Naziât Sûresi 8. Âyet
Mekke · Cüz 30 · Sayfa 583
قُلُوبࣱ يَوۡمَئِذࣲ وَاجِفَةٌ ٨
Yürekler vardır, o gün kaygıdan hoplar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 1–26. âyetleri birlikte ele alır.
1. 2. 3. 4. 5. وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا burada görülüyorki nez’, neşt, sebh, sebk, tedbiri emir, beş fi’lî yapan kuvvetlere kasem edilmiş, cevabı da maba’di karînesiyle hezf olunmuşturki bunlar olacak, o Kıyamet ve ba’s vuku’ bulacak demektir. Bunların hepsi bir cemaat veya cemaatin sınıfları yâhud ba’zıları başka bir cemaat olarak mülahâza edilebilirse de hepsi esasen bir kumandaya tabi’ bir cemaat veya onun sınıfları olmak, gelecek olan «فَاِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ» karînesiyle daha zâhirdir. Bir de görülüyorki bu beş fi’lin: nez’, neşt, sebh üçü arasında tertib gözetilmeyip vav ile atf olunmuş, sebk ile tedbiri emir ikisi ise fa’ ile atf olunarak fi’ilde veya zikirde tertib ile ifade kılınmıştırki bununla sebk-ü tedbir obirlerinin neticesi ve gayesi gibi olduğu anlatılmış demektir. Bunlardan «وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا» ile «وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا» âyetleri nâzi’ ve gark, nâşıt ve neşt kelimelerinin lügaten muhtelif ma’nalara delâlet eyleyen elfazı müşterekeden olmaları hasebiyle her biri birçok ma’nalara mühtemil bulunduğundan dolayı bunları mealde sade birer ma’na ile tercemeye imkân yoktur. Onun için bunları mümkin olabildiği kadar tefsîr suretiyle anlamağa çalışmak lâzım gelir.
GARK, ığrak ma’nasına ismi masdardır, igrak, suya daldırıp boğmak ve bir kabı doldurmak, müstagrak
kılmak ve yayi şiddet ve ifrat ile doldura doldura çekmek ve bundan herhangi birşeyde ifrat etmek, uzağa gitmek ma’nalarında kullanılır.
NÂZİAT, nâzi’ler, müte’addî veya lâzım olduğuna göre nezi’den de nüzu’den de gelebilir. Nezi’, bizim çekmek ve çekip almak ve soymak kelimelerimiz gibi muhtelif ma’nalara gelir:
1 - Nezi’, intiza’ gibi bir şey’i yerinden koparıp çekmek ma’nasına gelir, bundan hayatı çekip almak: can almak ve can çekiştirmek ma’nasına gelirki bu hale haleti nezi’ ta’bir olunur. Bu Ma’na ile nâziât, can alan kuvvetler, Melekler demek olabilceği gibi haleti nezi’de bulunan canlar demek de olabilir.
2 - Nezi’, kuyudan şiddetle kova çekmek, su çıkarmak ma’nasına gelirki bunda garkan nezi’, iyice daldırıp derinden doldurarak hızla çekmek demek olur. Bu da tâ derinden çeke çeke can almak ma’nasına mecaz olabilir. Bu suretle de nâziat, şiddetle daldıra daldıra, boğa boğa bedenlerinin dipten tırnağa tâ derinliklerinden çeke çeke can alan Melekler veya mücahid kuvvetler demek olur.
3 - Nezi’, yay çekmek, garkan nezi’ de yayı şiddet ve ifrat ile doldura doldura çekmek ma’nasına gelirki yayı doldurmak ta’bir olunur. Bu ma’nada nâziât, atış yapan kuvvetler, gazîler demek olur.
4 - Nezi’, atın başını alıp bir düzeye koşması ma’nasına gelirki bu ma’nadan nâziât «وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا» gibi atlara ve suvarilere ve o ma’nada olan kuvvetlere sadık olabilir. Ve bu ma’nadan mecaz olarak Semada şarktan garba hareket eden nücum ile de tefsîr edenler olmuştur. Lâlin «فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا» nücum olamaz. 5 - Nüzu’, bir şey’e can atmak, gönül çekmek ta’bir ettiğimiz vechile meyl-ü iştiyak, bir de bir şeyden feragat edip geri çekilmek, sıyrılıp çıkmak ma’nalarına geldiğinden vatanını özleyen garib kimseye nâzi’ denildiği gibi nâziât da bu ma’nadan olarak bedenlerinden ayrılmış müştak nefisler demek olabilir. Naşitat, neşt ve neşattan olabilir. Neşt:
1 - Kuyudan kofayı sühûlet ve mülâyemetle çekmek ma’nasına gelirki tereyağından kıl çeker gibi çekmek ta’birimize şebihtir.
