Necm Sûresi 18. Âyet
Mekke · Cüz 27 · Sayfa 526
لَقَدۡ رَأَىٰ مِنۡ ءَايَٰتِ رَبِّهِ ٱلۡكُبۡرَىٰٓ ١٨
Andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى Vallahi gördü Rabbının âyatından en büyüğünü - «لام» kasemin cevabı, «قد», tahkık ile takviyesi, âyat, acaibât demektir. Elkübrâ da iki vecih vardır. Birincisi gösterildiği vecihle «رَاٰى» nin mef’ulü olarak «اَلْاٰيَةَ الْكُبْرٰى» sebkindedir. İkincisi, âyatın sıfatı olup vallahi rabbının en büyük âyatından bir şey gördü demek olur. Üçüncü bir ma’nâda «من» zaid olarak vallahi rabbınnı en büyük âyetlerini gördü demek olabilir. Hasılı Mi’racda rabbının rübubiyyeti âyatından, mülk-ü melekûtü acaibâtından kelâmın ifadesi hududuna sığmıyacak ve ancak müşahede ile irilebilecek en büyük âyetini veya en büyük âyetlerini gördü demek oluyor. Şu halde bu âyetin ne olduğunu iyzaha kalkışmak haddimiz olmaz. Görülüyor ki rabbını gördü denilmemiş, rabbının âyatından en büyüğünü gördü denilmiştir. Bundan ru’yeti zatı anlamağa zâhiren hak görünmez. Gerçi yukarıdaki «مَا رَاٰى» bu âyetten ıbaret değildir denilebildiğine «قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى» kurbi zate işaret olduğuna göre ru’yeti zat ve onun ru’yeti basariyye mi yoksa mücerred ru’yeti kalbiyye mi olduğu hakkında bahse de bir mecal görülebilirse de âyâtın en büyüğünü gösteren bu âyet bütün yukarıki beyanatın zübdesi demek olduğundan yukarıki «مَا رَاٰى» bâşka olduğu takdirde de bundan daha büyük olamamak ıktiza edecektir.
Buharîde Mesruk tarikıyle Hazreti Aişeden şöyle tahriç olunmuştur: Mesruk demiştir ki: Hazreti Aişe radıyallahü anhaya dedim: valide hazretleri! Muhammed sallâllahü aleyhi vesellem rabbını gördü mü! müşarünileyha dedi ki: söylediğinden tüylerim diken diken oldu. Nerdesin şu üçten ki her kim onları sana söylerse yalan söylemiştir. Her kim Muhammed sallallahü aleyhi vesellem rabbını gördü derse yalan söylemiştir. Sonra okudu: «لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ» Ve her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir. Sonra okudu: «وَمَا تَدْرٖى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا»Ve her kim sana o kemetti derse yalan söylemiştir. Sonra okudu: «يَآ اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ» ve lâkin o Cibrîl aleyhisselâmı iki kerre suretinde gördü. Yine Buharîde Abdullah ibni mes’uddan: Cebraîli gördü altıyüz Cenahı vardı, yine Abdullahdan: «لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى» demiştir ki Cennetten yeşil bir refref gördü ufku seddetmişti. Demek ki görülen âyât, Cibrîlden ıbaret değildir. Bundan başka Müslimde: şunlar da rivâyet edilmiştir: -1) Atâ tarikıyle ibni Abbastan: onu kalbi ile gördü. - 2) Ebûl’aliye tarikıyle ibni Abbastan: «مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاٰى وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى» onu fuadı ile iki kerre gördü demiştir ki rabbını gördü diye tefsir etmişlerdir. Buna mukabil Buharîdekinden başka bir de daha mufassal olmak üzere Mesruktan şöyle rivâyet etmiştir. - 3) Mesruk demiştir ki Hazreti Aişenin yanında idim, dedi: ya ebâ Aişe: üç, her kim onlardan birini söylerse Allaha karşı büyük iftirâ etmiş olur. Nedir onlar? dedim. Her kim dedi: Muhammed sallallahü aleyhi vesellem rabbını gördü diye zu’mederse Allaha karşı büyük iftirâ etmiş olur», ben dayanıyordum oturdum da ya ümmel’mü’minîn dedim bana müsaade buyur, acele etme, Allah azze vecelle «وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُبٖينِ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى» buyurmadı