AyetSûreler

Mâide Sûresi 69. Âyet

Medine · Cüz 6 · Sayfa 119

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَادُواْ وَٱلصَّـٰبِـُٔونَ وَٱلنَّصَٰرَىٰ مَنۡ ءَامَنَ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلۡأٓخِرِ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰا فَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُونَ ۝٦٩

Muhakkak ki inananlar, yahudiler, sabiiler ve hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا Şunda şübhe yoktur ki alel’umum iyman edenler, ya’ni münafıklar dahi dahil olmak üzere zahiren iyman etmiş olan, müsliman namını taşıyanlar وَالَّذٖينَ هَادُوا Yehudî olanlar وَالصَّابِؤُنَ kezalik sabiîler وَالنَّصَارٰى Nesrânîler, bütün bunlardan مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا her kim Allaha ve Âhıret gününe hakıkaten iyman edib iymanın muktezasına yaraşır ameli salih yapar ise فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ bunlara ne bir korku vardır ne de bunlar mahzun olurlar.»- Görülüyor ki bir nazîri sûrei bakarede geçen bu âyette evvelâ iyman edenler ve Yehudîler, Nesârâ, sabiûn diye dört sınıf zikr edilmiş ve bu suretle Yehud, Nesârâ, sabiîn mü’minlere mukabil ve binaenaleyh gayri mü’min olarak gösterilmiş ve sonra Allaha ve Âhırete iyman edib ameli salih yapanların havf ve huzünden kat’iyyen azade olacakları da tebşir edilmişdir. Bundan ise bu va’d ve tebşirin bu dört sınıftan ancak mü’minlere mahsus olduğu ve Yehud, Nesarâ, sabiîn bu üçünün bu tebşirden haric bulundukları ve maamafih bunlar da iyman ederlerse mü’minler sınıfına dahil olub aynı va’d ve tebşir ile bekâm olacakları ve binaenaleyh bunların da me’yus olmayıb hemen tevbekâr olarak iyman ve ameli saliha mübaderet eylemeleri lüzumu anlaşılacağı derkârdır. Zira «mü’min ve gayri mü’min her kim mü’min ise bahtiyardır» denilince bu bahtiyarlık mü’mine kasr olunmuş ve gayrı mü’min istisna edilmiş olur. Ve «mü’min ve gayri mü’min her kim mü’min olur ise bahtiyor olur» denildiği zaman da gayri mü’mine iyman teklif edilmiş ve bu şart ile ona dahi bahtiyarlık va’d olunmuş olur. İşte bu âyetin gayet sarılı ve aşikâr olan ma’nâsı ve masika lehi budur. Ve bunun içindir ki balâda olduğu gibi bundan sonraki âyetlerde de bu üç sınıfın küfürleri ve kabiliyyeti iymaniyyeleri tafsıl olunmuştur. Bundan başka mü’minlerin evvelâ Yehud ve Nesârâ ve sabiîn ile bir nesakta zikr-ü cem olunub da sonradan hepsine bir «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ الخ» diye bir kazıyyei şartıyye ile hukm olunmasında diğer nükteler dahi vardır: EVVELÂ, mü’minlere dahi gösteriliyor ki Âhırette havfsız huzünsüz felâhı kat’î yalnız iymanı zahirî ile hasıl olmaz. Müslimanlık zahiren mü’min görünmekten ibaret değildir. Zahirî bir müslimanlığın Yehud, Nesârâ ve sabiînden büyük bir farkı yoktur. Havfsız, huzünsüz felâhı kat’î zahir ve batından müekked ve muzaaf bir iymanı hakıkîye ve bununla beraber ameli saliha mütevakkıftır. İymanı hakıkî olmadan ameli salih Dünya için müfid olsa bile Âhıret için müfid olmaz. Sonra ameli salih olmadan sadece iymanı hakıkî mümkin ise de kâmil olmaz, azabı ebedîden tahlıs etse bile alel’ıtlak havfu huzünden tahlis etmez. Çünkü usatı mü’minîne de azab vardır. Ve lâekal muhtemildir. Binaenaleyh dinin bişareti kat’iyyesi iymanı hakıkî ile ameli salihin ictimaındadır. İyman hakıkînin rükni evveli Allaha ve Âhıret mes’uliyyetine hakıkaten ve bütün mevcudiyyetiyle cidden inanmaktır. Ve yukarıdan beri anlaşıldığı üzere Allaha hakıkaten inanmak da Allah tealânın zat ve sıfatına ve evvel ve âhır inzâl ve irsal buyurduğu her şeye, her hakka, her hukme irsal ve inzal ettiği vechile inanmakla mümkin olur ki bu münzelât zaman zaman tezayüd ve inkişaf eder ve Allaha cidden inanan hepsine inanır. Âhırette iyman ise sonunda mes’uliyyete, iyman ve amel edib edilmediğine göre sevab ve ıkabe, bir gün gelib iyman ve amel edenlerle etmeyenlerin hisabı görülüb mükâfat ve mücazatları verileceğine cidden inanmaktır. Netekim sûrei Bakarenin başında «وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَآ اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِهُمْ يُوقِنُونَ» ve Sûrei Nisade «وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعٖيدًا» buyurulmuştur. Ameli saliha gelince: bu da Allaha ve Âhırete imanın muktezasına göre ve Allahın inzal ve irsal buyurduğu delâil ve ahkâma ve ıhbar ve inşaya tevfikan kemali ıhlas ve hüsni niyyetle Allahın razı olacağı güzel ameller yapmaktır. Bunun içindir ki bundan evvelki âyette «يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَىْءٍ حَتّٰى تُقٖيمُوا التَّوْرٰيةَ وَاْلِانْجٖيلَ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ» buyurulmuş ve yalnız Tevrat ve İncilin ikamesi bile bu babda kâfi olmadığı ve bütün münzelâtın ikamesi matlûb bulunduğu anlatılmıştı. Binaenaleyh «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ» mazmununun hasılı «بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّهٖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ» mazmunun aynıdır. Ve ne tekim sûrei Bakare ayeti bu ma’nâ ile fezleke edilmiştir.

SANİYEN, gösteriliyor ki ahkâmı İlâhiyyede Dünyevî ve Uhrevî iki haysiyyet ve bunlar da biri zahirî ve siyasî, biri de hakıkî ve tam ma’nâsiyle dinî iki manzara vardır ki birisi «اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا» diğeri de «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ» ile ifade kılınmıştır. Zâhirî ve siyasî noktai nazardan hukmi islâm altında müslim ve gayri müslim içtima’ ederler. Bu cihetle zâhirî mü’minlerin Yehud, Nesârâ, Sabiînden büyük bir farkları yoktur. Siyaseti islâmiyyede her biri mensub oldukları diyanetleriyle tanınır, hurriyyeti diniyyelerine riayet edilir, o dairede mevcudiyeti mahsusaları gözetilir, islâma cebr olunmaz, akıdelerine karışılmaz, kendi dıyanetleriyle ilzam olunurlar. Diyanet noktai nazarından her biri akidlerine göre Ehli Tevrat Tevrata, Ehli İncil İncile, obirleri de ı’tikadlarına bırakılır, müsliman da müslimanlığına sevkedilir. Ahkâm ve muamelâtı Dünyeviyye noktai nazarından ise hepsi «لَهُمْ مَا لَنَا وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَيْنَا» medlûlü üzere hukuk ve vezaifte müsavi ve aynı kanunı esasîye tabi’ tutulur. Bu cihetle vazifesine riayet eden bir gayri mü’min bir mü’min gibi veya ondan daha ziyade hazzı Dünyevî alabilir. Binaenaleyh islâmın va’dettiği saadeti mutlaka yalnız bu cihetten değil, Âhıret ve akıbet i’tibariledir. Çünkü sonunda kendini temamen kurtaracak ve havf-ü hüzünden kurtulacak olanlar zahir ve batını mükemmel hakıkî mü’min ve müsliman olanlardır. Ve işte zâhire nazaran müsavat, hakıkat ve akıbete nazaran tefavüt ifade eden bu nokta hukmi islâm altında bulunan Yehud, Nesarâ ve Sabiîne Dünyada müslimanlara da bir tebşiri mutlakı muhtevidir. Ve binaenaleyh âyetin birinci kısmı şeriati islâmiyyenin ahkâmı Dünyeviyyesini telhıs eden siyasî ve içtimaî bir haysiyyeti, ikinci «مَنْ اٰمَنَ الخ» kısmı da tam ma’nâsiyle hukmi dinîyi icmal eden mutlak bir haysiyyeti irae etmekte ve o siyaseti böyle hakıkî bir iymanın idame edeceğini göstermektedir. Sûrei Bakarede devleti islâmın temamii teessüsünden evvel «وَاَوْفُوا بِعَهْدٖٓى اُوفِ بِعَهْدِكُمْ» emrine tevfikan yapılan bu va’d-ü tebşir fethi Mekke ile devleti islâmın takarrüründen sonra işbu sûrei Maide âyetiyle «اَوْفُوا بِالْعُقُودِ» emrine müteferri’ olarak kavlen ve fi’len te’kid ve tesbit olunmuştur. Ve bu te’kid ve takarrürden başka iki âyet beyninde esas itibariyle hiç bir fark yoktur. Gerçi sûrei Bakare âyetindeki «فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ» fıkrası burada zikredilmemiştir. Lâkin «لَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ» bunu müstelzim bulunduğundan evvelkindeki tasriha binaen burada îcaz olunması ayrı bir ma’nâ ifade etmez. Bir de orada atfi müfred kabilinden «وَالصَّابِئٖينَ» yâ ile mansub ve Nesarâdan muahhar olduğu halde burada «وَالصَّابِئُونَ» kezalik mealinde atfı cümle takdirinde vav ile merfu’, nesârâdan mukaddem zikr olunmuştur. Bu da «كَافِرٖينَ كَافِرُونَ» gibi bir ı’rab farkından ibarettir ki kelimenin esas ma’nâsında bir farkı muktezı değildir. Binaenaleyh Sabiîn ne ise sabiûn da odur. İkisi de sabiîler demektir. Bundan nihayet sabiîlerin Yehud ve Nesârâ arasında mütelevvin bir halde bulunduklarına veya Nesâradada bir nevi Sabiîlik bulunduğuna bir iyma olabilir. Fakat bundan dolayı bu iki cümlenin veya âyetin ma’nâlarında ve hukümlerinde bir fark da lâzım gelmez.