2 - Bir düğümü rıfk ile usulcacık çözmek ma’nasına gelir, Ki ünşuta denilen ve kolay çözülen ve kolay çözülen ilmekli düğümü çözmek gibi. Bu iki ma’nadan nâşitat, mü’minlerin ruhlarını rıfk-u mülâyemetle kabz eden Melekler ve rahmet Melekleri denilmiştir, tatlılıkla gönülleri cezbeden ruhlar, nefisler demek de olabilir. 3 - Bir yerden bir yere çıkmak ma’nâsına gelir. Netekim yerden yere giden yaban öküzüne nâşıt denilir. Buna teşbîhen nâşitat, burcdan burca intikal eden seyyar nücum demek olduğu da söylenmiştir. Ki nâziat da nücum olduğuna göre şarktan garba hareketleri kendilerinin değil, kasrî mahiyyette olması, burcdan burca seyirleri kendilerinin olarak tabiî mahiyyette olması tarzında anlatılmış demek olur. Bu surette sebh de felekteki seyirleri, sebk de sür’at ve betaette farkları demek olur.
4 - Neşat, gönül hoşluğu, şenlik demek olduğu ma’lûmdur. Bundan «النَّاشِطَاتِ نَشْطًا» ölüm zamanında bedenden neşat ile çıkan mü’min ruhlar diye tefsir olunmuştur. Netekim bu takdirde «النَّازِعَاتِ غَرْقًا» boğula boğula şiddet ve azâb ile çıkan kâfir ruhlar demek olur. Sebh, suda yüzmek ve suhuletle uzağa gitmek, burada hâkikat ve mecaz olarak ikinci ma’nâdan olması zâhirdir.
İşte nazmı celîlin müfredatındaki bu kelimelerin bu suretle müteaddid ma’nâlara ihtimalinden dolayı burada müfessirîn de müteaddid tefşirler nakletmişlerdir:
1 - Hepsi Melâikedir. Nâziâti garkan, boğa boğa, daldıra daldıra şiddetle can alan Melekler, yâhud kâfirlerin canını alan azâb Melâikesi. Naşitat, rıfk ile mülâyemetle can alan, mü’minlerin ruhunu kabz eden rahmet Melâikesi. Sabihat, emri ilâhî ile âfaktan gelip giderek tesarruf eden veya can alırken nefislerde dalgıç gibi dalıp yüzen Melâike, sabikat kâfirlerin ruhlarını Cehenneme, mü’minlerin ruhlarını Cennete götürmek için yarışıp giden Melâike, müdebbirati emr, Allah tealânın nizamı âlemde teshîr buyurduğu, me’mur kıldığı işlerde emri tedbir ve idare eden Melâike, yâhud rüsüli Melâike.
2 - Nüfusi insaniyye ki bunda da iki vecih vardır: birisi bedenlerinden müfarekat eden nüfusi fadıle ki ülfet etmiş oldukları ve iktisabı hayr için âletleri ve binidleri olan bedenlerinin garkan her noktasından ayrılır, ve maamafih melekût âlemine iştiyak ve neşat ile çıkar, ve orada yüzer ve sonra geçip hatîrei kudse gider, sonra da şeref ve kuvveti hasebiyle müdebbiratı emir Melâike sırasına ve hattâ onlardan ileri geçerler. Çünkü ölümden sonra ervahın bu âlemde bile nice âsar ve ahvali zuhûr eder. Ma’neviyyetlerinden, rahuniyyetlerinden istifade edilir. İkincisi ölümden evvel sülûk halinde bulunan ve zâhir ve bâtınını ıbadet ve mücahede ile tathir ve maarifi ilâhiyyede terakkî eden nüfusı fadıle denilmiştir ki şehevatından sıyrılır, âlemi kudse muştak olur, kemalâte terakkı meratibinde yüzer, sonra nüfusi nakısanın mürebbî ve mükemmeli olur.