mı? Bunun üzerine ben dedi: bu ümmetin Resulullahdan onu ilk evvel soranıyım, buyurdu ki o Cibrîldir, Onu yaratılmış olduğu suret üzere bu iki kerreden başka görmedim, Semâdan inerken gördüm, hılkatinin büyüklüğü Semâ ile Arz arasını örtmüş idi» dedikten sonra müşarünileyhâ: hem işitmedin mi dedi: Allah tealâ «لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ» buyuruyor ve işitmedin mi Allah tealâ «وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَآىِٔ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِىَ بِاِذْنِهٖ مَا يَشَآءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكٖيمٌ» buyuruyor. İlâ âhiril hadîs. - Bu rivâyette hadîs, Hazreti Aişenin kendi ictihadı olmak ihtimaliyle mevkuf kalmıyor. Hazreti Peygambere müsned de olmuş oluyor, bunun için Müslim buna etemm ve atvel demiştir. - 4) Abdullah ibni Şakîk ebû Zerden: dedi ki: Resulullah sallallahü aleyhi vesellem Hazretlerine «rabbını gördün mü» diye sordum «نُورٌ اَنّٰى اَرَاهُ= bir nur anı nasıl görürüm, yahud nereden görürüm?» buyurdu. - 5) Bir de Abdullah ibni Şakîk demiştir ki: Ebû zerre: Resulullahı göreydim sorardım dedim, neyi sorardın? dedi, rabbını gördün mü? diye sorardım dedim, Ebûzer dedi ki ben sordum da buyurdu ki «رَاَيْتُ نُورًا= bir nur gördüm» اه. Kazıy Iyaz, Şifai şerifte der ki: bir cemaat Hazreti Aişenin kavlincedir. İbni Mes’uddan ve Ebuhüreyreden meşhur olan da budur. Bu vechile Muhaddisîn ve Fukaha ve Mütekellimînden bir cemaat Dünyada ru’yetin imtinaına ve inkârına kail oldular. İbni Abbastan meşhur olan ise Peygamberin rabbını gözleriyle görmüş olmasıdır. Hattâ rivâyetlerinin ba’zı tarafında - Hâkim, Neseî, Taberanî rivâyetlerinde - Allah tealâ Musaya kelâm, İbrahime hullet, Muhammede ru’yet ile ıhtisas buyurdu demiştir. Eş’arî ve eshabından bir cemaat da Peygamberin Allah tealâyı basari ile ve baş gözüyle gördüğüne kaildir. Ba’zı meşâyıh de göz ile ru’yette tevakkuf eylemiş, bu babda vazıh bir delil yoksa da caiz olduğunu söylemiştir. Kazıy Iyaz der ki: evet, hiç şübhesiz hakk olan budur. Allah tealânın Dünyada görülmesi aklen caizdir, akılda onu muhal kılacak bir şey yoktur. Şeri’de de istihalesine, imtinaına kat’î bir delil yoktur «لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ» gözler ihata edemez veya her göz göremez demek gibi te’vilâta müsaid bulunduğu için imtina’da huccet değildir. «لَنْ تَرٰينٖى» de umum üzere değildir. Maamafih Peygamberimizin gözle ru’yeti hakkında da kat’î nass yoktur. Çünkü bu babda en ziyade i’timad edilen «وَالنَّجْمِ» nin iki âyetidir. Bunlar da ise ıhtilâf me’sûr ve ihtimal mümkindir. Peygamberden tevâtür yok, İbni Abbasın kavli de kendi i’tikadıdır ve Peygambere isnad etmemiştir ilâ. Şifa şerhinde Aliyyülkarî, Gazalî ihyasında sahih olan Resulullah sallallahü aleyhi vesellem Mi’rac gecesi Allah tealâyı görmedi demiş ve lâkin nevevî Fetavade ru’yeti tashih etmiş ve onu muhakkıkînden nakleylemiştir diye kaydeder. Fahruddîni Razî tefsirinde: cihetsiz mukabelesiz ru’yetullahın cevazından bahs ettiğinden ve Ehli sünnete göre ru’yetin kudreti abd ile değil, Allahın iradesiyle olduğunu ve Allah tealânın diler gözde dilerse gönülde idrak halk edebileceğini ve Sahabe beyninde mes’elenin muhtelefünfih olup vuku’da ıhtilâf, cevazda ittifaka delâlet eylediğini söyledikten başka bilhassa der ki «لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى» kavlinde şuna delil vardır