Bu tafsıl ve ıhtara sebeb şudur:

Kur’anın Fransızca tercemesinde Kazımireski bu i’rab farkı yerine bir nisbet farkı ikame ederek sûrei «Bakare» âyetindeki «الصَّابِئٖينَ» cem’ini «sabeinler = les sabeites» diye ve işbu «Maide» âyetindeki «الصَّابِئُونَ» cem’ini de «sabeenler = les sabéens» diye terceme ederek iki âyeti farklı gibi ifade etmiş ve sonra hamişinde «sabeinler müteassıb müşrik olan sabeenlerli karıştırmamak icab eder» diye bir de ıhtar yapmıştır. Gerçi ileride göreceğimiz veçhile sabiîn namı altında biri Ehli kitab biri müşrik iki sınıf bulunduğu dahi zikredilmiş olduğuna göre bu ıhtar pek esassız değil ise de bununla sabiîni sabiûndan başka göstermek ve âyetlerden her birini birine tahsıs ederek tefrık ve terceme etmek doğru değildir. Evvelkindeki Yehud ve Nesârâ ile ikincisindeki Yehud ve Nesârâda fark aramak doğru olmadığı gibi sabiîn ile sabiûn da öyledir. Nikâh, zebiha mesaili gibi ahkâmı fer’iyyeye nazaran Ehli kitâb ve müşrik tefrikının bir hukmü, bir faidesi olabilirse de asıl iymana da’vet eden ve şeraitı iymana müteallık bulunan bu gibi âyetlerde bu farkın ve bu ıhtarın hukmü yoktur. Çünkü Ehli kitâb olanlar iyman edince kabul edilecek de müşrikler iyman ederse reddolunacak değildir. Zira «her kim Allaha ve Âhırete hakikaten iyman eder ve salâh ile çalışırsa onlara havf-ü huzün yoktur» cümlei hukmiyyesi öyle bir ta’mimdir ki zikrolunan dört sınıftan hariç olmak üzere tasavvur olunabilecek dinli dinsiz, Mecus, zındık vesaire her hangi bir sınıf ve her hangi bir ferdin iyman ettikleri ve ameli salih yaptıkları takdirde aynı hukümde dahil olacaklarını beyan etmiştir. Maamafih tefrikı mezkûr büsbütün esassız olmadığı gibi iki sınıf yine bir hukümde birleşmiş olmak i’tibariyle iki âyeti birbirine tearuz ettirecek fahiş bir hata da değildir. Nihayet her âyetten müstakıllen ve birbirini te’kid-ü takrir olmak üzere anlaşılacak olan bir ma’nâyı iki âyet mecmuundan müştereken ve bilâ te’kid anlatmak istemiştir. «Zeyd ve Amir okurlarsa mes’ud olurlar, evet Zeyd ve Amir okurlarsa mes’ud olurlar» demek arasında bir tearuz bulunmadığı gibi hukümde bir fark da yoktur, Fakat Frenkler bakınız bunu nasıl suiisti’mal etmişlerdir.

Fransızca «Kuran analize -tahlil edilmiş Kur’an» namında bir eser vardır ki bunda Fransızlar tarafından Kur’anın Kazımireski tercemesi esas ittihaz edilerek sûreler, âyetler muhtelif ve müteaddid mevzu’lara göre tahlil ve taksim olunub parçalanmış ve altlarına ara sıra Müşterıklar tarafından bir takım notlar da konulmuş ve mukaddimesinde bu kitabı tertibden maksad müslimanlar üzerine me’mur olacak Fransızlara müslimanları kitâblariyle kandırabilmeleri için Kur’anın mündericatını öğretmek ve bilhassa Cezai müslimanları üzerinde Fransız siyasetinde bir hizmet etmek olduğu da tasrih kılınmıştır. Bu eserde bu iki âyet «tolerans» ya’ni müsamaha mevzuu altında cem’edilmiş ve ziyrine şöyle bir tahşiye ilâve olunarak denilmiştir ki:

«Eski müsliman müctehidleri bu sûrei «Bakare» âyetinin beşince sûre olan «Maide» âyeti ile neshedilmiş olmasını istiyorlar. Bu ise mezheb teassubunu her mıkyasın haricine çıkarmaktır. Obirisi -ya’ni sûrei «Bakare» âyetig ibi diğer âyet de müsamahakârlık hususunda daha yüksek bir ruh ile isbat ediyorlar ki lâekal dinî olduğu kadar siyasî bir zat olan Hazreti Muhammed zurufun, ezmine-ü emkine ve ahvalin muktazayatına ittiba’ ediyordu. Onun hadîsini şerh-ü tafsıl ettikerini iddia eden ilk müctehidler ise mü’minlerin askerî muzafferiyyetlerile müteheyyic olarak Kur’anın insanî olan dönnelerini, mebadîi mevhubesini unuttular. Fakat hayli müddetten beri Garbın her şeyde iktisab etmiş olduğu tefevvuk, islâmın en büyük mehafili siyasiyyesindeki gururları mahsus bir surette teskin etti şüphesiz ki diğer imamlar, ya’ni kanun babaları gelecek bu işi itmam edecektir...» böyle demiş ve nihayet «şimdi Fransada yeni bir mazheb teşkiline girişilmiştir ki mevcud olan esaslı üç mezhebden daha az ortodoks olmıyacaktır» diye bir fıkra da ilâve kılınmıştır.

Müslimanları cehd-ü ictihada sevkeden fakat müslimanlık için değil, yeni Fransız mezhebine simsarlık etmek için sevketmek istiyen ve ağrazı siyasiyye ile kaynaşan bu sözler Fren eserlerile meşgul olan heveskâr ve gafil gençler üzerinde yanlış intıba’lar bırakmış olduğu için biz burada tefsir noktai nazarından bir az daha bahsi uzatmak mecburiyyetinde bulunuyoruz.

Evvelâ şunu ıhtar edelim ki ne eski ne yeni, ne müctehid ne de gayrı müctehid islâm uleması miyanında bu iki âyetten birinin birisile veya diğer bir âyette mensuh olmasını istiyen veya tasavvur eden hiç kimse yoktur ve olmak ihtimali de yoktur. Müteaddid yerlerde iyzah ettiğimiz veçhile bütün eimmei müctehidîn ve evvel-ü âhir bütün ulemai müslimîn şunda müttefıktirler ki iyman ve ı’tikad mesaili gibi usuli dinde ve ıhbarlarda nesih mümkin ve mütesavver değildir. Bu noktada islâm ve Kur’an mâkablini nâsih değil, musaddık, müeyyid, müsahhihtir. Evet, nesıh de bir hakıkat, bir kanundur. Neshı inkâr etmek, hılkatteki tagayyüratı inkâr etmek veya âlemde tagayyüratın kanunsuzluğunu iddia etmek gibi bir cehaletten başka bir şey değildir. Neshı inkâr etmek istiyenler şunu dünümelidir ki eğer Allah tealânın halk-u emrinde bir nesıh kanunu olmasa idi alemde ne bir tahavvül olur ne de ukud-ü mukavelâtta ve kavanini mevzuada beynelbeşer fesh-u ilga muamelâtına imkân bulunurdu. Fakat şunu da bilmeli ki neshın mevzuu, muteallakı ancak ıhtilâfı zeman-ü mekân ve tefavüti ahval-ü masalifh ile alâkadar olan ahkâmı fer’ıye olabilir. Edyanı salifede ve bidayeti islâmda mensuh olduğu beyan olunan ahkâm da hep bu cümleden olanlardır. Yoksa hakaikı ezeliyyede ve ameli değil, mücerred ilmi matlub olan ve hattâ zemanî bulunan ıhbaratı sadıka da nesholamaz. Her zaman hak ve sabit olan usuli din-ü iyman bütün edyanı münzelede müttehid olmak üzere mahfuz tutulur. Gerek cehaletten ve gerek şeytanetten münba’is olarak tafrih suretile girmiş olan akaidi batıla ve efkâri faside ise usulde olsun, füru’da olsun daima redd-ü ibtal edilir. Mevzuı bahsimiz olan iki âyet ise furuattan değil, en yüksek usuli iymandandır. «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ» düsturu bir hakikati ezeliyyedir. Ve bunu kabul ve tatbık etmiyen hiç bir din, dîni hak değildir. Muhammed aleyhiselâmın tebliğ ettiği bu hakikat. Musânın da İsanın da ve bütün Enbiyanın da tebliğ ettikleri bir hakıkattir. Gerek ümemi salifede ve gerek ümemi lâhıkada hakikî mü’minler bu düstura münkad olanlardır. Hakıkaten müslim ve akıbette mes’ûd olacak olanlar da bunlardır. Yehud, Nesârâ, Sâbie bu hakıkate cidden iyman ile münkad olmadıkları ve bunu tatbık etmedikleri anden i’tibaren gayri mü’min olmuşlardır ve alel’umum Münafıklar da böyledir. Kezalik buna iymnı olub da tatbık etmiyen fasıklar dahi havf-ü huzünden sureti mutlakada âzâde kalamıyacaklardır. Ba’demâ da her kim bu hakıkate cidden iyman eder sonuna kadar munkad olursa hiç şüphesiz mü’mini hakikî olur. Mazirdeki bütün seyyiatı silinir, o mes’udlar zümresine lâhık olur. Binaenaleyh en yüksek usuli iymandan bulunan böyle hakikatlar nesıh mevzuundan alel’ıtlak haricdir. Ve bunlarda mensuhıyyete kail olan veya arzu eden müsliman tasavvur olunamaz. Eski yeni bütün ulemai islâm bu noktada müttefık bulundukları halde Frenklerin «eski müsliman müctehidleri evvelki âyetin bu âyet ile neshedilmiş olmasını istiyorlar» sözü sarih bir yalan ve açıktan açığa bir iftiradır. Ve bütün esası böyle bir iftiradan ibaret olan diğer sözlerin mahiyyeti de bundan bellidir. Hem bu iftira, an kasdın değilse pek cahilânedir. Çünkü nesıh nefy-ü isbat ile mütearrız iki kanunun mukaddemine muahharile hıtam veren bir beyanı tebdildir. Bu âyetler ise ta’dad olunan sınıflar, ezcümle sabiîn ve sabiun gerek biribirinin aynı olsun ve gerek Kazımireskinin zannetiği gibi farklı bulunsun hukme gelince ikisinde de biribirinin ayni olan «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ» kazıyyesinden ibarettir. Burada nesıh mümkin farzedilse bile ortada iki huküm yoktur ki nesıhten bahsedilsin. Ne, neyi neshedecek? «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ» yine «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ» ile mi neshedilmiş olacak? Binaenaleyh bu suretle bir nesıh iftirasına kalkışmak aynı zamanda bir cehalet i’lân eylemektir. Fakat bunu yapan müsliman müctehidleri değil, onlara hücum etmek için iftiradan başka bir çare bulamıyan ve yeni Fransız mezhebine da’vete çalışan o Frenk doktorlarının kendileri olmuştur. Bu ise siyaset taassubunu her mıkyasın haricine çıkarmaktır. Garbın son zamanlardaki galebei ıhtilâlile müteheyyic olarak i’lânı gurur edenlerin «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا» gibi İlâhî mebadiye sarılan ve haktan başka bir şey düşünmiyen ilk müsliman müctehidlerini «mü’minlerin zaferlerile müteheyyic olarak insanî mebadiyi unuttular» diye kıyası nefs eyliyerek gayrı insanî bir hiss ile tasavvur etmeleri de garib bir i’tiraftır. Mü’minlerin zaferlerile müteheyyic olmak insanlığı unutmak ise, gayrı mü’minlerin tefevvuklerile mağrur olmak da insanî bir şey olmıyacaktır.