3 - Gâzîler veya elleri veya atları ki elleri silâhlarını doldurur çeker, oklarını, mermilerini neşt ile atarlar, berr-ü bahirde yüzer giderler, düşmanla harbde yarışıp ileri geçerler, sonra onların emrini tedbir ederler. Bu vazıflar âtlarında da mülâhaza olunabilir. Şu kadar ki tedbiri emir sebebiyyet alâkasiyle mecaz olur. Mealden bu üç ma’nâ anlaşılabilir.
4 - Nücum denilmiştir. Lâkin bunlar hakkında müdebbiratı emir vasfı doğru değildir. Bu yine Melâike olmak lâzım gelir. Bunları muhtelif surette mülâhaza etmek isteyenler de olmuştur. En zâhiri Melâike veya nüfusi fadıle veya lisanımızca daha şümullü olmak üzere kuvvetler demektir. Bunlara kasem edilerek Kıyamet ve ba’sin vukku te’kiden tahkık ile haber verilmiştir. Garkan, «تُغْرِقُ اِغْرَاقًا» takdirinde mef’uli mutlak, cümlesi nâziattan hal veya «نُفُوسًا غَرِقَةً فِى اْلَاجْسَادِ» ma’nâsında sıfati müşebbehe ile müevvel olarak mef’uli bih, neştan, sebhan, sebkan masdariyyet üzere mansub. Emran, müdebbirata mef’uli bih olarak mansubdur.
6. يَوْمَ تَرْجُفُ kasemin mahzuf olan cevabına müteallık mef’uli fiyh olarak mansubdur. Ya’ni o Kıyamet ve ba’s o gün olacak ki, tercüfü الرَّاجِفَةُ o râcife recf edecek -
RECF, şiddetle sarsmak veya sarsılmak ma’nâsına müteaddî ve lâzım olur. Onun için râcife, şiddetle
sarsan sarsıntı, Dünyayı yerinden oynatan vâkıa, ilk nefha, yâhud o vakıt şiddetle sarsılan, sarsılacak olan Arz ve cibal gibi ecram demek olabilir.
Evvelki ta’diye ma’nası tehvilde eblağdır. Ya’ni Dünyayı harekete getirip (mobilizasyon) yaptıracak olan o şiddetli sarsıntı, nefhai ulâ vak’ası olacak, âlemi seferber bir hale koyacak 7. تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ onu râdife ta’kıb eyliyecektir. - RÂDİFE: redîf gibi ardınca gelen tâbi’a, ki ilk nefhada zelzelenin tevalisi gibi harakâtın tevalîsini, Semanın inşikakı ve kevakibin intişarı hallerini de ifade etmiş olabilirse de nefhai sâniye vak’ası olmâk daha doğrudur, siyak da bunu gösterir. Demek ki günden murad, reciften ba’se kadar mümtedd olan vakıttır. 10. يَقُولُونَ – Ba’sin vuku’u kasem ve te’kid ile haber verildikten sonra ba’si inkâr eden münkirlerin sözlerini hikâyedir. Ya’ni münkirler bu gün dünyada şöyle diyorlar ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِىالْحَافِرَةِ – HÂFİR, HÂFİRE, esasen kazıcı ma’nasına sıfat olmakla beraber atın tırnağına ism olmuştur. Ve o
münasebetle tırnağının kazdığı çukura, ya’ni izine ve o suretle açılan çığıra dahi merdıyye ma’nasına râdiye gibi ıtlak olunur. Ve bundan Arabda iki ta’bir mesel olmuştur.
BİRİSİ «رُجُوعٌ فِى الْحَافِرَةِ» geldiği yolda dönmekten kinaye olur «رَجَعَ فُلَانٌ فِى حَافِرَتِهِ» denilir ki fülan geldiği yolda döndü demektir.