ki: Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi vesellem Mi’rac gecesi Allahın âyatını görmüş Allahı görmemiştir. Maamafih bunda hılâf da vardır. Bunun vechi: Allah tealâ Mi’rac kıssasını ru’yeti âyât ile hatmetmiş «سُبْحَانَ الَّذٖٓى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ» de de «لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا» buyurmuştur eğer rabbını görmüş olsa idi mümkin olanın en büyüğü olurdu, o takdirde âyet, ru’yet olur ve en büyük şey ru’yetten ıbaret bulunurdu اه. Ya’ni bizzat Allahı ru’yet olsa idi Mi’racın en büyük gayesi o ru’yet olacağından sonunda «لَقَدْ رَأٰى رَبَّهُ» veya «لِنُرِيَنَا» diye onun söylenmesi ıktıza ederdi. Razînin bu son ifadesi bize diğer bir ma’nâ ıhtar etti. Ru’yet en büyük âyet olunca burada «kübra» yı ru’yet ile tefsir edebilmemiz lâzım gelecektir ki bunu iki vech ile mülâhaza mümkindir. Birisi: rabbının âyatından, ya’ni acaibi mu’cizatından en büyüğü olan ru’yet mu’cizesini gördü, Âhırette ümmetinin göreceği gibi beni gördü demek olabilir. Bir de en büyük âyet olan ru’yetin hakikatini gördü demek olabilir. Çünkü «لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ» âyetinde de geçtiği üzere basarların künhünü ve binaenaleyh ru’yet denilen fi’lin hakikatini Allah bilir. O halde ru’yetin hakikatini görmek «كُنْتُ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَقَلْبَهُ» hadîsi «وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ» mazmunu üzere Allah tealânın Resulullahda tecelli eden en büyük âyat ve delâili kurbundan olmuş olur. Bu ma’nâca âyeti kübrâ hakikati muhammediyye demektir. «اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ» kasrında bu ma’nâya bir tenbih olsa gerektir. Aliyyülkari bu mes’ele hakkında güzel bir tevfık yaparak der ki: Allahü a’lem bu müşkil mes’elede delillerin beynini cem’etmek mümkin olur şöyle ki: ru’yeti isbata delâlet ederek varid olan ancak tecelliyi sıfat i’tibariyledir. Ru’yeti nefye işaret ederek varid olan da tecelliyi zata mahmuldür. Çünkü zati şey’in tecellisi ancak hakikatinden keşf ile olur bu ise Allah tealânın zati hakkında ihata ve hıyatası i’tibariyle muhaldir. Netekim «لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ» buyurulması ve «لَا يُحٖيطُونَ بِهٖ عِلْمًا» buyurulması buna delâlet eyler. «فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا» kavlinde rabbın zikriyle ca’l ta’bir olunmasında buna bir telvih, kezalik «وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ» kavlinde bir telmih ve Peygamberin «سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ الْقَمَرَ لَيْلَةَ الْبَدْرِ لَا تُضَامُونَ فِى رُؤْيَتِهِ= Bedr gecesi Kameri birbirinizle sıkışmıyarak gördüğünüz gibi göreceksiniz» kavlinde de bir tasrih vardır. Velhasıl Dünyada ma’rifetten yakınen bilinen ukbâda ona ayni yakîn olur. Bununla beraber hakıkati zatiyyeden kâşif olan tecelliyyati sıfatiyyenin de makamatı ebediyye ve halâti sermediyyede nihayeti yoktur. Seyr ilâllahda müntehi olan sâlik Cennette yine seyr fillâh ile ebeden sair olur. «وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى» buyurulmuştur. Maamafih onun evveliyyetine bidayet olmadığı gibi âhiriyyetine nihayet de yoktur. اه. Nazmı celîlin zâhirinin muktezasını beyanda da iki noktai nazar üzere söz söylenmiştir. Sahib Keşşaf şöyle cezmeder: nazmın zâhiri ekserin dedikleri gibi dünüvv ve tedellînin Peygamber ve Cibrîl arasında olup mer’înin Cibrîl ayehisselâm olmasıdır. Hazreti Peygamberin Hazreti Aişeye cevabı haberi sahih olunca ona