Saniyen, Hazreti Peygamberin kavlen ve fi’len ahkâmı rububiyyeti tebliğ ederken âleme en yüksek bir dersi siyaset ta’lim etmiş olduğu ve zurufun, ezmine ve emkine ve ahvalin muktezayatına muvafık ahkâmı ameliyyeyi dahi tebliğ ve icra buyurduğu şübhesizdir. Ve zaten nesıh mesali de bu gibi ahkâmdadır. Bu da dini islâmın her zeman-ü mekânda umum için mebadi veren bir dini hakkolması esbabından biridir. Fakat bu gibi ahkâmı mütehavvile fer’îdir. Bunların başında usul denilen ahkâmı sabite vardır. Ve bunların ikisi de kanunı haktır. Bu suretledir ki dini islâm hem tahaffuz hem tahavvül kanunu cami’dir. Neshı inkâr edenler dini yalnız bir kanunı tahaffuz olmak üzere mülâhaza ederler. Ve bunun için tahavvül ve inkılâb noktalarında dinsiz kalırlar. Din ile siyasetin ictima’ etmiyeceğini zannederler. Dini inkâr edenler de kanunı tahaffuzu ve ahkâmı sabiteyi inkâr ederler. Her noktai nazardan nesh-ü tahavvül içinde yürümek ve sabit bir fikri hak duymamak isterler. Halbuki sûrei «Enam» da geleceği üzere cereyanı âlem ve alel’husus hayatı beşer «فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ» düsturu mucebince bir taraftan istikra ve tahaffuz, bir taraftan istida’ ve tahavvül nizamları içinde yürür. Bunların biri bakayı illetle sebat ve devama, biri de terakki ve ıstıfa ile tekemmüle nâzırdır. Bunun için kanunı tahaffuza istinad etmiyen din, din değildir. Kanunı tahavvülü ihtiva etmiyen din de kâmil ve umumî değildir. Ve dini islâm her ikisini cami’dir. Ve şübhe yok ki tahaffuz-u sebat aslın, ve tehavvül-ü inkılâb fer’ın vasfıdır. İnanacağım, iyman-ü i’tikad edeceğim, dayanacağım mebde’ her halde sabit olmalıdır. Muhtelif zaman ve mekânda ve muhtelif şerait-ü ahval tahtindeki tahavvülâtıma göre icra ve tatbık edeceğim mıkyaslar da kabili tahavvül olmalıdır. Binaenaleyh şunu asla unutmamak lâzım gelir ki siyaseti Muhammediyye dinde ve ahkâmı hakta hâkim değil, din ve ahkâmı hak siyaseti Muhammediyye ile beraber bütün mevcudiyyeti Muhammediyye hâkimdir. Bunun için Hazreti Muhammed dinî olduğu kadar siyasî değil, siyasetiyle, hayatiyle ve bütün mevcudiyyet ve insaniyetiyle emri hakka nasbı nazar etmiş dinî bir zat, bir Resulullah idi. Zurufun muktezayatına mutabık ahkâm ile hareket ettiği zaman da o, zuruf-ü muhıta değil, onları ona emreden Allah tealânın evamir v eahkâmı sabitesine ittiba’ ediyordu ki mevzuı bahsımız olan iki âyet de işte bu ahkâmı sabiteden ve bu usulden umuma karşı Allaha iyman ve inkıyad lüzumunu haber veren «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ الخ» hukmünde zuruf-ü ahvalin muktezayatına ittiba’ cihetini isbat edecek hiç bir delâlet yoktur. Bil’âkis yalnız hakka ittiba’ ile ta’dad olunan sunufa muhalefet vardır. Kuran analize mürettibleri bu âyetleri parçalamayıb da Kur’andaki tertiblerine göre alt ve üstleriyle göstermiş olsalardı belki bu kadar mugaletaya cür’et edemezlerdi. Ezcümle bu âyetin üstündeki «بَلِّغْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ قُلْ يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلٰى شَىْءٍ حَتّٰى تُقٖيمُوا التَّوْرٰيةَ وَاْلِانْجٖيلَ وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَيَزٖيدَنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَلَا تَاْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ» âyetler o kadar açık bedahetle isbat eder ki Peygamber bu âyetleri muhitındaki insanların kesreti muhalefet ve tuğyanlarına rağmen yalnız Allahın emrine ittiba’ ve mahzâ Allahın ısmetine istinad ederek tebliğ etmiştir. Gerek sûrei «Bakare» âyetinin üst tarafı okunur ve gerek «يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذٖينَ اتَّخَذُوا دٖينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِنَ الَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ اَوْلِيَآءَ» âyetinden buraya kadar gelen ve daha gelecek olan âyetlere dikkat olunursa Kur’anın bunlara ne güzel cevablar vermiş ve ne vazıh irşadlarda bulunmuş olduğu görülür: «وَلَا تَلْبِسُواالْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواالْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهٖ هَلْ تَنْقِمُونَ مِنَّآ اِلَّآ اَنْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ يُسَارِعُونَ فِى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَلَيَزٖيدَنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ مَآ اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا وَيَسْعَوْنَ فِى الْاَرْضِ فَسَادًا وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدٖينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ» Maamafih biz bu satırları bigayri hakkın islâm aleyhine çalışan ve fakat çalışan Fransızlara karşı değil islâm için bihakkın çalışmıyan, Allahını, peygamberini, dinini, diyanetini, kitabını Âhıretini unutub vazifesini yapmıyan, kendinden geçmiş, cehalet ve sukut içinde şeytanlara kul olmak vaz’ıyyetine düşmüş müsliman ankazına akıbetlerini göstermek için yazıyoruz. Anlaşıldı ki Allah tealâ Kur’anında zahirî mü’minleri Yehud ve Nesârâ, Sabiîn gibi mukabilleriyle bir siyakta ta’dad etmiş ve va’di kat’îsini Allaha ve Âhırete hakıkaten iyman edib ameli salih yapan hakıkî mü’minlere tahsıs eylemiştir. Garb-ü Şark değişir, bu kanun değişmez. Demek iş mü’min görünmekte değil mü’mini kâmil olmakta ve bu iyman ile çalışıb son zaferi kazanmaktadır. İyman ve islâm hiç bir zaman mağlûb olmaz, bürhan onundur. Fakat nakıs ve fasık mü’minlerdir ki ona mağlûbiyyet şaibesi sürerler.

Şimdi bu münakaşaya sebebiyyet veren «sabiîn» kelimesine gelelim: ESSABİÎN, ESSABİÛN: Kıraetlerin ekserîsinde «hemze» ile, Nafi’ ve Ebû Ca’fer kıraetlerinde de «hemze»siz «essabîn, essabûn» okunur ki bunda ya «hemze»nin yaye kalbile veya aslında «hemze»siz olarak «sâbi»nin cem’i olmak üzere iki vecih mülâhaza olunmuştur. Arabca hemze ile «قَارِىٌٔ» vezninde ( صَابِىٌٔ ) meşhur bir dinden diğer bir dine çıkana denilir. Kamusta der ki «صَبَأَ يَصْبَأُ صَبَأً وَصَبُوأً» dininden başka bir dine çıktı. «صَبَأتِ النُّجُومُ» nücum matlaından çıktı demektir. İbni Esir de Minhacında der ki «bir kimse dininden başka bir dine çıktığı zaman «صَبَأَ فَلَانٌ» denilir. Kureyş dini islâma dahil olanlara «مَصْبُوء» makamında «masbu» ve müslimanlara «subat» derlerdi ki kazı kuzat gibi sâbinin cem’idir. İlh. Sabi ise gençlik cehalet sevdasiyle bir şey’e meyl-ü mahabbet etmek ma’nâsına «sabv» ve «sabve» den ismi faildir ki hevaî ve aşüfte demek gibidir. Bundan başka «sâbiin» muhaffefi de olur. Fahruddîni Razî demiştir ki «hemze ile kıraet ma’nâyı tefsire akrebdir. Zira ehli ilim «هُوَ الْخَارِجُ مِنْ دِينٍ اِلَى دِينٍ اٰخَرَ» demişlerdir.». Ebu Hayyanın ifadesine göre de «هُوَ الْخَارِجُ مِنْ دِينٍ مَشْهُورٍ اِلٰى دِينِ اٰخَرَ» dır. İşte bu ma’nâ kelimenin tam Arabî olan ma’nâsıdır. Tam Arabî olan bu mefhuma nazaran sâbiîn ve sâbiûn «İslâm, Yehudî ve Nesârâ dinlerinden haric olanlar» ma’nâsına bir ta’mimi ifade etmiş olur ki Mü’minler, Yehudîler, Hıristiyanlar vesaire demek gibidir.