BİRİSİ de «نَقَدَ فِى الْحَافِرَةِ» denilirki bir alış verişte müşterinin ilk sözde parayı sayması
ma’nasında kullanılır. Kamus müterciminin ifadesine göre Türkçede «tırnağı dibinde» ta’bir olunur. Bunun aslı Arabda ât en kıymetli mal olduğundan aslâ veresiye satılmadığı için pazarlık bitince parası derhal teslim olunmadıkça tırnağı durduğu yerden bir adım atmaz demektir. Bir de bu meselin aslı koşuda öğdül gelen âtın diğerlerinden evvel tırnağının son kazdığı çukur ma’nasına tırnağı dibinde hemen bahşiş verilmek ma’nasından olup sonra mutlak evveliyyette isti’mâl olunduğu söylenmiştir. İşte bu âyette bu meseller mazmunu üzere hâfire evvelki hılkat ve hayattan kinâye olarak ma’na «biz evvelki halimizde hayata redd-ü i’ademi olunacağız?» Demek olurki İbni Abbas Hazretlerinden merviy ve müfessirîn muhtarıdır. Maamafih Mücahidden hâfire hufre gibi mahfire, ya’ni kazılan çukur yer ma’nasına olarak kabir diye de rivayet edilmiş olduğu ve redd-ü iade «merdudun» dan anlaşıldığı ve bu ma’na herkese daha vâzıh geleceği için o hufre demeyi münasib gördük ki biz öldükten sonra o kabirlerde girisin giri döndürülecek diriltilecekmiyiz? Demek olur. İkisinde de ma’na birdir. Şübhe yok ki hâfirenin mahfure ma’nasına olması vecihsiz değilse de hılâfı zâhirdir. Ve evvelki ma’na hem ince, hem de ma’ruftur. 11. ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً – inkârdan sonra gûya istidlâl tarzında istihzadır.
NEHIRE, çürümüş ufalanmış, rûzgârla savrulur, yâhud delik deşik göz göz olmuş, rüzgâr estikçe ses
verir, vızılar kemik demektir. Evvelkine nehıre, ikinciyi nâhire ıtlakıyle fark da edilmiştir. Böyle çürümüş kemiklerin hayattan uzaklığıyle istidlâl ederek «يٰسٓ» de geçen «يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِىَ رَمٖيمٌ» demeleri gibi istib’ad ve inkâr ettiler. 12. قَالُوا – evvelkine müteferri’ diğer bir küfürlerini hikâyedir. Dediler ki تِلْكَ اِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ o dönüş öyle ise pek hasarlı bir dönüştür. - Çünkü o denildiği gibi ise biz ona iyman etmemiş hazırlanmamış olduğumuz için bize çok husran verecek bir dönüş olacaktır. Vah o vakıt başımıza geleceklere vah, diye alay etmekte ileri gittiler. Bütün bu sözler onu zor görmekten mütevellid bir istib’addan neş’et ettiği için kısaca redd ile kestirme cevab olarak buyuruluyorki 13. فَاِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ ya’ni onu Allaha göre zor birşey zannetmeyin, o bir tek zecirden, zorlu bir kumanda ile bir sayhadan ıbarettir. Bir «كُنْ» emriyle o nefha olur biter 14. فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ derhal onlar sâhirede bulunurlar. -
SAHİRE, uyanık göz ve gözlere serab görünen düpedüz açık yeryüzü, sahra, meydan demek olup
burada gözleri açılarak ap açık arzı mahşerde bulunacakları anlatılmıştır. 15. هَلْ اَتٰيكَ حَدٖيثُ مُوسٰى – Burada Peygamber haberini tekzîb edenlerin akıbetleri hakkında bir nümunei ıbret ve Peygambere bir tesliyet siyakında iyrad buyurulmuş olan bu kıssa, A’rafta, Tâhâda, Şüarada, Kasasta ve sâirede müteaddid yerlerde her birinde farkıl hususiyyetlerle tafsîl olunmuştur. Buradaki hususiyyeti ise kavli leyyini iyzah ve Fir’avnin «اَنَا رَبُّكُمُ اْلَاعْلَى» tugyaniyle Firavinliğinin künhünü hülâsa etmiş olmasıdır. Daha evvel sûrei Kasasta «مَاعَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖى» demişti, sûrei Şüarada da «لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرٖى» demişti. Bu, diğer tafsîllerin bir telhısı olmak ı’tibariyle «هَلْ اَتٰيكَ» geldi değil mi gibi bir istifhamı takrirî olarak istimaına terğibdir. 16. اِذْ نَادٰيهُ – « Hadîs » in zarfıdır. Müfessirîn burada nidâyı «نَاجَاه» diye nidai bâtınî olan münacat ile tefsîr etmişlerdir. بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ – vadîi mukaddes, Berriyyetüşşamda Turi Sînâ dağının eteğinde bir vadî طُوًى
TUVÂ - o vadînin ismi, atfı beyan evvelâ mutahher ve mubarek demek olan mukaddes vasfiyle tavsîfi
