Mü'min Sûresi 50. Âyet
Mekke · Cüz 24 · Sayfa 473
قَالُوٓاْ أَوَلَمۡ تَكُ تَأۡتِيكُمۡ رُسُلُكُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِۖ قَالُواْ بَلَىٰۚ قَالُواْ فَٱدۡعُواْۗ وَمَا دُعَـٰٓؤُاْ ٱلۡكَٰفِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَٰلٍ ٥٠
Bekçiler de: "Size peygamberleriniz mucizelerle gelmiyorlar mıydı?" diye sorarlar. Onlar: "Evet" derler. Bekçiler: "Öyle ise kendiniz dua edin" derler. Kâfirlerin duası ise hep çıkmazdadır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 50–59. âyetleri birlikte ele alır.
51. اِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا Biz gönderdiğimiz Peygamberlerimizi ve iyman edenleri elbette mansur kılarız - yardım eder, huccet ve zafer ve kâfirlerden intikam ile murada irdiririz فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا hem Dünya hayatta وَيَوْمَ يَقُومُ الْاَشْهَادُ hem de şâhidlerin şehadete duruşacakları gün - Kıyamet günü, ya’ni hem Dünya, hem Âhıret, ikisinde de, ba’zı ahvalde bir müddet için onların mihnetlere maruz olarak imtihanlar geçirmeleri, bu va’din kat’ıyyetini nakzetmez, çünkü ıbret, akıbet ve netîceyedir. Bununla beraber Peygamberlerin ve mü’minlerin muzaffer olmaları yalnız Âhırete de kalmıyacaktır. Musânın ve o iyman eden zatın Fir’avne galebesi gibi Dünyada da tehukkuk edecek, Âhırette de.
EŞHAD, şâhidin cem’ıdir, sahibin cem’ınde eshab gibi. Bunlar Kıyamet günü nâsa karşı şâhidlik edecek
olan Melâike ve Enbiya ve Mü’minîndir. 52. يَوْمَ لَايَنْفَعُ الظَّالِمٖينَ مَعْذِرَتُهُمْ o gün ki zâlimlere ma’ziretleri menfeat vermez - çünkü ma’ziretleri bâtıldır. Yâhud «وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ» müeddasınca özür beyan etmek için kendilerine izin verilmez, ağız açtırılmaz وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ ve onlara lâ’net vardır. - Allahın rahmetinden koğulmak, uzaklaştırılmak vardır وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ ve onlara yurdun kötüsü vardır - Cehennem.
53. وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْهُدٰى Şanım hakkı için Musâya o hüdayı verdik - Fir’avne karşı Dünyada o muvaffakıyyeti verdik, arkasından وَاَوْرَثْنَا بَنٖٓى اِسْرَآئٖيلَ الْكِتَابَ Beni İsraîle o kitabı, ya’ni Tevratı mîras da bıraktık 54. هُدًى وَذِكْرٰى لُِاولِى الْاَلْبَابِ ülül’elbaba, selîm, halîs akıl sahibi olanlara bir irşad ve tezkir olmak için - ya’ni Allahın Resullerine ve mü’minlere Dünya ve Âhıret nusrati muhakkak olduğunu ve Fir’avn gibi zâlimlere karşı mücahedenin lüzumunu ıhtar eylemek için. 55. فَاصْبِرْ O halde sabret - müşriklerin ezalarına tehammül ederek sebat et اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ çünkü Allahın va’di haktır, nusratı muhakkak olacaktır, onun için sabret وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ ve zenbine istiğfar eyle - tedarük edemediğin eksiklikleri örtmesi için rabbının mağrifetini iste وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ve rabbının hamdiyle tesbih et بِالْعَشِىِّ وَالْاِبْكَارِ akşam ve sabah - bu ta’bir her vakıt demek gibi devam ifâde eder. Allaha hamd-ü şükrederek tenzîhe devam et, ne lisan, ne kalb, hiç zikirden gafil olmasın demek olur.