Sonra: Sabie, sâbiîn, sâbiûn veya sâbîn ve sâbûn eski bir din veya mezhebi mahsusa mensub bir taifeye, bir millete ism olarak ıtlak edilir ki bu ma’nâca kelimenin aslı Arabî olub olmadığı muhtelefün fihtir. Arabî olduğuna göre zikrolunan صابىٔ veya sâbi ma’nâlarının birinden me’huzdur. Arabî olmayıb Süryanî gibi diğer bir lisandan me’huz olduğuna göre ise aslı sâbidir. Şit aleyhisselâmın ikinci oğlu veya İdris aleyhisselâmın oğlu olduğu iddia edilmiştir. Bu ıhtilâfın hasılına göre anlaşılıyor ki bunlar kendilerine sabiy demişlerdir. Arab da gerek bunlara ve gerek müşabihlerine sapık veya nücum perest ma’nâsına sabiî veya sabi ıtlak etmişlerdir.

Bunlar kimlerdir? Ve bu nasıl bir mezheb veya dindir? Kamusta: «sabiûn Nuh aleyhisselâmın dini üzere bulunduklarını zu’mederler ve kıbleleri nısfı nehar sırasında Şimal rüzgârının estiği yerdir» diyor. Tehzibde ise «sabiûn bir kavmdir ki dinleri Nesârâ dinine benzer. Ancak kıbleleri Cenub rüzgârının estiği yerdir. Ve Nuh aleyhisselâmın dininde olduklarını söylerler. Ilh.». Müfsesirînin hulâsai beyanlarına göre bunlar Yehud ve Nesârâ veya Yehud ile Mecus veya Nesârâ ile Mecus beyininde bir taifedir ki hem Ehli kitab denebilecek cihetleri veya sınfı, hem de müşrik veya putperest denecek cihetleri veya sınfı vardır. Diyanetlerinin aslı, İdris veya Nuh aleyhisselâm dini olduğu da söylenmiş, esasında Melâike veya nücuma teabbüd ettikleri ve abedei evsan oldukları da söylenmiştir. Anlaşılıyor ki sâbilik esas itibariyle münzel olması melhuz ve fakat mürurı zaman ile felsefî ve siyasî te’sirat altında bir çok inhırafat ve tahavvülâta ma’ruz olarak bir siriyyet veya batınîlik iktisab etmiş eski bir mezhebdir. Ve lâekal bunları sabiei ûlâ ve sabiei ahire olmak üzere mülâhaza ederek yerine göre aralarındaki müşterek ve mütemayiz cihetleri bulunabilecektir, Tarihî noktai nazarla sabiei ûlâ Hindde ve eski Mısrîlerde Süryanî ve Gildanîlerde az çok bir tefavüt ile câri olmuş bir mezhebdir. Ve maamafih bu mezhebi en ziyade temsil edenler Süryanî ve Gıldanîlerdir. Eski Yunan ve Rum dinleri de bunların bir inikâsıdır. Sâbiei ahire dahi Beni İsraîl, İran, Yunan, Roma ve saire gibi muhtelif harsler altında kalmış olan Süryanî ve Gildanî enkazıdır ki bakıyyeleri Elcezire ve Musul taraflarındaki Nabatîler olmuştur. Abbasiyye devrinde Yunan asârını Arabcaya terceme eden Sabit ibni Kurre gibi feylesof ve mütercimler bunlardan idi.» «عُيُونُ اْلَانْبَا فِى طَبَقَاتِ اْلَاطِبَّا» da: «Ebülhasen Sabit ibni Kurretelharranî Harranda ikamet eden Sabieden idi. Mezhebine müteallık olarak rüsum ve furuz ve sünene dair, mevtanın tekfin-ü defnine dair ve sabiîlerin itikadına dair, taharet-ü necasete dair risaleleri vardır. Oğlu Sinan ibni Sabit Hürmüsün nevamisini Arabîye nakletmiştir. Ve deniliyor ki sabiûnun nisbeti «صاب» adır. Bu da İdris aleyhisselâmın oğlu «طاط» tır. İlh. diye mezkûrdur. Şihabüddin Ahmed ibni Fazlullahilomerî Mesalikülebsarında (1) ve Ebülfida tarihinde Ebülısâlmağribînin kitabında nakledildiğine göre «ümmeti Süryan akademülümemdir. Ve bunların milletleri sabiîn milletidir. Bunlar dinlerini Şit ve İdris aleyhisselâmdan ahzettiklerini söylerler. Şite azveyledikleri bir kitabları vardır. Buna suhufı Şit derler. Bunda kerem, şecaat, sıdk, garibe tarafdarlık gibi mekârim ve mehasini ahlâk zikr-ü emredilmiş ve rezail zikrolunub ictinabı emrolunmuştur. Sabiînin bir takım ıbadetleri de vardır. Ezcümle yedi vakit namazları vardır ki beş vakti müslimanlarınkine tevafuk eder. Altıncısı kuşluk yedincisi de geçenin tam altıncı saatindedir. Namazları niyyet ve bir de başka bir şey karıştırılmamak i’tibariyle müsliman namazına benzer. Rükû’suz ve sücudsuz cenaze namazları da vardır. Otuz veya yirmi dokuz gün oruc da tutarlar ve savm ve fıtırlarında hilâle riayet ederlerdi o suretle ki fıtırlarında Şems, hamel burcuna dahil olmuş bulunurdu ve gecenin rub’ı ahirinden kursı Şemsin gurubuna kadar oruc tutarlardı ve hamsei mütehavyire denilen kevakibin büyuti şereflerine nüzullerinde bir takım bayramları vardır. Ve hamsei mütehayyire: Zuhal, Müşterî, Mirrih, Zühre, Utariddir. Beyti Mekkeye ta’zim dahi ederler. Fakat Harran zahirinde bir yerleri vardır ki oraya haccederler ve Mısır Eharmına da ta’zim ederler. Ve bunlardan biri Şit ibni Âdemin kabri, diğer biri Uhnuhun (İdrisin) kabri, biri de nisbet olundukları Sabi bini İdrisin kabri olduğu zu’mündedirler. Ve Şemsin burcu şerefine duhulü gününe ta’zım ederler. İbni Hazm demiştir ki sabilerin mensub oldukları din, edyanın en eskisi ve bir zamana kadar Dünyada galib olanıdır. Nihayet bir takım muhdesat ihdas ettiler ve bunun üzerine Cenabı Allah bunlara Hazreti İbrahimi ba’s buyurdu. ilh..».