feyzi ilâhînin ancak temiz kalblere vârid olacağına ve binaenaleyh evvel emirde temizliğin lüzumuna tenbihtir. Netekim Tahâda «فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى» buyurulmuştu. Ba’zıları merreteyn ma’nasına, ya’ni iki kat takdis olunmuş vadî demek olduğunu söylemişlerdir ki bu surette «تَقْدِيسًا مَرَّتَينِ» mealinde mef’uli mutlak demek olup ayni ıhtarı te’kid ile yapmış olur. 18. هَلْ لَكَ Var mı senin için - bir meyl, bir arzu, bir niyyet. Bu istifhamda sorulan mübteda, müteallakının zikriyle iktifaen mahzuf olarak «هَلْ لَكَ مَيْلٌ هَلْ لَكَ رَغْبَةٌ هَلْ لَكَ نِيَةٌ» gibi ilâ ile sılalanabilecek bir fi’il takdîriyle şöyle bir ma’nâ ifade eder: nasıl var mı bir meylin? Veya bir arzun, bir niyyetin? Bir meyl eder veya bir rağbet gösterir veya bir niyyet besler misin? اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰى Tezekkî etmene - ya’ni küfr-ü tuğyan kirlerinden, kötü ahlaklarından temizlenip pak iyman ve İslâm hasletleriyle kendini nemâlandırmağa? Buradaki tezekkâ tef’ıl babından fi’lî muzari’ olup aslı tetezekkâdır.
TEZEKKİ temizlemek: halıs, arı, pam pâk olmak ve feyızlenip nemalanmak ma’nâlarına gelir ki islâmın
bir ma’nâsıdır. Da’vet için evvelâ bu suretle hıtabın emredilmesi ef’ali ıhtiyariyyede meyl-ü niyyetin şart olduğuna işarettir. Ya’ni istermisin temizlenip nemalanmağa doğru gidesin? 19. وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ Ve seni rabbına hidayet edeyim - rabbını tanımağa irşad edeyim فَتَخْشٰى de haşyetlenesin - onun gadabından, ıkabından korkup ona ta’zîm ile saygı duyasın - çünkü «اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ ا» dır. Bilmiyenlerin saygısı olmaz. Saygısı olmıyanlar korumaz her fenalığa atılır. Bu iki âyette sûrei Tâhâda geçen «فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى» âyetinin bir nevi’ tafsîli ile kavli leyyini bir iyzah vardır. 20. فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْكُبْرٰى – Âyeti kübrâ o büyük mu’cize, asanın dirilip yılan olması mu’cizesidirki ölülerin dirilmesine ve «كُنْ» emrinin tecellîsine bir bürhandır. Kavli delîli dinlemeyince fi’lî olarak bunu gösterdi 21. فَكَذَّبَ fakat Fir’avin tekzîb etti - söze inanmadığı gibi o büyük mu’cizeyi gördüğü halde de ona sihir dedi ve Musâya yalan isnad etti وَعَصٰى ve ısyan etti - Allahı ve emrini tanımak istemedi, temizlenmeğe niyyet etmek şöyle dursun «وَمَا رَبُّ الْعَالَمٖينَ» o rabbül’âlemîn ne oluyormuş diye karşılıyarak inkâr ve ısyana cür’et etti 22. ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰى sonra sa’y ederek idbara gitti - ya’ni tekzîb ve isyanda muvaffak olamadı, bununla beraber buş da durmadı, koştu, çalıştı, lâkin ıkbâle doğru çalışmadı, idbare doğru çalıştı, Allaha yüz tutucak yerde ardını dönerek helâka doğru tersine gitti. 23. فَحَشَرَ onun üzerine mahşerinin topladı - ibtida sâhirleri toplayıp mağlûb olduktan sonra sûrei Şüarada «فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرٖينَ» âyetiyle beyan olunduğu üzere şehirlere sevkıyyat me’murları hâşirler göndererek ordusunu ve mele’kini topladı فَنَادٰى da haykırdı 24. فَقَالَ اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى «اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى» benim en yüksek rabbınız, dedi - kendisinden başka her hangi bir rabbı kendi madununda addederek kendisinin en üstün rabbülerbab olduğunu iddi’a etmek derecesinde da’vayı azıttı, kendisine o nam ile taptırmak istedi, evvelde «مَاعَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖى» diye kendisinden başka ilâh bilmediğini söyliyerek ılmi nefy etmişti. Cûya teharriyatta, tedkikatta bulunmak üzere «فَاَوْقِدْ لٖى يَا هَامَانُ عَلَى الطّٖينِ فَاجْعَلْ لٖى صَرْحًا لَعَلّٖىٓ اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّٖى لََاظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبٖينَ» demişti. Bu kerre o teharrî pek boşuna çıkmamış, bir rab bulunduğunu anlatmış olduğunu îyma etmekle beraber onun kendinden yüksek olmadığını iddi’a edecek derecede kibr-ü azamet taslamağa kalkmıştı. İbni Cerîrin Mücahid ve sâireden nakline göre bu iki söz arasında kırk sene geçmişti. Burada Âlûsînin kaydettiği vechile ba’zı asârda şöyle vârid olmuşturkı Fir’avin topladığı mahşeri içinde kalkıp hıtabetle bir nutuk iyrad ederek o büyük lakırdıyı söylemiş, bu suretle kendisini halkın veyiyülemri olanların hepsine tafdîl eylemişti 25. فَاَخَذَهُ اللّٰهُ Allah da onu tuttu نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُولٰى Âhıretin ve Ulânın nekâliyle tenkîl ediverdi - azâb, ta’zîb ma’nasına geldiği gibi nekâl de tenkîl ma’nasına ismi mastar olur.
