Necm Sûresi 61. Âyet
Mekke · Cüz 27 · Sayfa 528
وَأَنتُمۡ سَٰمِدُونَ ٦١
Ve siz mi kafa tutuyorsunuz ey gafiller
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 33–60. âyetleri birlikte ele alır.
33. اَفَرَاَيْتَ الَّذٖى تَوَلّٰى Şimdi gördün a o yüz çevireni - hakta sebat edemeyip de döneni - Mücahidden ve ibni Zeydden rivayet olunduğu üzere Velîd ibni Mugıyre Resulullahın meclisine gelir, kıraetini ve va’zını dinler, islâma yaklaşırdı, Resulullah da onun hakkında ümid beslemişti, sonra Müşriklerden birisi ona ıtab edip «atalarının milletini terk mi ediyorsun? Dinine dön, onda sebat et, Âhıret hakkında her neden korkuyorsan ben onu senden üzerime alırım yüklenirim lâkin bana şöyle şöyle mal vermen şartıyle» demişti. Velîd de ona muvafakat edip islâma olan himmetinden dönmüş ve şart edilen malın birazını verip kalanına dayatıvermiş’ idi. Bu âyet buna işaret etmektedir. 34. وَاَكْدٰى Dayattı, vermedi -
KÜDYE, kazılmaz katı yer ve yâlçın kaya ikda da küdyeye varmak ma’nâsınadır ki: «حفر الارض فاكدى» derler: yeri kazdı da küdyeye, ya’ni kazılmıyacak sert kayaya dayandı demektir, bundan buhul ve meni’ ma’nâsına da kullanılmıştır. 35. اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى ya, gayb ılmi yanında da artık görüyor mu? - Şimdiden Âhıreti görüyor da günahını başkasının yüklenivereceğini biliyormu? 36. اَمْ لَمْ يُنَبَّاْ yoksa haber verilmedi mi بِمَا فٖى صُحُفِ مُوسٰى Musânın suhufundaki ile - ya’ni Tevrat ile 37. وَاِبْرٰهٖيمَ ve İbrahiminki ile -İbrahime inzal edilmiş olan suhuftaki الَّذٖى وَفّٰى o İbrahim ki çok vefâ etmişti - «وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّ» mantukunca me’mur ve mübtelâ olduğu kelimatı tamamiyle iyfâ etmişti. Her hususta ahdine çok vefakâr idi. Ebû hayyan Bahirde şöyle der: Musâ ile İbrahim, bu iki Peygamberin tahsısı için denilmiştir ki: Nuh ile İbrahim arasında, bir adamı, babası ve oğlu ve amcası ve dayısı ile, bir kocayı karısı ile, köleyi efendisi ile muahaze ederlerdi, onlara ilk muhalefet eden İbrahim oldu, İbrahimin şeriatinden Musânın şeriatine kadar da adamı gayrin cürmiyle muahaze etmezlerdi. اه. Maamafih asıl murad hukmi uhrevîyi beyandır. Musâ ile İbrahimin suhufundaki şudur. اَنْ ki doğrusu - bu «ان» muhaffefedir, zamiri şan mahzuf olup «انه» demektir. Ya’ni hakıkat bu 38. لَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى vizir çeken bir nefis diğerin vizrini çekmez - ancak kendi günahını çeker.
VİZR, bir günah ve ağır yük ma’nâsına gelir ki burada günah ve günahın cezasını çekmek ma’nâsınadır.