56. اِنَّ الَّذٖينَ يُجَادِلُونَ فٖٓى اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْ Kendilerine gelmiş bir sultan: bir salâhiyyet ve bürhan olmaksızın Allahın âyatında mücadele eden kimseler - âyatullah, Allahın varlığına ve birliğine ve her hangi bir hususun hakkıyyetine dair nasbettiği delâil ve kütübi münzelesi ve Peygamberlerinde ızhar eylediği mu’cizattan eamdır. Bunlarda mücadele için mesağ verecek bir bürhan ve huccet mütesavver olmadığından burada bigayri sultan kaydinin mefhumı muhalifi maksud değildir. Ancak dîn işinde söz söyliyebilmek için huccet ve bürhana müstenid bir salâhiyyet lâzım olduğuna tenbihtir. Bununla beraber nesıh, tahsıs ve takyid kabîlinden mesailde olduğu gibi âyatullahı yine âyatullah ile karşılaştırarak bahsetmek caiz olduğuna işarettir de denilebilir. Lâkin hiç böyle bir salâhiyyet ve bürhan olmaksızın âyatullahda mücadele edenler اِنْ فٖى صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ onların sînelerinde, gönüllerinde kibirden başka bir şey yoktur - hakkı kabule tenezzül etmek istemiyen bir büyüklük da’vası, kuru bir azamet kuruntusu, lâkin مَا هُمْ بِبَالِغٖيهِ bir kibir ki onlar ona yetişecek değillerdir. - Hadlerinden çok aşkın, ne şimdi ne ileride muktezasına irmeleri ıhtimali bulunmıyan bir kibir, çünkü Allahın âyatının üstüne çıkılmaz, Allahın vermediği kadr-ü menzilet zorla alınmaz. Peygamberliğe kesb ile yetişilemediği gibi Allah vergisinden fazla bir salâhiyyete de irilmez. İşte Allahın âyetlerinde mücadele edenler sırf böyle bir kesb ile mücadele ediyorlar. Delili zâhir olan hakka karşı teassub ile mücadele edenlerin hepsi bu hukümde dahıldir. Hepsi böyle sînelerinde yetişemiyecekleri bir kibir taşıdıklarından dolayı mücadele ederler. Bunun sebebi nuzülünde iki rivayet vardır:
1 - Kureyş müşrikleridir ki «لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظٖيمٍ» diyorlar. Ve «لَوْ كَانَ خَيْرًا مَاسَبَقُونَآ اِلَيْهِ» diyorlardı. 2 - Yehûddur, Mukatil demiştir ki haklarında bu âyet nâzil olan mücadiller, Yehûdîlerdir. Deccale ta’zîm ettiler bu nâzil oldu اه. Ebul’âliye de buna zâhib olmuştu. Alûsînin nakline göre Abd ibni Humeyd ve İbni ebî hatim senedi sahih ile ondan şöyle tahric etmişlerdir: Yehûdîler, Hazreti Peygambere (sallallahü aleyhi vesellem) geldiler de Deccal dediler, âhir zamanda bizden olacak ve işte olacaklar o zaman olacak ve şöyle yapacak böyle yapacak diye büyüttüler de büyüttüler, bunun üzerine Allah tealâ «اِنَّ الَّذٖينَ يُجَادِلُونَ الخ» âyetini indirdi اه. Buna göre bu Sûre de bu âyetin medenî olması yakışır. Ebüssüud bunu şöyle nakl eder: Bir de denildi ki mücadele edenler Yehûdîlerdir. Diyorlardı ki bizim Tevratta mezkûr olan sahibimiz sen değilsin, o Mesîh ibni Davud, ya’ni deccal âhir zamanda çıkacak, saltanatı berr-ü bahre irecek, ırmaklar beraberinde gidecek. Allahın âyetlerinden bir âyet olacak, o vakıt mülk bize rücu’ edecek. İşte Allah tealâ onların bu temennîlerine (ideallerine) kibir tesmiye etti ve kuruntularına irmelerini nefiy buyurdu اه. Ya’ni Yehûdîler, Beni İsrailden başkasında nübüvvet görmek istemedikleri için gerek Kur’anda ve gerek sâir kitablarda nübüvveti Muhammediyyeye delâlet eden âyetlere sırf kibir ve hased yüzünden mücadele ederek Hatemül’enbiyayı bırakıp Deccalı iltizam etmişler ve onun zamanında saltanatın kendilerine geçeceğini bir temenni halinde ileri sürmüşler ise de Deccal çıktığı zaman