Şehristanî Milel-ü Nihalinde tarihi edyan noktai nazarından der ki İbrahim aleyhisselâm zamanında bütün firakı beşer iki sınfa raci’ bulunuyordu: Sabie, Hunefa, Sabie, biz ma’rifetullahda ve Allaha taati ve evamir-ü ahkâmını tanımakda bir mütevassıta muhtacız. Lâkin o mütevassıt Ruhanî olmak lâzımdır. Çünkü ruhanîler mukaddes ve tahir ve rabbül’erbaba karibdirler. Cismanîler ise bizim gibi yerler içerler ve bizim gibi beşere itaat ederseniz husranda kalırsınız derlerdi. Hunefa da biz beşer, ma’rifetullahda ve Allaha taati ve evamir-ü ahkâmını tanımakda bir mütevassıta muhtacız. Lâkin o mütevassıt Ruhanî olmak lâzımdır. Çünkü ruhanîler mukaddes ve tahir ve rabbül’erbaba karibdirler. Cismanîler ise bizim gibi yerler içerler ve bizim gibi beşere itaat ederseniz husranda kalırsınız derlerdi. Hunefa da biz beşer, ma’rifet-ü taatte cinsi Beşerden bir mütevassıta muhtacız, bir Beşer ki taharet-ü ısmette, te’yid-ü hikmette derecesi mücerred ruhaniyyattan daha yüksek olsun. Beşeriyeti haysiyyetiyle bize mümasil, ruhaniyyeti cihetiyle bizden mümtaz bulunsun da ruhaniyyeti tarafiyle vahiy telâkki etsin, beşeriyyeti tarafiyle de nev’i insana telkin eylesin derlerdi ki: Kur’anda «قُلْ اِنَّمَآ اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَىَّ قُلْ سُبْحَانَ رَبّٖى هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا» Bu ma’nâya işarettir. Fakat yalnız ruhanî tevassutu iltizam etmek isteyen Sabie, sırf ruhaniyyata iktısar etmeğe, doğrudan doğru ayınlarına tekarrub ederek onlardan bizzat telâkkıyyatta bulunmağa da çare bulamadılar. Binaenaleyh bir kısmı tutdular ruhaniyyatın heykellerine iltica ederek bunlardan istimdada kalktılar ki bu heyakil seyyaratı seb’a ve ba’zı sevabittir. Bu suretle Rum sabiesinin penahiy seyyarat, Hind sabiesinin Penahi de sevabit oldu. Bir çoğu da heyakilden eşhasa ya’ni o nücumun Rumda tabiatleri, Hindde havasları nazarı i’tibara alınarak eşkâli hey’iyelerine göre yapılan müşahhas timsallerine tenezzül ettiler -mücerred ruhaniyyet taassubu böyle zıddına münkalib olub ziruh olan beşerin kendini unutarak ruhsuz cisimler önünde tezellülüne müncerr oldu ve bu, temsili ruhaniyyet sayıldı. Bunlar düşünemiyorlardı ki bu temsillerin dolayısiyle delâlet ettiği ruhaniyyet, ruhaniyyeti mücerrede değil, nihayet ruhaniyeti beşeriyenin bir temsili oluyordu. Fark edemiyorlardı ki bu temsiller kevakibden ve onların ruhanîlerinden evvel bir ruhi Beşerînin yanlış tasavvurat ve temayülâtını dalâlini ifade ederler.- İşte bunlardan eshabı heyakil denilen evvelki fırka Abedei kevakib, eshabı eşhas olan ikinci fırka da abedei asnamdırlar. İbrahim aleyhisselâm her iki fırkayı kavlen ve fi’len kırarak semahat ve sühuletiyle bir milleti kübrâ ve şeriati uzmâ olan ve bir dini kayyim ve sıratı müstakim bulunan hanifiyyeti takrir-ü ta’mim etti. Onun evlâdından bulunan Enbiyanın hepsi de bunu takrir ediyorlardı. Alelhusus sahibi şeriatimiz Muhammed Mustafa sallalahü aleyhi ve aleyhim bir takrirde nihayeti kusvaye ve maksadı a’lâya irdi. Burada en şayanı dikkat nokta şudur ki; tevhid, hanifliğin ehassı erkânıdır. Bunun için Kur’anda zikr olunduğu her mevzı’de hanifiyyet nefyi şirke mukarin olarak zikredilmiştir: «حَنٖيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ حُنَفَآءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكٖينَ بِهٖ» Sâbilik evvel zamanda müstekillen hevâ ve hayvaniyyetleri ve tahakkümati indiyye ve temayülâtı hissiyeleri peşinde koyan Haşîşiyye, Tabi’iyye ve Dehiriyyenin sefaleti ruhiyyelerini görerek beşeriyyet ve cismaniyyetten tiksinib bir takım hudud ve ahkâmı akliyye kabul etmiş ve bunun esaslarını vahy ile müeyyed kavaninden ahzetmekle beraber nazarlarını mücerredatı akliyyeye kasreylemiş ve aradıklarını Yerde ve insanlıkta değil, Semada ve ecramı semaviyyede bulmak istemiş bir mezheb dini gibi zuhur etmiştir ki bunlar Âzimûn ve Hürmüsî muallimi evvel telâkki eden sabiei ulâdırlar. Şehristani burada alel’umum sabieyi anlatmak için tarihi felsefe noktai nazarından şöyle bir taksimi zabıt yaparak ve sabiei ahire felsefelerini tedkık ve münakaşa ederek der ki: İnsanların bir kısmı ne mahsuse ne ma’kule kail olmaz, bunlar, Sufestaiyyedirler. Bir kısmı mahsuse kail olur ma’kule de kail olur. Hudud-ü ahkâma kail olmaz, bunlar felâsifei dehiryyedirler. Bir kısmı mahsus ve ma’kule ve hudud-ü ahkâma da kail olur, münzel bir şeriat ve islâma kail olmaz, bunlar sâbiedirler. Bir kısmı bunların hepsine nev’amma bir şeriat ve islâma da kail olur. Fakat şeriati Mustafa sallâllahü aleyhi veselleme kail olmaz, bunlar Yehud ve Nesârâdırlar. Bir kısmı da hepsine kail olur. Bunlar da Müslimîndir. -Sâbie, Sufestaiyye, Tabiyye ve Felâsifei dehriyye dini dinsizlere mukabil olan alel’umum eshabı edyan içinde tekabüli evvelî ile Hunefaya tekabül eder. Sabie ve Hunefa. İşte bütün edyanın bizzat mütekabil olan iki şu’bei asliyyesi.- Sabve, evvelen ve bizzat mütekabil olan iki şu’bei asliyyesi. -Sabve, evvelen ve bizzat hanifiyyet mukabilidir. Sabied in taharri ederke -hak yolundan meylettikleri ve nehci Enbiyadan saptıkları içindir ki sabie namını almışlardır. Fakat kendileri -aşk-u hevâ ma’nâsiyle -sabve, kaydi ricalden inhilâldir derler. Çünkü Hunefa mezhebi, risaleti beşeriyye ile beşeri cismanîye taraftarlık esası üzerinde deveran ettiği gibi Sabie mezhebi de beşeri cismanîyi istihkar ile ruhniyyuna taraftarlık esası üzerine deveran eder. -Ve bunun için Sabie beşerin Resuli beşerîye ıktida ve ittiba’ ile doğrudan doğru Allaha ibadet etmesini emri hak değil kaydi rical gibi göstererek harici beşerden Allaha takarrub için vesaıt ve münasebat taharri eder. Ve bunu evvelâ ruhaniyyatı mahzada arar. Ve kendilerinin ruhanîi mahz olabileceklerini zannederek cismaniyyeti ezmek ve beşeri cismaniden alel’ıtlak kat’ı alâka etmek isterler.- Ve bu suretle sabie, mezheblerinin iktisab olduğunu iddia eder. Hududı fıtratten hariç iktisaba davet ederler. Bunlara mukabil Hunefa da mezheblerinin fıtrat olduğunu dava eder. Ve fıtrate da’vet eylerler. -Hunefaya göre mahsüs ve ma’kul, cismanî ve ruhanî ikisinin de kıymeti mahsusaları vardır. Fakat bu kıymetler hiç birinde mutlak değil, ızafîdir. Bir ma’kul mahsûsatta misali bulununcaya kadar muhayyel ve mevhumdur. Bir mahsûs de ma’kulâtta misali bulunmadıkça mahsûs değil bir serabı ma’dumdur. Zatı hak ne ma’kuli mahız, ne de mahsûsi mahızdır. Ne mahsûs temamen ma’kule irca’ olunur, ne de ma’kul temamen mahsûse irca’ olunur. Her ikisi de biribirin mütekabilen temsil eylemek üzere hakka irca’ olunur. Kezalik te’siri mutlak ne ruhaniyyeti mahzaya münhasırdır ne de cismaniyyeti mahzaya, cisim ruhdan müteessir olduğu gibi, ruh da cisimden müteessir olur. Ruh ile cisim arasında mütekabilen bir te’sir ve teessür vardır. Lemhai hak bu ikisinin arasında bulunur. Faili hakıkî ne ruh ne cisimdir. Ne ruh cismin eseri ne de cisim, ruhun eseridir. İkisi de Allahın eseri ve Allahın âyâtıdır. Allah yalnız maddesiz olanların değil maddenin ve maddeden olanların da halık ve münşi’idir. Kezalik hayr-ü kemal, fazılet-ü selâmet ruhaniyyeti mücerredeye münhasır değildir. Şerr-ü noksan fesad-ü rezile ruhaniyyata da vardır. Öyle olmasa idi ruhaniyyatın meratibinde ıhtilaf bulunmaz ve melekiyyet mukabilinde şeytanet olmazdı. Cismaniyyet, haddi zatında ve fıtratına nazaran mebdei şer değildir. Cismaniyyette öyle fazıletler vardır ki onlar ruhanîlerde bulunamaz. Binaenaleyh ruhaniyyet ve cismaniyyeti cami’ olan nev’i beşerde delâili hak ve Allaha kurbiyyet ruhaniyyeti mücerrededen daha fazladır. Nev’i beşer ruhanî mücerredden belki daha efdal ve ekmeldir. Hattâ beşer Melekin ma’iyyetinde değil, Melek beşerin ma’iyyetindedir. Beşerin Allaha tekarrübü için ruhaniyyeti mücerredenin tevassutu zarurî değildir. Allahdan beşere ve beşerden Allaha doğru bir yol vardır. Halk Allahın olduğu gibi emir de Allahındır. Hudud-ü ahkâm da Allahındır. Allahın ta’yin ettiği, Allahın inzal ettiğidir. Beşer ne hadsiz ne mühmeldir, ne de fıtratin müsaid olmadığı hududu iktisab edebilir. Fıtrati bozmağa çalışmamalı ve cismaniyyeti istihkar edib ezmeğe uğraşmamalıdır. Fakat sabie bu noktai i’tidalden çıkmış, kurbi hak mücerred ruhaniyyettedir zu’miyle mahsûsü ma’kule, cismanîyi ruhanîye irca’ etmeğe, Beşerden Melek yapmağa kalkışmış sühuleti suubete, semahati tazyıka, tecerrüdü içtimaa, inkıyadı inhılâle tercih etmeğe çalışmış ve binaenaleyh ruhaniyyet taassubu etrafında dolaşmak isterken gayrı ruhanî cismaniyyetlerden istimdada kadar tenezzül etmiş, vahdet ve tecerrüd ararken kesret ve şirk içinde kalmıştır. Bunun için Sâbiei ûlâ da Hunefadan ba’zı esasaslar alarak Eshabı ruhaniyyat, yahud Abedei Melâike olmak üzere başlamış Eshabı heyakil, yahud Abedei kevakib, Eshabı eşhas yahud Abedei asnam olmakta karar etmiş ve bu iki fırkadan her biri de biri Hızbaniyye biri de Hıribbaniyye namiyle iki mezhebi esasîye ayrılmıştır.-. Eshabı ruhaniyyat: Ruh bir cevher, fethile revh de onun haleti mahsusasıdır. Buna göre ruhaniyyet ve revhaniyyet diye iki ta’bir vardır. Bunların mezhebi şudur: âlemin hakîm ve şevaibi hudustan mukaddes bir sani’ı âlemin hakîm ve şevaibi hudustan mukaddes bir sani’ı fatırı vardır. Ve bizim vecibemiz onun huzurı celâline vusulden aczimizi bilmektir. Ona ancak yanında mukarrebîni olan mutavassıtları vasıtasiyle takarrub olunur. Bunlar ise cevheren ve fi’len ve hâleten mutahher ve mukaddes olan ruhaniyyundur. Cevher noktai nazarından ruhaniyyun, mevaddı cismaniyyeden mukaddes, kuvayı cesedaniyyeden müberra, harekâtı mekâniyye ve tağayyüratı zemaniyyeden münezzehtirler. Cibilletleri taharet, fıtratleri takdis-ü tesbih üzerinedir. «لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَآ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ» dirler. Bizi buna muallimi evvelimiz Azimun ve Hürmüs irşad ettiler. Biz bunlara tekarrüb ederiz ve bunlara tevekkül eder dayanırız. Bizim rablerimiz, İlahlarımız, ındallah vesilelerimiz, şefi’lerimiz bunlardır. Allah da rabbül’erbab ve ilâhülâlihedir. Binaenaleyh bizim vazıfemiz nefislerimizi şehevatı tabi’ıyye kirlerinden tathir etmek ve ahlâkımızı kuvayı şehevaniyye ve gazabiyye alâkalarından tehzib eylemektir ki bu sayede bizimle ruhaniyyat arasında bir münasebet hasıl olsun da onlardan hacetlerimizi istiyelelim ve ahvalimizi kendilerine arz edelim ve bütün umurumuzda onlara âşık ve sabi olalım ki onlar da bizim ve kendilerinin halik ve razikımıza şefaat etsinler. Bu tathir-ü tehzib ise ancak bizim kesbimizle ve kendimize hâkimiyyetimizle nefislerimizi şehevat denaetlerinden keserek ruhaniyyat cihetinden istimdad etmemizle olur. İstimdad dahi dualarla, namazlarla, bezli sadakat, mat’umat ve meşrubattan imsak ve takribi karabîn ve zebaih ve tebhıri buhurat ve tazimi azâim ile tazarru’ ve niyazdır. Bu suretle nefislerimizde bilavasıta bir istimdad isti’dadı hasıl olur ki o zaman biz de tıbkı vahiy iddia edenlerin hukmünü iktisab ederiz. Ve hattâ Ruhanîi mahz olur, ilâhlar sırasına geçeriz. Enbiya bizim nevi’de emsalimiz surette eşkâlimiz, maddede müşariklerimizdirler. Yediğimizden yerler, içtiğimizden içerler, surette bize benzerler biz onlara niçin itaat edelim derler, Kur’anda «وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذًا لَخَاسِرُونَ» bunların bu sözlerini natıktır.