TENKÎL, gören ve işitene ıbret olacak ve ona müeddî olan şeylerden men’ecek vechile ta’zîb ve ukubet
etmektir. Burada nekâl «نَكَلَهُ اللّٰهُ نَكَالَ اْلٰاخِرَةِ وَاْلُاولَى» takdirinde mef’uli mutlak, cümlesi hal mevki’indedir. Veya Âhıret ve ulâ nekâli için tuttu alıverdi ma’nasında «اخذ» nin mef’uli lehidir. Âhıret ve uladan zâhir olan Âhıret ve Dünyadır ki Dünya nekâli ığrak ile, Âhıret nekâli Cehenneme sevk ile olmuştur. Maamafih burada âhiret sonraki ve ulâ evvelki ma’nasına olarak sonrakinin ve evvelkinin nekâli olmak üzere tuttu alıverdi ve sonrakinden murad «اَنَا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى» kelimesi, evvelkinden murad da «مَاعَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖى» kelimesi demek olduğu da İbni Cerîr tefsîrinde mezkûrdur. 26. اِنَّ فٖى ذٰلِكَ Şübhesizki bunda - bu Mûsâ hadîsinde, Fir’avnin macerasiyle tenkilinde لَعِبْرَةً muhakkak bir ıbret var. - Ibret alınacak, intibah verecek bir ders vardır. Fakat herkes için değil لِمَنْ يَخْشٰى haşyet duymak şanından olan, saygısı bulunan kimseler için - ki onlar irfanı olanlardır. Yoksa duygusu olmıyanlar bir Mûsâ gelmiş, Fir’avin batmış da ne olmuş diye bundan hiç bir istifâde etmezler. İşte o ba’s hakkındaki haber de böyledir.
Bu kıssadan sonra Allah tealânın rububiyyetinin, kudretinin yüksekliğini ve ona nazaran halk ve ba’sin kolaylığını ve azgınlar hakkında âhıret âzabının şiddetini anlatmak üzere münkirlere tevbîh tarikıyle buyuruluyor ki: ٢٧ ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَآءُ بَنٰيهَا ٢٨ رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَا ٢٩ وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَا ٣ وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا ٣١ اَخْرَجَ مِنْهَا مَآءَهَا وَمَرْعٰيهَا ٣٢ وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا ٣٣ مَتَاعًا لَكُمْ وَلَِانْعَامِكُمْ ٣٤ فَاِذَا جَآءَتِ الطَّآمَّةُ الْكُبْرٰى ٣٥ يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَاسَعٰى ٣٦ وَبُرِّزَتِ الْجَحٖيمُ لِمَنْ يَرٰى ٣٧ فَاَمَّا مَنْ طَغٰى ٣٨ وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا ٣٩ فَاِنَّ الْجَحٖيمَ هِىَ الْمَاْوٰى ٤ وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰى ٤١ فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِىَ الْمَاْوٰى ٤٢ يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَا ٤٣ فٖيمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَا ٤٤ اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَا ٤٥ اِنَّمَآ اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَا ٤٦ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوٓا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا
Meali Şerifi