dahi mülk-ü saltanat kendilerine rücu’ etmiyecektir. Alûsî der ki: bu mücadelede Yehûd iki vechile yalan söylediler, evvelâ, Resulullaha «sen bizim mu’teber olan sahibimiz değilsin» demelerinde yalan söylediler. Saniyen Deccalı kasd ederek o Mesih ibni Davuddur demelerinde yalan söylediler. Çünkü hangi Peygamber ba’s olunduysa ümmetini behemehal Deccaldan tahzir buyurmuş, sakındırmıştır. O bir bişaret değil, fitne ve beliyyedir. Onlar ise onu Peygamber yerine tutarak sahibimiz demişlerdir ki bunun âyatullaha bigayri sultanin mücadele olduğunda şübhe yoktur اه. Hadîslerde eşratı saatten olmak üzere iki mesîh zikr olunur. Birisi: mesîh Isânın nüzulü, birisi de mesîh Deccalın zuhurudur. Müseylime gibi yalan yere Peygamberlik iddiasıyle çıkacak otuz kadar Deccal zikredilmiş, en büyük fitne olan mesîh Deccalın ise ülûhiyyet iddiasiyle huruc edeceği haber verilmiştir. Ancak mesîh Deccala Mesîh ibni Davud denilmiş olduğunu da bu âyetin tefsirinde işitmiş oluyoruz. Halbuki Mettâ İncilinin başında görüldüğüne göre Hırıstiyanlar bu ismi «Iselmesîh ibni Davud» diye Hazreti Isayâ vermektedirler.
Buna sebeb olarak da Meryemin nişanlısı dedikleri Yusüfün Hazreti Davud neslinden olduğunu söylemektedirler, Isânın tevellüdü Meryemle Yusüfün ictima’larından evvel ruhul’kudüsten oldu diye tasrih edilmiş iken Yusüf babası imiş gibi onun vasıtasiyle Hazreti Davuda nisbet edilmesi bir tenakuz teşkil eder. Lâkin Mettâ incili her nedense bu tenakuzla beraber Hazreti Isâya Mesîh ibni Davud demekte ısrar etmiştir. Ayni zamanda Hazreti Isâyı tanımadıkları ma’lûm olan Yehûdîler de âhir zamanda çıkacak Deccale bu ismi vermişler, bu cihetle aralarında bir menşe’den çıkmış olması melhuz bulunan garib bir noktai nazar teşabühü hasıl olmuştur. Biz bundan şunu anlamış oluyoruz ki: mesîhi Deccal yalancı Mesih demektir. Varid olan haberlere göre deccal, bir yalancı, nâsı aldatmakta mahir bir sahtekârdır ki kâfirliği, sahtekârlığı yüzünden belli olduğu halde bir takım harikalar göstererek ülûhiyyet da’va edecek ve en büyük fitne olması da bundan olacaktır. Ulema demişlerdir ki: Allah tealâ Peygamberlik iddia eden bir yalancıya tasdık ıhtimali bulunan bir mu’cize vermez, çünkü teşkik olur, âyâtullah ile mücadeleye sultan verilmiş olur. Fakat ülûhiyyet iddia eden bir yalancıya ibtilâ için her türlü harikayı verebilir. Zira kendisi hâdis olan mahlûkun Allah olmadığına aklî bürhan daima kaim bulunduğu için onun yalancılığı haddi zatında zâhirdir, ondan dolayı âyâtullah ile mücadeleye bir sultan verilmiş olmaz. Deccalin bu suretle bir yalancı mesîh olması, onun hıristiyanlık taklidi altında zuhur edeceğini anlatır. Mesîhi sadık olan Isânın nüzuliyle onu katledeceğine dair olan eserler de bunu te’yid eyler. Yehûdîlerin mesîhi sadık olan Isâya ve Hatemül’enbiyaya kibr-ü hasedle küfrederek bütün ümidlerini mesîhi kâzib olan deccale bağlamaları ne acîb bir bedbahtlık ne elîm bir mahrumiyyettir. Bu son senelerde Yehûdîlere Filestînde bir hukûmet yapıvermek istiyen İngiltere acaba onlara gözledikleri mesihi kâzib rolünü oynayıverecek midir. Lâkin Allah tealâ buyuruyor ki: «مَا هُمْ بِبَالِغٖيهِ» فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ onun için sen hemen Allaha sığın - öyle kibirden ve kibirli hasedcilerden, yâhud deccalın şerrinden Allaha sığın اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ çünkü işitecek odur, görecek o - ya’ni senin ve onların bütün dediklerinizi işiten ve işitecek olan ve bütün yaptıklarınızı gören ve görecek olan ancak odur. Bu, bir taraftan va’d, bir taraftan vaîddir. 57. لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ Elbette Semavat ve Arzın halkı o nâsın halkından daha büyüktür. - Bu âyetin terkibinde bir kaç ma’nâ vardır: bir kerre nâsın Allaha ve Allahın âyetlerine karşı kibr-ü mücadelesi haddini bilmemek olduğunu ıhtardır. Ya’ni o kibredenlerin kibir, ne haddinedir ki Göklerin ve Yerin yaradılışı onların yaradılışından daha büyük daha azametlidir. Öyle ki insan onların içinde bir zerrecik gibi kalır, hattâ insan Arzın üzerinde bir mikrop, Arz bütün âlemin içinde bir zerre mesabesindedir. O halde insanın Yere Göğe karşı bile büyüklenmek haddi değilken onları yaradan halika karşı kibir taslamağa kalkması ne büyük cehalettir, ikincisi ba’s-ü iadeye işaretle bir vaîd olmak üzere şöyle demektir. İlk evvel Semavat ve Arzı yaratmak, ibda’ etmek, insanları tekrar yaratmaktan daha büyük bir iştir, o Gökleri ve Yeri hiç yok iken yaradan, ölen insanlara tekrar hayat verib de yaratamaz mı? İâde ibtidadan elbette kolaydır. Zemahşerî bu ma’nâyı tercih etmiştir, Üçüncüsü Nakkaş gibi ba’zı müfessirînin verdiği ma’nâya göre «halkunnâs» fâıline muzaf olmak üzere: Gökleri ve Yeri yaratmak insanların yaptığı şeylerden elbette büyüktür. Bunun hasılı Semavat ve Arz ile insanları mukayese değil Allahın sun’ıyle insanların sun’unu mukayesedir, bu mukayesenin sebebi de mücadele edenlerin san’atlerine güvenerek kibirleridir. Ya’ni insanlara nisbet olunan keşifler, san’atler, iddialarınca icadlar, yaradışlar her ne olursa olsun hiç bir zaman Allahın yaradışına benziyemez, Göklerin, Yerin yaradılışı gibi olamaz. Binaenaleyh mücadillerin deccalların gösterecekleri hârikalar insanları aldatmamak lâzım gelir. وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ ve lâkin nâsın ekserisi bilmezler - de aldanırlar, kendilerini veya eserlerini Göklerden ve Yerden büyükmüş gibi farzeder mağrur olurlar. Yâhud insanların yaptığını Allahın yaptığından büyük zannederler, kibirlenirler. Meselâ Allah bir kulak yaratmıştır, insan onunla uzak yakın mesafeden ses işitir, sonra insanlar bir de radyo keşfetmişlerdir. Fakat ılmi olmıyan nâsın bir çoğu radyoyu insanın halkı ve kulaktan daha mühim bir san’at zanneder, düşünmezki kulak olmayınca radyo hiçtir. Ve bilmez ki hakıkatte radyo da Allahın yaratmasıdır. Muhyiddini Arabî fütuhatı Mekkiyyesinde der ki: işbu «لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ» âyetinde büyüklüğü cirm ve kemmiyyet büyüklüğü sanma, çünkü o basar ve basîreti olan herkes için ma’lûmdur. O büyüklük Allah tealânın onlarda icra eylediği bir ma’nâdan dolayıdır ki o insanda yoktur. «اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ» âyeti ondandır, onların ibasını cehillerinden sanma, belki emaneti hâmil olmak cehildendir, onun için Allah tealâ «ظَلُومًا جَهُولًا» diye insanı tavsıf buyurmuştur. Demek ki Semavât ve Arz ve Cibâl emanetin kadrini ve onu hâmil olanın muhatarada olduğunu, çünkü onu ehline edaya muvaffak olacağına yakıyni bulunmadığını bilmişler ve Allahın arz ile muradı aklı mizana çekmek olduğunu anlamışlardı. Demek ki Arzın, Cibâlin, Semanın aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allahın üzerlerine vacib kılmadığı şey’e sokmadılar, çünkü o bir arz idi, bir emir değil idi ki Allahın