Ya’ni Âhırette ceza çekecek kimse, hiç kimsenin günahının cezasını çekecek değil, herkes kendi cürmünün cezasını çekecektir. Meşhur ta’birimizce her koyun kendi bacağından asılır. Bunun ta’biri Fıkhîsi «ukubatta niyabet carî olmaz» kaıdei külliyyesidir. Şu halde birisi başkasının günahını boynuna almakla onu kurtaramaz, belki kendi teahhüdünün cezasını çeker. «وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالًا مَعَ اَثْقَالِهِمْ» olur «مَنْ سَنَّ سُنَّةً سَيِّئَةً فَعَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ= her kim kötü bir âdet çıkarırsa onun vizri ve Kıyamete kadar onunla amel edenin vizri onun boynunadır» hadîsi de böyledir. Şu da o suhuftakilerdendir. 39. وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَاسَعٰى doğrusu insanın sa’yinden başkası kendisinin değil -insanınki ancak sa’yidir. Ya’ni bir insan başkasının cürmü ile muahaze olunmıyacağı gibi kendi sa’yinden başkasiyle sevablanmak da kendinin hass hakkı değildir. Olursa başkasının atıyyesi, teberrüü olur. «لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَااكْتَسَبَتْ» Bu ilk bakışta «insana sa’yinden başka yok» demek zannolunabilirse de insana gerek Dünyada olsun gerek Âhırette sa’y-ü kesbinden başka vehbî olarak verilen nice rahmet ve atâyâyi ilâhiyye bulunduğunda da şübhe yoktur. Sonra teavünün me’murün bih ve Dünya ve Âhırette müfid olduğu da şer’an ma’lûmdur. Ebüssüud der ki: Enbiyanın şefaati, Melâikenin istiğfarı, dirilerin ölüler için duâsı, sadekası gibi insanın kendi amelinden olmamakla beraber nafi’ olduğu ma’lûm bulunan nâ kabili ıhsa bir çok umura gelince bütün bunlar da menfeatin menatı kendi ameli olan iyman ve salâh olduğu ve iyman olmayınca hiç birisinin menfeati olamıyacağı için bunlarda da nafi’ olan kendi sa’y-ü ameli olmak üzere gösterilmiş demektir اه. Ebu Hayyan nakl eder, Hurasan valîsi Abdullah ibni Tahir «وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَآءُ» ile bu âyetten Huseyn ibni Fadla sormuştu, Huseyn ona adl ile ancak mâseâ, fadl ile ise Allahın dilediği kadar vardır diye cevab verdi, bunun üzerine Abdullah Huseynin başını öptü, bunun mensuh olduğuna dair İbni Abbastan söylenen söz sahih değildir. (Sûrei Tura bak «كُلُّ امْرِىءٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ» cumhur ındinde bu muhkemdir, İbni atıyye bunu şöyle tahkık eder. Bence bu âyette tahrir şöyledir: ma’nânın mihveri «لِلْاِنْسَانِ» daki lâmdır. İnsanın «لِى كَذَا= şu benimdir» demeğe hakkı olan şey’i tahkık ettiğin zaman onu ancak sa’yinden ıbaret bulursun, ondan başka bir şefaat veya salih bir peder veya salih bir evlâd riayeti ile veya hasenatı katlamak veya mahzı fadl-ü merhamet kasdiyle olanlar hep merhamettir. Onların hiç biri insanın kendinin değildir. Ona hakikaten benim demeğe salâhiyyeti yoktur, ancak hakikate ilhak ile mecaz olarak söylenebilir اه. Bunun hasılı lâmın ıhtisas veya istihkak ma’nâsına olması, kasrın da ona müteveccih bulunmasıdır. Türkçemizde bu ma’nâyı andıran bir mesel vardır, ilden gelen.. öğün olmaz o da vaktında gelmez derler. Mâseâdaki «ما» masdariyyedir, sa’y demektir, sa’y ettiği ma’nâsına mevsule olması ihtimali de melhuz ise de o umumiyyetle sadık olmaz. Zira her sa’y ettiği insanın olmaz. İnsanın olan ancak sa’yidir. 40. وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰى Ve hakikat sa’yi yarın görülecektir - Kıyamet günü defterinde görülecek ve miyzanına konulacaktır. Ya’ni sa’yi boşa gitmez, fakat onun semeresini pîşin ve filhal görmeğe kalkışmamalıdır. O ileride görülecektir. 41. ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَآءَ الْاَوْفٰى Sonra ona en dolgun karşılık verilecektir. - Bu suretle insanın istıkbali sa’yinin mâhasali olacak demektir. Fakat bu âlemde bir çok güzel sa’iylerin boşa gittiği görülüp dururken bu değerli karşılığı kim te’min edecek? denirse 42. وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى bu da bir hakikat ki intiha rabbınadır - nihayet rabbına gidilecektir. Bütün halk sonunda dönüp ona varır, onun huzuruna haşr-u ıhzar olunur, işte o vakıt o tam ceza da hakkalyakîn olur. Evvel odur âhir o 43. وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰى ve hakikat güldüren ve ağlatan odur - hayatın tecelliyatından iki mütekabil halet ki biri neş’e nişanesi, biri elem, biri muhtırai sevab, biri muhtırai ı’kab, biri Cenneti andırır, biri Cehennemi, biri cilvei cemal biri cilvei celâldir. 44. وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَا Ve hakikat öldüren ve dirilten de odur. -Başkası değil 45. وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى ve hakikat erkek ve dişi iki eşi yaratan da odur. - Gerek insanlardan ve gerek hayvanlardan erkek ve dişi bütün çiftleri o halk etmektedir. 46. مِنْ نُطْفَةٍ Bir nutfeden اِذَا تُمْنٰى döküldüğü zaman - ya’ni rahime atıldığı zaman. Demek ki tabiate dilediği tenevvüü verip dilediği mütekabilâtı yaratıyor ve bunları ondan başkası yapamaz. 47. وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰى Ve hakikat bu ki diğer neş’et de onun u’hdesindedir. - Ölümden sonraki Âhıret neş’etini de o teahhüd eylemiştir, o yapacak, iyiliklerin ve kötülüklerin ceza ve mükâfatını o verecektir. Binaenaleyh onu inkâr da ma’nâ yoktur. Bütün bu çift hilkatler bu Dünyanın bir Âhıreti bulunduğuna delâlet edip durmaktadır. 48. وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰى Ve hakikat odur iğna ve ikna eden - fakıri zengin edip sermayelendiren, fakır olan bir kulunu ihtiyacdan kurtarıp sermayedar eden, yâhud hoşnud eyliyen ki «وَوَجَدَكَ عَآئِلًا فَاَغْنٰى» buyurulması da bu cümledendir. 49. وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰى Ve hakikat bu ki odur Şi’ranın rabbı - Şİ’RA, esasen zikrâ vezninde şuur ma’nâsına masdar olup Semânın kadri evvel kevakibinden en parlak iki yıldıza isim olmuştur. Kadri evvel kevkeblerinden Şi’râ namıyle iki yıldız vardır, birine Şi’rayı yemânî veya Abûr, birine de Şi’rayı şamî veya gumeysâ denilir. Şi’rayi yemanî burcların en güzeli olan Cevzade «اَلْجَبَّارُ» denilen suretin arkasında tâbiı addedilerek «كَلْبُ الْجَبَّارِ» dahi denilen kelbi ekber de, Şi’rayi şamî de kelbi asgardadır. Şi’rayi yemânî Semânın en parlak yıldızıdır, burada «اَلشِّعْرٰى» bununla tefsir olunmuştur. Zira mutlak olarak «اَلشِّعْرٰى» denilince ma’hud ve mütebadir olan odur. Çünkü en parlak olmakla ma’lûm olan o olduğu gibi cahiliyyede ona teabbüd de edilmiştir. Süddî demiştir ki: Hımyer ve Huzaa ona taparlardı. Alûsînin kaydettiği vechile diğerleri de demiştir ki onu ilk evvel ma’bud edinen Ebû kebşe olmuştu, Huzaadan veya reisleri olup ismi vahz ibni Galib idi. Onun için müşrikler Hazreti Peygambere «İbni ebî kebşe» diyorlar, putlara ıbadet hususunda kavmına muhalefet etmiş olmak ı’tibariyle ona benzetiyorlardı. Ba’zıları onu Peygamberin atası tarafından dedelerinin birisi olduğunu ve kişinin her sıfatı atalarının birinden geldiğine kail olup filân damar filâna çekmiş dediklerini söylemiştir. Peygamberin anası tarafından dedesi Vehb ibni Abdi menafın künyesi olduğu da söylenmiş, mürdıası Halîmei Sa’diyyenin zevcinin künyesi olduğu da söylenmiştir. Hasılı Arablarda Şi’raya ta’zîm ve âlemde onun te’sirine ı’tikad edenler bulunduğu ve tulûu zamanında mugayyebata dair sözler söyledikleri cihetle burada bilhassa Şi’raya izafetle rabbüşşi’râ buyurulurak Şi’ranın rabb değil, merbub olduğu gösterilip o ı’tikadları ibtal edilmiş, şi’raya değil, şi’ranın rabbına ıbadet edilmesi lüzumu anlatılmıştır. Bunun üzerine inzar ifâde etmek üzere buyuruluyor ki 50. وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًا الْاُولٰى ve hakıkat o ihlâk etti Âdi ûlâyı - ya’ni eski Âd kavmını ki Nuh kavmından sonra helâk edilen kavmi Hûddur. Bu ma’nâca buna ûlâ denilmesi sonraki akvama nazaran olup öteden beri gelen kıdemli Âd demek olur. Ba’zıları Adi ulâ birinci Âd demek olup Âdî uhrâ mukabili olduğunu söylemişlerdir ki zâhir olan da budur. Âdi uhrâ hakkında ıhtilâf edilmiştir. Zemahşerî Âdi ûlâ kavmı Hud, Âdi uhrâ İrem demiştir. Lâkin İrem de helâk edilmiş olduğundan burada ûlâ tahsısinin faidesi zâhir olmaz. Müberred, Âdı uhrâ Semûddur demiş, Taberî Âdi uhrâ Mekkede Amalika ile beraber olan Benû lukaym ibni hüzaldir demiş, Amâlikaya Cebbarîn denildiği cihetle Âdi uhrâ, cebbarlar idi denilen kavil de buna yakındır, ba’zıları da Âdi ûlâ, Âd ibni İrem ibni Avf ibni Sam ibni Nuh evlâdıdır. Âdi uhrâda Âdi ûlâ evlâdındandır demişler ki bu bize hepsinden akreb geliyor. Zira Âd içinden Hazreti Hûde iyman etmiş olanların kurtarıldıkları sûrei Hûdda geçmiş idi. Şu halde Âdi ûlâ Hazreti Hûda iyman etmeyip eski hallerinde ınad ile helâk olanlar, Âdi uhrâ da iyman ile neş’eti uhrâ iktisab etmiş olanlar demek olur ve bu ma’nâ Semûdda ve diğerlerinde de vardır. O suretle 51. وَثَمُودَا Semudu da helâk etti de فَمَآ اَبْقٰى hiç bırakmadı - ya’ni ne Adden ne Semuddan iyman etmiyenlerin hiç birini bırakmadı, günahlarını cezasız yanlarına bırakmadı 52. وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ daha evvel de Nuh kavmını helâk etmişti اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰى çünki onlar daha zâlim ve daha azgın idiler, Nuh kavmı obirlerinden daha zâlim idiler, Hazreti Nuha pek çok eza ediyorlardı. Yâhud diğer bir ma’nâ ile Âd, Semûd ve daha evvel kavmi Nuh, hep o helâk edilenler Kureyşten daha zâlim ve daha azgın idiler 53. وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰى Mü’tefikeyi de hâviyeye attı - hevâya kaldırıp hâviyeye, yerin altına geçirdi, Mü’tefike, Lût kavmının altı üstüne gelen şehirleri, Sedûm ve saire diye tefsir olunmuştur ki münkalibe, üstü altına gelmiş demektir. «فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا» Ebû hayyan der ki her hangi bir inkılâb ile mesakin ve emakini alt üst olan her memleket murad olunmak ihtimali de bulunduğu söylenmiştir. 54. فَغَشّٰيهَا مَاغَشّٰى attı da ona ne sardırdı ise sardırdı - bu ifade onlara inen azâbı tehvil içindir. Bunlardan kesbi beşerin hiç alâkası olmıyacak mücerred afatı Semâviyyeyi anlamamalı, insanların kesb ve zünublarına terettüb eden felâketleri anlamalıdır. Netekim şöyle buyuruluyor:
55. فَبِاَىِّ اٰلَآءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى Şimdi rabbının hangi ni’metlerinde şekk edersin? - Ey insan! Bu hıtabın bilhassa Peygambere olması melhuz ise de hıtab şanından olan mutlak insana hıtab olması daha muvafıktır.