Fiil noktai nazarından ruhaniyyun ıhtira’ ve icadda, bir halden bir hale tahvili ümurda ve mahlûkatı bir mebde’de kemale tevcihte avamili mutevassıtadırlar. Hazreti ilâhiyyei kudsiyyeden kuvvet istimdad eder ve mevcudatı süfliyyeye ifazai feyz eylerler. Ve bunların meratibi müterettibesi vardır.

EVVELÂ, müdebbiratı nücum, ezcümle kevakibi seyyareyi feleklerinde tedbir ve idare eden ruhanîler vardır ki yedi kevbebi seyyare bunların heykelleridir. Her ruhanînin bir heykeli mahsusu ve her heykelin bir feleki vardır. Ve o ruhanînin o heykele nisbeti, ruhun cesede nisbeti gibidir. O, o heykelin rabbi müdebbir ve müdiridir. Sabie o ruhanîlere âlihe ve heyakile erbab derler ve maamafih ekseriyya âlihe ve heyakile erbab derler ve maamafih ekseriyya heyakile âba ve anasıra ümmehat tesmiye ederler. Ruhaniyyatın fi’l-ü te’siri o heyakili tebayi’ ve anasırda bir takım infialât husule getirecek veçhle bir mikdarı mahsusta tahrik etmektir. Bundan mürekkebatın terkibat ve imtizacatı husul bulur da buna tebean kuvayı cismaniyye gelir. Ve bu kuvayı cismaniyye üzerine de envaı nebatat ve envaı hayvanatta olduğu gibi nüfusı ruhaniyye biner ve bu te’sirat, kâh bir ruhanîi küllîden küllî olarak ve kâh bir ruhanîi cüz’îden cüz’î olarak sâdır olur. Meselâ cinsi matarla beraber bir Melek, beher katresile de bir Melek vardır. Bu suretle:

SANİYEN, cevde zuhura gelen âsârı ulviyyenin müdebbirleri olan ruhaniyyun vardır ki yağmur, kar tolu,

rüzgâr gibi Arzdan çıkıb inen âsâr, saıkalar, şihablar, ra’d-ü berk, kuyruklu yıldızlar gibi Semadan nüzul ile cevde tahaddüs eden asâr, kezalik zelzeleler, sular buharlar, ve saire gibi Arzda tehaddüs eden asâr bunlarla tedbir-ü idare olunur.

SALİSEN, bütün mevcudata sarî olan kuvayı mutevassıta vardır ki kâinatın hepsindeki hidayeti şayia

bunlarla tedbir-ü idare olunur. Öyle ki kabiliyyeti bulununca kuvvet ve hidayetten hâli hiç bır mevcud görmeyiz. İşte ruhaniyyûn böyle faili müssirdirler.

Hâl noktai nazarından, ruhaniyyatın ahvali; rabbül’erbabın civarında revh-u reyhan, ni’met-ü lezzet, rahat-ü behcet, ve sürur olduğu da hafiy değildir. Ta’am ve şarabları tesbih-u takdis, temcid-ü tehlildir. Bütün ünsiyyetleri zikrullah ve tâatullah ile dir. Kimi kaim, kimi raki’ kimi sacid, kimi kaid, behcet-ü lezzetinden hiç biri halini tebdil etmez, kimi huşuundan gözünü açmaz, kımi nazarından gözünü kırpmaz, kimi sakin gayri müteharrik, kimi müteharrik gayri sakin, kimi âlemi kabzda Kerûbî, kimi âlemi bastta Ruhanî «لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَآ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ» durlar. - Hunefa ise bunların müdebbir ve müdir avamili müessire olmayıb, melekûtı ilâhînin delâili ve Allahın gerek tekvin ve gerek teşri’ i’tibarile evamir-ü ahkâmını mübelliğ olan Resulleri olduğunu ve bütün bunların bir fıtratı mümtaze ile yaratılmış efradı beşerin aldığı vahıy ve ma’rifetle bilindiğini ve o fıtratı mümtazede bulunmıyanların bunları esas i’tibariyle o beşeriyyeti mümtazenin tevassutu ve ta’lim-ü telkını ile öğrendiklerini ve her halde beşeriyyette zuhur eden ve edebilecek olan ef’al-ü asârın daha yüksek olduğunu ve cismani olan ruhaniyyeti beşeriyyenin kabili sukut olmakla beraber kemalden kemale kabili terakki de olduğunu ve binaenaleyh her ferdi beşer, her ruhanîye nazaran değil ise de nev’i ruhanîye nazaran nev’i beşerin daha yüksek bir fazılete ve kurbi hakda daha ziyade şayânı gıbta behcet-ü sürure, hem ruhanî hem cismanî bir Cenneti ne’ıyme ve rıdvanı ekbere namzed bulunduğunu ve fakat Allaha şerik bulunmak muhal olduğundan bu terakki ve tekammülâtın hiç bir zaman ülûhiyyete irtika ve iştirak mertebesine varamıyacağını ve bu terakki ve tekemmülün ancak Allaha tevekkül ve istinad ile mümkin olabileceğini, hem aslı fıtratte, hem her lemhai terakkide halk-u emr ancak bir Allahın olduğundan her hangi bir şirkin sukut olacağını ve binaenaleyh zat-ü sıfat ve te’sir-ü emr, her veçhile tevhidi ülûhiyyet ederek beşerin bütün noktai istinadını ruhaniyyet ve cismaniyyetin müttefık iki şâhid olarak delâlet ettikleri merci’ı kül, halıkı âlem, ve rabbül’âlemîn olan hak tealâya iyman ve şehadette tanıyıb bütün mevcudiyyetleriyle ona teveccüh etmeleri ve en yüksek vasıta ve rehberlerini de ruhaniyyet ve cismaniyyeti cami’ bulunan nev’i beşer içinde fıtratı mümtaze ile yaradılmış Enbiya ve mürselîn ve onların varislerinde aramaları ve Allahın beşeriyyete ihsan buyurduğu bu ni’mete, bu sıratı müstekıme şükredib nankörlük etmemeleri lâzım geleceğini anlatmışlardır.

Şehristanı evvelâ Sabieyi ruhaniyyet taassubu ile hareket eden Eshabı ruhaniyyatta icmal ve Sabiei ahîre felsefelerine nazaran Hunefa ile Sabienin bu babda bir çok münazarat ve münakaşalarını bastederek muhakeme ettikten sonra en esaslı fırkalarını tafsıl ederek der ki:

Eshabı heyakil: İnsan bir mutevassıta muhtac olunca ona teveccüh ve tekârrüb mümkin olmak ve kendisinden istifade edilebilmek için bu mütevassıtın görülür bir şey olması lâzım geleceğini hisseden eshabi ruhaniyyat evvel emirde seb’ai seyyareden ibaret olan heyakile iltica etmişler ve binaenaleyh evvela bunların büyut ve menazımı, saniyen metali’ ve megaribini, salisen tabiatlarına müterettib muvafık ve muhalif şekillerde ittisalâtını, rabian buna göre gecelerin, gündüzlerin, saatlerin taksimatını, hamisen yine bunun gibi suver-u eşhasın, ekalim-ü emsarın takdirini öğrenmeğe çalışmışlar ve bunun üzerine havatim (mühürler) yapmışlar, azaim namiyle bir takım havass, efsun, dua bellemişler ve her kevkebe -meselâ Zuhale cum’a ertesi gibib ir gün tayin etmişler ve ilk saatine riayet etmişler ve onun suretine ve hey’etine göre yapılmış hatemini kullanmışlar, ona mahsus elbise giymişler, ona mahsus buhurlar yakmışlar ve ona mahsus dualarla ondan istenecek hacetlarini istemişler ve her birine böyle gün ve saat ta’yin etmişler ve bunlara Erbab, âlihe, Allah tealâya da rabbül’erbah ve ilâhül’âlihe demişler, içlerinden bir takımları da güneşi ilâhül’alihe ve rabbül’erbab addeylemişler ve bu suretle heyakile, ruhaniyyata tekarrub için, ruhaniyyata da bârî tealâya takarrub için taabbüd etmişler. Çünkü heyakilin ebdanı ruhaniyyat olduğuna i’tikad eylemişlerdir. Ve sonra kevakibin amel-ü te’siratı esası üzerine müretteb bir takım acaibi hiyel ve sanayi’ istihrac etmişler ki bunlara «tılsım» namı verilir. Kitablarında mezkûr olan o tılsımlar ve sihir, kehanet ve tancim, tahtim, ta’zim, suver bunların hepsi onların ulûmundandır. İşte bunlara Eshabı heyakil ve abedei kevakib denilir.