iycabına ta’zîm lüzumiyle tav’an ve ker’hen icâbet teayyün etsin. Halbuki «اِئْتِيَا طَوْعًا اَوْكَرْهًا» ya’ni size bırakılacak şey’leri ister istemez kabule âmade olun dediği vakıt «اَتَيْنَا طَآئِعٖينَ» dediler. Hakkın kendilerinde yapmak istediği her şeyi kabule âmade olduklarını söylediler اه. Şeyhın bu sözü insanı nüshai kübra ve nüshai camia addeden sözlerine münafi görünür. Zira Semavat ve Arzın cismanî haysiyyetten ma’lûm olan büyüklüğünden başka aklî haysiyyetinden de büyüklükleri tesbit edilince insan için hiç büyüklük haysiyyeti kalmamış demektir, bunu «وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِىالسَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا مِنْهُ» âyeti ile tevfık etmek lâzım gelir ki birinde maddiyyet birinde ma’neviyyet haysiyyeti zâhir görünür. Maamafih şeyhın bu ifâdesi bize garizî noktai nazardan da bir mukayese ıhtar etmiştir, garîzî, ya’ni fizyolojik haysiyyetiyle bakıldığı zaman da Semavât ve Arz emri hakka muhalif hiç bir şey yapmaz, vazıfede ne hata ne ısyan yapmaz, teklif ile ıhtiyarî vazıfei emaneti kabul etmemiş, lâkin iycab ile verilen emanatı hakkıyle saklar, halbuki insan hem hata eder hem ısyan yapar emanatına zulüm de eder, yanılır da, bunun için Semavât ve Arz, hakkın emrine itaat haysiyyetiyle de insandan büyüktür, demek ki kibirlenenler cehaletinden kibirlenirler. 58. وَمَا يَسْتَوِى الْاَعْمٰى وَالْبَصٖيرُ kör de gören ile müsavî olmaz - ya’ni mebde ve meâdında hakkı tanımaz olan kör kalbli ile hakka ârif olan basıret sahibi ılm ehli müsavî olmaz. Ilmi olup da mucebiyle amel etmiyenler, görüp de görmezceden gelenler de görmez hukmündedir. Onun için temsilden tahkika geçilerek buyuruluyor ki وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسٖٓىءُ iyman edip salih ameller işliyenlerle ne de kötülük yapan - bunlar da müsavî olmaz. O halde insan ahseni takvim de olur, cismanî olan küçüklüğe mukabil «وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِىالسَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا مِنْهُ» mahtukunca nüshai camia olur قَلٖيلًا مَاتَتَذَكَّرُونَ siz pek az düşünüyorsunuz - ey insanlar yâhud ey mücadiller. 59. اِنَّ السَّاعَةَ لَٰاتِيَةٌ Her halde o saat - o ceza saati olan Kıyamet - muhakkak gelecek لَارَيْبَ فٖيهَا onda şübhe yok - şübheye mahal yok وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايُؤْمِنُونَ ve lâkin nasın ekserîsi iyman etmezler. 60. وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ Halbuki rabbınız buyurdu ki «اُدْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ» yalvarın bana ki size karşılık vereyim - hem duâ hem ıbadet zikr edilmiş olduğu için ya duâ ıbadet ile yâhud da ıbadet duâ ile tefsir edilmek ıktıza eylediği için müfessirler iki vecih beyan etmişlerdir: Birincisi, Kur’anın bir çok yerlerinde olduğu üzere duâ ıbadet ma’nâsına olarak: bana ıbadet ve kulluk edin ki size sevab ve mükâfat vereyim demek olur. İbni Abbas Dahhak ve Mücahidden merviy olan bu tefsire göre talebi filî de şart edilmiş demektir. Bu surette şu ta’lil bu ma’nâya mutabık olur: اِنَّ الَّذٖينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتٖى zira benim ıbadetimden istikbar edenler - ya’ni kibirlerinden bana ıbadet etmek istemiyenler سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرٖينَ muhakkak yarın hâr-ü hakır olarak Cehenneme gireceklerdir. - İkincisi «اُدْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ» demek, isteyin benden vereyim size demektir ki süddîden merviy olan ve ilk nazarda anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ıbâdet duâ ile tefsir edilmek lâzım gelecektir. Bunu böyle iki vecihli olarak ifâdenin nüktesi, ıbadetin duâ, duanın da ıbadet ile telâzümünü ifâde içindir, bir taraftan duâ ıbâdetin iliği mesabesinde olduğu gibi ıbâdet de duânın kabulü şeraıtindendir. Bu duâ emri çok ehemmiyyetli ve şayanı dikkattir. Burada evvelâ insanın irâdei cüz’iyyesinin bir tahkiki ile cebrin reddi vardır. Gerek ıbâdet ma’nâsına olsun gerek sade duâ ikisinde de istemek emredilmiş ve Allahın isticabesi için kulun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın intifasından meşrutuu intifası lâzım geleceği cihetle terkine «سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ» diye vaîd terettüb ettirilmiştir. Şu halde emir, vücub içindir, her duanın kabul edilip edilmemesi hususuna gelince «بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَآءَ» âyetinden anlaşıldığına göre meşiyyet ile mukayyeddir. Ya’ni buradan anlaşılan kazıyyei şartıyye külliyye değil mühmeledir. «اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ» Müeddasınca ba’zı şeraıtı kabul ile de meşruttur. Onun için burada ıbadet ile müterafık olarak zikredilmiştir. Keşşafta Kâ’bdan şöyle nakl eder: Allah tealâ bu ümmete üç haslet vermiştir ki onları nebiyyi mürsel olanlardan başkasına vermemişti, her Peygambere «sen benim halk üzerine şahidimsin» demişti, bu ümmete de «لِتَكُونُوا شُهَدَآءَ عَلَى النَّاسِ» buyurdu. «مَا كَانَ عَلَى النَّبِىِّ مِنْ حَرَجٍ» mantukunca «sana harec yok» demişti, bu ümmete de «مَا يُرٖيدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ» buyurdu «اُدْعُونِىٓ اَسْتَجِبْ لَكَ» demişti, bu ümmete de «اُدْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ» buyurdu اه. «اُدْعُونٖٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ» Şöyle demek de olur: çağırın bana ki size cevab vereyim. Bu şöyle demek olur: benden beni taleb edin, size icabet ederim beni bulursunuz, beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü «اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ» dür denilmiştir ki işte hiç reddolunmıyan duâ budur. Netekim ba’zı haberlerde «مَنْ طَلَبَنِى وَجَدَنِى» vârid olmuştur, bana ıbadetten, ya’ni bana duâ ile beni talebden istikbar edenler, benden uzak kalarak mahrumiyyet Cehenneminde zelîl ve hakîr olacaklardır. ٦١ اَللّٰهُ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فٖيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَشْكُرُونَ ٦٢ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ٦٣ كَذٰلِكَ يُؤْفَكُ الَّذٖينَ كَانُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ ٦٤ اَللّٰهُ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَآءَ بِنَآءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَ ٦٥ هُوَ الْحَىُّ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ ٦٦ قُلْ اِنّٖى نُهٖيتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَآءَنِىَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبّٖى وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ ٦٧ هُوَ الَّذٖى خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوٓا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوٓا اَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ٦٨ هُوَ الَّذٖى يُحْيٖ وَيُمٖيتُ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meali Şerifi