kail olmaktan kimse vareste olamaz. Allâmei Tıybî de demiştir ki nazmın muktezası şudur: kelâmın cereyanı «وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى» ya kadar kelâm vahiy emri ve Melekten telâkkîsi ve hasımların şübhelerinin ref’i hakkında, «ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى» dan «مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى» kavline kadar da cenabı akdese uruc hakkındadır. Her sahib lübb olana hafiy değildir ki «فَاَوْحٰٓى» makamı «Cibrîl Allahın kuluna vahyetti» ma’nâsına hamilden ibâ eder. Zira erbabı kulûbun zevkı ondan iki sir söyleşen beynindeki yakınlık ma’nâsını tadar ki ona bisatı vehim zıyk, nıtakı fehim na mutıktır اه. Bu tafsılâttan sonra bizim de Hazreti Aişe hadîsinin Peygambere merfu’ olan noktasını i’mal ile beraber nazmın cereyanından anladığımızın hulâsası bu minval üzeredir. Evvelâ Resullahın Cibrîl vasıtasiyle «اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ» mısdakınca ta’limi, sonra istivâ ile ufukı a’lâya yükselişi, sonra da ufukun fevkında Mi’rac ile makamı Cibrîli geçişi, ve Cibrîli görüşü «عَلٰى مَا يَرٰى» işaretinden anlaşıldığı üzere müstemirr olmakla beraber biri, Mi’raca çıkmazdan evvel fevkında, biri de, mi’racdan inerken dununda olmak üzere hakıkî suretinde iki nevi’ görüşü olduğu ve nihayet rabbının âyâtından en büyüğünü gördüğü anlatılmıştır ki bu siyaka göre bu «kübrâ» nın Cibrîlden ıbaret olmayıp daha büyük olması ıktiza eder. Netekim Razî de zâhir olan bu âyât, Cibrîlin gayri olmaktır der. Alûsî de şöyle demiştir. Ba’zı haberlerde aleyhissalâtü vesselâmın bu gördüğünü Cibrîl ve Refref diye ta’yin vârid olmuş ise de gerek olan hasra hamleylememektir. Aleyhissalâtü vesselâm Mi’rac gecesi lâ tuhsâ âyâti kübrâ görmüştür. اه. Sahihi Müslimde ibni Abbas Ebû habbetel’ensarî radıyallahü anhümadan rivâyet olunduğu üzere Resulullah buyurmuştur ki «ثُمَّ عَرَجَ بِى حَتَّى ظَهَرْتُ لِمُسْتَوًى اَسْمَعُ فِيهِ صَرِيفَ الْاَقْلَام = sonra uruc ettirildim tâ bir müstevâya çıktım ki orada kalemlerin cızırtısını işitiyordum» ya’ni bir makama, bir seviyyeye irdirildim ki kâinatın mukadderatının cereyanına muttali’ oluyordum. Biz bu hadîsi «فَاسْتَوٰى وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى» âyetinin mazmunu ile alâkadar görüyoruz. Burada «الْكُبْرٰى الْاٰيَةَ الْكُبْرٰى» takdirinde olarak en büyük âyet demek olduğuna, kelâmın cereyanı da makamı Muhammedînin beyanı hakkında bulunduğuna binaen bu en büyük âyetin hakıkati Muhammediyye olduğuna kail olmak istiyoruz. Çünkü murad her hangisi olursa olsun âyâtın en büyüğü veya âyâttan en büyüğü onda tecellî etmiş bulunduğunda şübhe yoktur. Burada şu noktanın da ıhtarını mühim görürüz. Müslimi şerifte de rivâyet olunduğu üzere ehadîsi şerîfede vârid olmuştur ki Resulullah önünden gördüğü gibi arkasından da görüyordu, demek ki onun görüşü cihet ve mukabele ile meşrut olmıyan başka bir görüştü. İşte sahibiniz böyle, şimdi: ١٩ اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰى ٢ وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى ٢١ اَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى ٢٢ تِلْكَ اِذًا قِسْمَةٌ ضٖيزٰى ٢٣ اِنْ هِىَ اِلَّآ اَسْمَآءٌ سَمَّيْتُمُوهَآ اَنْتُمْ وَاٰبَآؤُكُمْ مَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُ وَلَقَدْ جَآءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰى ٢٤ اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَاتَمَنّٰى ٢٥ فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُولٰى
Meali Şerifi