Eshabı eşhâsa gelince: Bunlar da eshabı heyâkil gibi mütevassıtın lüzumuna ve ruhâniyyatin bu vesaili mütevassıta olduğuna ve fakat onların gözle görülemedikleri ve lisanlarla hitab edilemedikleri cihetle kendilerine tekarrüb ancak heykellerine tekarrüble tahakkuk edebileceğine kail olmakla beraber heyâkilin dahi ba’zı vakit görünüb ba’zı vakit de görünmediklerine binaen onlara tekarrübün de safi ve daimî olamıyacağına ve binaenaleyh heyakile tekarrüb için de göz önüne dikilmiş bir takım suver ve eşhas lâzım olduğuna hukm ederek heyakili seb’adan her birinin heykelî misalinde bir takım esnamı müşahhasa ittihaz etmişler ve her birinde o heykelin cevheri mahsusuna riayet ederek yine nücum esası üzere bunlara teabbüd etmeğe ve bunlarla kevakibe ve onlarla rûhâniyyat ve onlarla Allaha tekarrüb edeceklerine i’tikad eylemişlerdi ve bunlara âlihei Semaviyye mukabilinde âlihe demişlerdir ki işte bu eshabı eşhas abedei esnam cümlesindendirler. Balâda gösterildiği üzere İbrahim aleyhisselâm ba’s olunduğu zaman Sabie böyle Eshabı heyakil ve Eshabı esnam olmak üzere iki sınıf bulunuyorlardı. Hazreti İbrahim hakkolan hanîfiyyete da’vet etti «اِنّٖى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذٖى فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَنٖيفًا وَمَآ اَنَا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ» diye mezhebi hunefayı takrir ve mezhebi Sabieyi ibtal eyledi. Fıtratın hanîfiyyetten ibaret ve taharetin bunda bulunduğunu ve fıtratten maksud tevhide şehadet, necat ve halâsın buna mütevakkıf olduğunu, şerayi’-ü ahkâmın bu şehadete birer şir’a ve minhac olub Enbiya ve rusulün bunları takrir ve takdir için gönderildiğini, fatiha ve hatimenin ve mebde-ü kemalin bu şerayi’ ve menahici telhıs ve tahrire menut ve dini kayyimin, sıratı müstekimin bundan ibaret olduğunu beyan etmişdir. Ve Allah tealâ Peygamberi Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesselleme de «فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَةَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَاتَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَايَعْلَمُونَ مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكٖينَ مِنَ الَّذٖينَ فَرَّقُوا دٖينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ» buyurmuştur.

Hızbaniyye, Sabieden bir cemaattır ki sani’i ma’budun hem vâhid hem kesîr olduğuna kaildirler. Derler ki: zatında evvelinde, aslında, ezelde vâhiddir. Fakat eşhas ile re’yel’ayn tekessür eder ve bu eşhas müdebbirati seb’a, bir de âlim, fadıl olan eşhası arzıyyei hayriyyedir ki vâhidi evvel bunlarla zuhur ve şahıslariyle teşahhus eyler. Ve bu tekessür onun zatındaki vahdetini ibtal etmez. O, feleki ve felekteki cemi’i ecram-ü kevakibi ibda’ etmiş ve onları bu âlemin müdebbiratı kılmıştır. Bunlar aba, anasırı ümmehat, mürekkebatı mevalid dirler. Aba, hay ve natıktırlar. Eserlerini anasıra te’diye ederler. Anasır da o âsârı rahimlerine kabul edenler ve bundan mevahıd olur. Ve sonra mevalidden ba’zan öyle safi ve isti’dadı kâmil, küduretsiz bir mizac ile bir şahsı mürekkeb tesadüf ediverir ki ilâh bununla âlemde teşahhus eder. Sonra tabiatı kül ekalimi meskûneden her birinde her otuz altı bin dört yüz yirmi beş sene başında insan ve sair ecnâsı hayvanatın her nev’inden erkek dişi bir çift ihdas eder ve o nevi’ o müddette bâkı kalır. O devir tamam olunca o nevaın nesli ve tevalüdü kesilir, yeni bir devir, insanı, hayvanatı, nebatatiyle yeni bir karn başlar. Ve dehir ebeden böyle gider. Ve İşte Enbiya lisanındaki kıyameti mev’ude budur. Yoksa bu darı Dünyadan başka darı Âhıret yoktur. Ölen dirilmez, kabre giden ba’solunmaz derler. «اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ» bunların sözüdür. Tenasuh, hulûl da’vaları bunlardan çıkmıştır. Tenasuh ilâ gayrinnihaye tekerrüri edvar, hulûl de zikrolunduğu üzere ilâhın bir şahısta teşahhusudur ki şahsın isti’dadı mizacına göre ba’zan tam zatının hulûlile, ba’zan da zatinden bir cüz’ün hulûlie olduğunu söylerler. Ve ekseriyya demişlerdir ki bu teşahhus heyakili Semaviyyenin hepsiyle birdendir. O vâhiddir. Ancak yegân yegân her birinde fi’li ondaki âsârı ve onunla teşahhusu kadar zâhir olur. Binaenaleyh heyakili seb’a onun a’zayı seb’ası ve bizim a’zayı seb’amız onun heyakili seb’asıdır ki o bunlarla zâhir olur da bizim lisanımızla söyler, gözlerimizle görür, kulaklarımızla işidir, ellerimizle kabz-ü bast eder, ayaklarımızla gider gelir ve cevarıhımızla fi’l-ü te’sir yapar. Ve bunların zu’munca şürur-ü kabayihı, gübreleri, pis böcekleri, yılanları akrebleri halk etmek Allahın şanına yaraşmaz. Bunların hepsi kevakibin saadet-ü nuhusetle ittisalâtinden ve anasırın safvet-u küduretle içtimaatından bizzarure veya tesadüfen vakı’ olur. Hırıbbaniyyeye gelince: bunlar sözlerini «Azimun, Hürmüs, Ayanâ, Evazi» namile dört Peygambere nisbet ederler ve içlerinde Eflâtunun anası tarafından Dedesi Solüne de nisbet eden ve bunun Peygamber olduğunu zu’meyliyenler de vardır. «Evazi bize soğanı, cirris balığını, baklayı tahrim etti» derler. Alelumum sâbie üç namaz kılarlar, cenabetten ve bir de meyyite dokunmaktan dolayı yıkanırlar. Hınzir, deve, kelb ve mıhlebi bulunan kuşlar ve güvercin eklini haram tanırlar. Hıtandan, içkide sarhoşluktan nehyederler. Tezvicde veliy ve şuhud ile emrederler. Hukmi hâkim olmaksızın talâkı tecviz etmezler. İki kadını cem’etmeğe de cevaz vermezler.

Sabienin cevahiri akliyyei rûhâniyye namlarına ve kevakihin eşkâli semaviyyesi üzerine bina ettikleri heykellere gelince: Ezcümle ılleti ûlâ heykeli, bunun dununda akıl heykeli, zaruret heykeli, nefis heykeli, bunlar müdevver şekildendirler. Zuhal heykeli müseddes, Müşteri heykeli müselles, Mirrih heykeli murabbaın cevfinde müselles, Utarid heykeli murabba’ı mustetılin cevfinde müselles, Kamer heykeli müsemmendir. Ilh.» Balâda işaret edildiği üzere sevabiti esas ittihaz eden ve ahkâmı nücumu onların havassına istinad ettiren sabie de vardır ki Hind ve Arab sabieleri bunlardandır. Sâbie felâsifesi Âzimundan şunu nakletmişlerdir ki «mebadii üvvel beştir: Bâri tealâ, akl, nefs, mekân, ve halâdır. Ve mürekkebatın vücudu bunlardan sonradır.» Fakat Hürmüsten nakledilen böyle değildir. Hürmüs demiştir ki «tab’an Fâdıl, mayası Mahmud, âdeti Merzıy, akıbeti ümidli kişinin ilk vecibesi Allah tealâya ta’zîm ve onu ma’rifetine şükretmeketir. Bundan sonra da üzerinde namusun menzilesini ı’tiraf ile tâatı hakkı ve sultanın münasaha ve inkıyad hakkı, ve nefsinin ictihad ve babı saadeti fethte de’b-ü ı’tiyad hakkı ve hulesâsının kendilerine meveddet ve bezle müsaraatle tahlil hakkı vardır ki bu esasları muhkemleştirdikten sonra âmmeden def’i eza ve suhuleti hulk ile hüsni muşaeretten başka bir şey kalmaz.». Ve görülüyor ki Hürmüs temamen Hunefâ esasını takrir etmiş, Allaha ta’zîmden sonra namus ta’birile risaleti ifade etmiş ve Resule tâati ve menzilesinin ı’tırafını ma’rifetullaha velyettirmiş ve burada ruhaniyyata ta’zîmi zikretmiş, nihayette de suhuleti hulku göstermiştir. Ve Hürmüsten Hunefâ mezhebini takrir eden daha diğer hıkemiyyat da nakletmişlerdir.

Demek ki sâbienin evsafı mümeyyizesi şu dörtte hulâsa olunur: 1- Aslında bir dini münzelden ıktibas ve inhıraf. 2- Ruhaniyyet taassubu, ta’biri âharle taabbüdi Melaike.

3- Taabbüdi nücum.

4- Taabbüdi asnam.