اٰلَآءِ, niam ma’nâsına cemi’dir. Müfredi ilyün, elyün, elen, ilen ve elvün dür. Burada nıkmet dahi zikredilmiş olduğu halde zikr olunanların hepsine ni’met ıtlak edilmesi, nıkmetlerin ıhtarı dahi ehli iyman ve erbabı ukul için ıbret alınarak istifade edilecek va’z-u nasihat olmak i’tibariyle bir ni’met demek olduğunu anlatır. Bununla beraber istifhamın sevkında ve «فاء» ile makablindeki helâk tezkirlerine tertibinde şekk ile nankörlük edenlere karşı mühim bir inzar ma’nâsıda vardır. Onun için buyuruluyor ki 56. هٰذَا bu - beyan «اَمْ لَمْ يُنَبَّاْ بِمَا فٖى صُحُفِ مُوسٰى وَاِبْرٰهٖيمَ» den beri haber verilenler نَذٖيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُولٰى evvelki inzarlardan bir inzardır - evvelki Peygamberlerin inzarları cümlesinden veya onlar kabîlinden bir inzardır. Bu ma’nâca nezîr, inzar ma’nâsına masdardır, münzir ma’nâsına sıfat olursa «هٰذَا» Peygamberi göstermiş olur. Ya’ni bu Kur’anı getiren Muhammed sallallahü aleyhi vesellem o Musâ ve İbrahim gibi evvelki Peygamberler cümlesinden bir Peygamberdir. Verdiği haberler muhakkak olacaktır. «هٰذَا», Kur’ana işaret olmak melhuz olduğu gibi bilhassa şu habere işaret olmak da muhtemildir. 57. اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُ âzife yaklaştı -
AZİFE, yaklaşan, yaklaşacak olan, yaklaşmakta bulanan demek olup Kıyametin isimlerindendir. Ya’ni «اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ» diye yaklaşmak vasfiyle muttasıf bulunan vakt-u saat günden güne yaklaşmakta 58. لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ ona Allahdan başka keşf edecek bir kudret yoktuk. - Ya’ni onun ıztırabatını, hailelerini Allahdan başka açacak, defi’ veya refedecek hiç bir kuvvet ve kudret yoktur. Yâhud onun ne zaman ve nasıl olacağını Allahdan başka keşf ederek bilecek kimse yoktur. 59. اَفَمِنْ هٰذَا الْحَدٖيثِ تَعْجَبُونَ Şimdi siz bu kelâmdanmı teaccüb ediyorsunuz - ya’ni bunları anlatan Kur’anamı teaccüb ediyorsunuz? İnanılmıyacak gibi acîb görüyorsunuz? 60. وَتَضْحَكُونَ ve gülüyorsunuz? -eğlence yerine tutuyorsunuz? وَلَا تَبْكُونَ de ağlamıyorsunuz? - inzarlarının dehşetinden ve halinizin vehametinden dolayı ağlamıyorsunuz? 61. وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ – SÜMUD, kafa tutmak, kibirlenip somurtmak ve sersem olmak, oynayıp eğlenmek, çalıp oynamak ve tegannî eylemek ma’nâlarına gelir. Buna göre burada da muhtelif ma’nâlar ifade eder. Ya’ni ağlamıyorsunuz da çalıp oynuyormusunuz veya eğleniyormusunuz? Veya hayran hayran sersem sersem duruyormusunuz? ve yâhud sizmi kafa tutuyorsunuz? Ey gafiller! 62. «SECDE AYETİDİR» فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا haydin şimdi Allaha secdeye kapanın ve ıbadet edin - hakikaten ıbadet ve kulluk edin Boş temennîlerle vakıt geçirmeyin. Burada ekser ehli ılim ındinde secde vardır. Balâda İbni Mes’uddan nakl edildiği üzere Resulullahın secde ettiği Buharî ve Müslim ve sair sıhahta varid olmuştur. Bir de İbni merduye ve Sünende Beyhekî ibni Ömerden şöyle tahric etmişlerdir: İbni Ömer radıyallahü anhüma demiştir ki Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem bize namaz kıldırdı «النَّجْمِ» okudu bizimle secde etti ve secdeyi uzattı, kezalik Hazreti Ömer de secde etmiştir, Alûsînin kaydi vechile Said ibni Mensur, Sebreden şöyle tahric eylemiştir: dedi ki: Ömer İbnilhattab bize sabah namazını kıldırdı, birinci rek’atta sûrei Yusüfü okudu sonra ikincide «وَالنَّجْمِ» sûresini okudu, hemen secde etti, sonra kalktı «اِذَا زُلْزِلَتِ» okudu sonra rükû’ etti اه. Burada sûrei «Necm» bitti, bunu sûrei «Kamer» ta’kıyb ediyor: