرْبَعٍ» âyetinden anlaşıldığı üzere her hayvanda isti’mal olunur. Hayvan lâfzına müradif gibidir. «وَمَا مِنْ دَآبَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا» dan anlaşılan da budur. Binaenaleyh hayvan gibi insana da ıtlak olunur. Bu âyette «dabbe» diye nekire olarak vârid olmasından bunun bildiğimiz dabbelerden bam başka bir dabbe olması tebadür eder. «دَاَبَّةً تُكَلِّمُهُمْ» terkibinden zâhir olan ise bunun hayvanı nâtık, ya’ni insan olmasıdır. Tefsirler de bu iki nokta etrafında dolaşmaktadır. Ragıb, Müfredatında bu babdaki akvali şöyle telhıs etmiştir: «اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَآبَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ» kavli kerîminde denildi ki: «dabbe tanıdığımızın hılâfına bir hayvandır ki çıkması kıyamet sırasına mahsustur. Bir de denildi ki «bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar murad olunmuştur» bu takdirde dabbe bütün (mâyedübb) ün ismi olarak cemi’ olmuş olur. (Hain) in cem’inde hâine gibi. Kazı beyzavî ve ba’zı ehli hadîs bunu «cessase» olmak üzere göstermişlerdir ki bir hadîste varid olduğu üzere Cessase Deccal için ahbar tecessüs eden casus demektir. Ebüssüud da diyorki: bu dabbe cessasedir. Bundan ismi cins ile ta’bir olunması şanının garabetine ve evsafının tavrı beyandan haric olduğuna delâlet eder. Bu münasebetle hadîste varid olan ba’zı garib rivayetleri kaydettikten sonra şunu da ılâve eyliyor ki: Hazreti Alîden şöyle rivayet olundu: kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir demiş, bir recül olduğuna işaret eylemiştir. Fakat meşhur olan bir dabbe olmasıdır اه. Şübhesiz Kur’anda «دَاَبَّةً» ta’bir olunduğu için dabbedir. Lâkin recül de bir dabbedir. «دَاَبَّةً تُكَلِّمُهُمْ» buyurulması ise bunun bir insan olmasını ta’yin için zâhir bir karînedir. Burada kelâma mecazî bir ma’nâ vermek veyahud «تُكَلِّمُهُمْ» fı’lini söylemek ma’nâsına değil de cerh ma’nâsına teklîme hamleylemek hılâfi zâhirdir. Rivayatı garîbe ile Kur’anı zâhirinden ıhrac etmek iykanına halel getirmektir. Kaldı ki Ahmed, Tayalisî, Naım ibni Hammad, Abd ibni Hamîd, Tirmizî Hasen diyerek, İbni Mace, İbni Cerir, İbni Münzir, İbni Ebi Hatım, İbni Merdûye ve Beyhakî gîbi zevatın Ebû Hüreyre radıyallahü anhten tahric eyledikledikleri bir hadîste Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki «dabbetül’arz, Mûsanın Asası ve Süleymanın Mührü beraberinde olarak çıkacak, Mühr ile mü’minin yüzünü parlatacak, Asa ile kâfirin burnunu kıracak, nas sofraya toplanacak, mü’min ve kâfir tanınacak». Bu hadîse nazaran da bu dabbe maddî ve ma’nevî harikulâde bir kuvvet ve saltanat ile zuhur edip büyük bir islâm devleti teşkil edecek bir sahib huruc olmuş oluyor. Şübhe yok ki Asayi Musâ ile Mühri Süyelmanı hâiz olan zat büyük bir şahsıyyet olacaktır. Hem de şirardan değil hıyardan olacak, çünkü mü’minin yüzünü güldürecek kâfirin burnunu kıracak. Âyette «تُكَلِّمُهُمْ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَايُوقِنُونَ» buyurulması da bunu ıktiza ediyor. Şu halde buna dâbbe tesmiye edilmesinin vechi, onun kâfirlere karşı haşîn olacağını ve Allah tealâya nazaran onun ihracı zor bir şey değil, yerden adî bir dâbbe çıkarmak gibi kolay olduğunu anlatmaktır. Burada ba’zı asârı da kaydedelim: 1 - İbni Ceririn Huzeyfe ibni Esidden tahric ettiği üzere: «dabbenin üç hurucu vardır: birisinde ba’zı badiyelerde çıkar, sonra gizlenir, birisinde de ümera kanlar dökerken ba’zı şehirlerde çıkar, yine gizlenir, sonra da nas mescidlerin en şereflisi, en büyüğü ve en fazıletlisi nezdinde iken Arz kendilerini fırlatmağa başlar, derken halk kaçışır, mü’minlerden bir tâife kalır, bizi Allahdan hiç bir şey kurtaramaz derler, dâbbe de onların üzerine çıkar, yüzlerini kevkebi dürrî gibi cilâlandırır, sonra hareket eder artık ne ta’kıb eden yetişebilir ne kaçan kurtulabilir. Bir adama varır namaz kılıyordur, vallahi sen ehli salât değilsin der yakalar, mü’minin yüzünü ağartır, kâfirin burnunu kırar, dedi, o zaman nâs ne halde olur? Dedik, «arazıde komşular, emvalde şerikler, seferlerde arkadaşlar» dedi. 2 - Ehli ılimden bir çokları dâbbenin hurucu emir bilma’ruf ve nehiy anilmünker terk olunduğu vakıttır, demişler. İbni Ömer radıyallahü anhten merviydir ki «وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَآبَّةً» kavli kerîme emir bil’maruf ve nehiy anilmünker terk olunduğu vakıt demiştir. Buna göre «وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ» müslimanlar da bozulup aleyhlerinde huküm hakk olduğu vakıt demek oluyor. ٨٣ وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجًا مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ ٨٤ حَتّٰىٓ اِذَا جَآؤُ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَاتٖى وَلَمْ تُحٖيطُوا بِهَا عِلْمًا اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٨٥ وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَايَنْطِقُونَ ٨٦ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا فٖيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَٰايَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Meali Şerifi