Bu dörtten taassubı ruhaniyyet, taabbüdi Melâike en esasî ve buna müteferri’ olarak taabbüdi kevakib en bariz vasıfları olduğu ve taabbüdi asnam bu iki hâleti ruhiyyeden neş’et ettiği anlaşılıyor. Şu evsaf altında mutlak sâbiei Hindin Budâlarını, Çinin Konfuçiüslerini, son zamanların «espirtizm» ve «espiritüalizm», «idealizm» dedikleri mezheblerin ve Nesârânın Entüzyast fırkalarının aslını ıhtiva eder. Bilhassa Hizbaniyye ise «panteizm», «panteist» kelimelerinin mukabili demektir. Hulül, Allahın canı cihan, ruhı âlem olması akıdesi eski Yunan ve Roma dinleri, ilâhların tevellüd ve tevalüdü fikirleri sabienin bu hızbaniye mezhebine raci’dir. Nesârânın da ruhaniyyetcilikte ve ülûhiyyeti Mesîh da’vasında bunlara müşabeheti vardır. Şer mes’elesinde de Hızbaniyye Mecus ile münasebetdardır. Hırıbbaniye ise Hızbaniyye kadar ileri gitmemiş, az çok ba’zı Enbiya izini ta’kıb etmiştir. Âzimunun Hazreti Şit, Hürmüsün Hazreti İdris olduğunu söylemişler, Hazreti Nuhu da dermiyan etmişlerdir ki «اعيانا» dedikleri de bu olsa gerektir. Ve bu kısım Sâbiede bir Ehli kitab haysiyyeti de yok değildir. Bu noktada Fahrüddini Razî de demiştir ki: nücum hakkındaki nazarları iki veçhle mülâhaza olunabilir. Birisi nücuma hiç bir te’sir isnad etmiyerek yalnız Allaha ibadet için birer kıble ı’tikadiyle teveccüh etmeleridir ki bu surette müşrik değillerdir. Diğeri de Allah tealânın âlemi halk ettikten sonra onun tebdir ve idaresini nücuma tafvız etmiş olduğu ve binaenaleyh Allahın nücum üzerinde, nücumun da bu âlemi süflîde müessir birer rabboldukları ı’tikadile taabbüd etmeleridir ki bu Gıldanîlere nisbet edilen kavildir. Ve bunlar müşriktirler. Ilh. İşte mutlak Sabie bir taraftan alel’ıtlak müşrik, bir taraftan da bir Ehli kitab manzarası arz ettiklerinden tabiîn ve Fukaha da Sabiei ahireye şer’an Yehud ve Nasârâ gibi Ehli kitab nazarile mi yoksa müşrik nazarile mi muamele edileceğinden bahsetmişler, ba’zısı Ehli kitab gibidir, kesdikleri yenir, kadınları tezevvüc de edilmez demişlerdir. İmamı A’zamdan Ehli kitab oldukları, imameynden de Ehli kitab olmadıkları merviydir. Ebûlhasenilkerhî demiştir ki: İmamı A’zam ındinde Ehli kitabdan olan Sâbiûn dini Mesihı intihal etmiş olan bir kavmdir ki İncil okurlar, lâkin kevakibe teabbüd eden Sabiûn ya’ni Harran nahiyesindekiler ne İmamı A’zam ne imameyn hiç birinin ındinde Ehli kitab değillerdir. Ebûbekri Razî Ahkâmı Kur’anında bunu naklettikten sonra der ki: şu zamanda Sâbiûn ismile ma’ruf olanlarda Ehli kitab yoktur. Ya’ni Harran nevahisinde bulunanların, gerekse Vasıt sevadinde Betaih nevahisinde bulunanların filasıl milletleri birdir. Hepsinin de ı’tikadlarının aslı kevakibi seb’aya ta’zîm ve ibadet ve onları ilâh ittihaz etmektir. Bunlar fil’asıl abedei evsândırlar. Fakat Fürsün Irak ıklimine galebe ettiği ve Sabiîn hükûmeti ki Nabat idiler izale eylediği vakittenberi bunlar açıktan ibadeti evsane cesaret edemez oldular. Çünkü Fûrsler onları bundan men’etmişlerdir. Kezalik Rum ve Ehli Şam ve Cezire sabiîn idiler. Konstantin tanassur edince bunları seyf ile Nasraniyyete sevketti. Ve o vakitten itibaren ibadeti evsan battı ve bunlar zâhirde Nesârâ içine karıştılar ve lâkin çoğu evsane ıbadetlerini gizliyerek eski nıhlelerinde kaldılar. İslâm zuhur edince de Nesârâ cümlesinden olarak ahdi islâma dahil oldular. Müslimanlar bunlarla Nesârâ arasını temyiz etmediler, çünkü bunlara evsane ibadetlerini gizliyorlar ve asıl ı’tikadlarını ketmediyorlardı ve filvakı’ bunlar ı’tikadlarını ketmetmekte en mâhir kimselerdir. Çocuklarının akılları ermeğe başladığından ı’tibaren dinlerini ketmetmeleri hususunda da bir çok işleri ve hiyleleri vardır. İsmailiyye mezheb kitmanını bunlardan ahz etmiştir. Ve da’vetlerinin müntehası da bunların mezhebine dayanır. Hepsinin aslı kevakibi seb’ayı âlihe ittihaz edib teabbüd etmek ve onların isimlerine göre esnam edinmektir. Bu hususta aralarında hılâf yoktur. Hrran nahiyesinde bulunanlarla Bataih nahiyesinde bulunanlar arasındaki hılâf ancak şeriatlerinden ba’zı şeylerdedir. Ve bunlarda Ehli kitab yoktur. Ebûbekri Razî surei «Maide» de bu izahatı verdikten ve ikisi arasında bir aslı müşterek gösterdikten sonra sûrei «Berae»de de demiştir ki: Sâbiîn iki kısımdır. Birisi Kesker ve Bataih nevahisinde bulunanlardır. Bize baliğ olduğuna göre bunlar diyanetlerin pek çoğunda Nesârâya muhalif olmakla beraber Nesârâdan bir sınıftırlar. Zira Nesârânın Merkuniyye Aryosiyye, Mâruniyye gibi böyle bir çok fırkaları vardır ki Nasturiyye, Melkiyye, Ya’kubiyye namındaki üç fıkranın üçü de onlardan teberri ederler ve onları tahrim eylerler. Bu fırka da Yahya ibni Zekeriyyaya ve Şite intisab eyliyorlar. Allah tealânın Şit ibni Âdeme ve Yahya ibni Zekeriyyaya inzal eylediği kitablardır diye ba’zı kitablara da intihal ediyorlar. Ve Nesârâ bunlara Yuhannasiyye -Senjan Hıristiyanları, ya’ni Yahyeviyyen amını veriyorlar. Ve işte imamı A’zamın Ehli kitabdan saydığı, zebîhalarının eklini ve kadınlarının münahâkasını mubah gördüğü sâbiîn bu fırkadır. Kendilerine Sâbiîn tesmiye eden bir fırka daha vardır ki Enbiyadan hiç birine intisab etmezler ve kütübi İlâhiyyeden hiç biriyle intihalleri yoktur. Bunlar Ehli kitab değildirler. Ve böyle bir nıhlenin zebîhaları yenmiyeceğinde ve kadınları nikâh edilmiyeceğinde ise ıhtilâf yoktur. İlh. Her iki âyette Kur’an Sâbîleri Yehud ve Nesârâ gibi mü’minlere mukabil zikretmekle bunların da gayri mü’min olduklarına işaret etmiştir. Fakat Ehli kitab olub olmadıklarına gelince Ehli kitab siyakında zikredilmiş olmalarına ve Yehud ve Nesârâ beyninde deveran ettirilmelerine göre Ehli kitab değilse de Mecus gibi ve hattâ onlara da şamil olabilecek bir vechile beyne beyne bir Ehli kitab şübhesinde bulunduklarına bir iyma yapmış olmakla beraber «اِنَّمَآ اُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلٰى طَآئِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنَا» âyetinin delâlet ettiği vechile Kur’anda müslimanlardan evvel Ehli kitab ıtlakı Yehud ve Nesârâya münhasır olduğundan ve her iki âyette Sâbiîn ve Sâbiûn Yehud ve Nesârâdan ayrı olarak zikredilmiş bulunduğundan âyetlerin zahiri bunların Ehli kitab olmadığını göstermektedir. Ulemanın zikrolunan ıhtilâfı da vakı’de bu namı taşıyanlar içinde Yehud veya Nesârâdan ma’dud olanlar bulunub bulunmadığını ta’yin ve tetkık mes’elesinden münbaistir.

Şunu ıhtıra hacet yoktur ki, Nesârâ ismi bütün firakı Nesârâya şamil olduğundan Nesârânın Yuhannasiyye, Senjan Hıristiyanları dedikleri fırkai Sâbiîn, Nesârâdan ma’dud bir fırka olunca elbet bunlar da Nesârâ ismi altında dahildirler. Ve şu halde Yehud ve Nesârâdan başkaca zikrolunan Sâbiîn bunlardan maada olan Sabiûna masruf olmak lâzım gelir. Binaenaleyh Kazımireski madem bunların müteassıb Hıristiyanlar olduğunu kabul ve ıhtar etmiştir o halde bu ıhtarı yaparken bunları her iki âyette Nesârâ ismi altında mülâhaza etmek ve Nesârâ denildikten sonra Sâbeit denilmesinin ma’nâsı kalmıyacağını düşünmek ve Nesârâdan sonra zikredilen Sâbiîni de Sabiûn gibi «sabeen» diye terceme etmek ve Frenkleri teşvişe düşürmemek ıktıza ederdi. Frenkler de bu bariz hatayı anlamak ve bundan dolayı müctehidîni islâma gayri insanî bir hissile zebandirazlıkta bulunmamak lâzım gelirdi. Ve izah olunduğu üzere Sabieye mukabil ruhaniyyet ve cismaniyyetin noktai içtimaında yürüyen ve bu suretle insanî kıymeti, insanî fıtrati Allahdan sonra her şeyin fevkında kabili terakkî ve kemal gören hanifiyyetin en yüksek, en mütekâmil tezahürü olan dini islâmı hak ve insaniyyet namına bütün beşeriyyete tavsıye edecek yerde agrazı siyasiyye ile onun aleyhinde idarei kelâm etmemek icab eylerdi.

Velhasıl hakıkat şudur ki: Müsliman, Yehud, Nesârâ ve Sabiîn bu dört sınıf içinde ve hattâ bunların haricinde her kim gerek devam ve sebat ve gerek bundan böyle tevbe ve salâh ile «مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا» şartını haiz ve bu vasfa cidden ve tam ma’nâsiyle sahib olursa bunlara havf-ü huzün yoktur. Her şaibeden azâde bir felâhı hakıkî muhakkaktır. Ve bu suretle rahmeti İlâhiyye yolu herkese açıktır.

Şübhe yok ki Allaha iyman, Allahtan gelen her hakkı tanıyıb kabul ve tasdık etmektir. Bunun lâzımı olan Âhırete iyman ise istikbalde behemehal bir mes’uliyyet gününün geleceğini ve her amelin iyi veya kötü cezası verileceğini i’tiraf ve tasdık etmektir. Bu iymana yaraşan amel de yaşadığı zamana kadar Allahdan gelmiş olan münzelâtı hakkıyle ikame edib mucebince haddi zatında güzel ve nafi’ işler yapmak, kötülükten kacıb hasenata koşmaktır. Ve işte böyle olanların o mes’uliyyet günü her nevi’ havf-ü huzünden kurtulacakları, felâh ve saadeti hakıkıyyeye irecekleri muhakkaktır. Bu kanun her zaman için haktır. Dün de hak bugün de hak, yarın da haktır. Hem herkes ve her kavm için de haktır. Müsliman için de hak, Yehud için de hak, Nesârâ için de hak, hattâ Sâbiîler için bile haktır. Evvel-ü âhir hiç bir din, hiçbir şir’a tasavvur olunamaz ki bunu bir minhac olarak kabul etmesin ve bunun hılâfını iddia edebilsin. Yehud ve Nesârânın bu kanunı hakka evvel-ü âhır ne derece mutabık olduklarına ve olabileceklerine gelince: