Mâide Sûresi 66. Âyet
Medine · Cüz 6 · Sayfa 119
وَلَوۡ أَنَّهُمۡ أَقَامُواْ ٱلتَّوۡرَىٰةَ وَٱلۡإِنجِيلَ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيۡهِم مِّن رَّبِّهِمۡ لَأَكَلُواْ مِن فَوۡقِهِمۡ وَمِن تَحۡتِ أَرۡجُلِهِمۚ مِّنۡهُمۡ أُمَّةࣱ مُّقۡتَصِدَةࣱۖ وَكَثِيرࣱ مِّنۡهُمۡ سَآءَ مَا يَعۡمَلُونَ ٦٦
Eğer onlar, Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, hem üstlerindeki, hem de ayaklarının altındaki (nimetlerden bol bol) yerlerdi. Onların arasında ılımlı bir grup da vardı. Böyle olmakla beraber onların çoğunun yaptıkları ne kadar kötüdür
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْجٖيلَ iyman edib Tevrat ve İncili وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ ve rablarından kendilerine inzal edilen diğer kitabları ve âyâti ikame etseler, ya’ni her türlü tahriften âzade olarak gözlerinin önüne dikib hiç birinden hazlarını unutmaksızın bunların mütezammın olduğu uhudı İlâhiyyeyi iyfa eyleseler ve bu suretle müttekı olsalardı ki o zaman risaleti Muhammediyyeye iyman etmiş bulunacaklardı. Bu takdirde لََاكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ hem üstlerinden ve hem ayaklarının altından yiyecekler, her taraflarından ni’meti İlâhiyyeye müstağrak olacaklardı da sıkıntılar içinde kalıb buhl-ü imsak derdiyle «يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌ» dimeyecek, lânet-ü gadaba müstehık olmıyacaklar hem Âhıret ve hem Dünya saadetine ireceklerdi.» -Bunlara Tevrat ve İncilden maada «وَمَآ اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ» den murad, sair Enbiyaya nâzil olan kitâbı Şa’ya, kitâbı Habbuk, kitâbı Dâniyal gibi bı’seti Muhammediyye tebşiratiyle memlû bulunan kitâblar ve Kur’anda bu âyetler gibi Ehli kitâba hitaben inzal buyurulan âyâttır. «لََاكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ» müteaddid ma’nâlara muhtemildir: Evvelâ: Yalnız alt üst değil, her cihetten yoksulluk görmiyecek, başdan ayağa ni’mete müstagrak olarak mütemadiyen mütene’ım olacaklardı demek olur. Saniyen, yukarıdan yimek yağmur vesaire gibi varidatı semaviyyeden istifade etmek, ayak altından yemek mahsulatı arzıyyeden intifa’ etmektir. Salisen yukarıdan yemek ağaçların meyvelerine, aşağıdan yemek de mezruata işaret olabilir. Rabian yukarıdan yemek bilâ kesbin ihsan olunacak mevahibi rabbaniyyeyi, ayaklarının altından yemek de sa’y-ü amel ile kazanılacak ni’metleri ifade eder. Hamisen mâfevkten yemek Devletin istıhsal ve tevzi’ eylediği menafi’ı âmmeye mâtahtten yemek de teşebbüsi şahsî ile olan istihsalâtı ferdiyyeye delâlet edebilir. Sadisen «اَوْفُوا بِالْعُقُودِ» emrini iyfa edib «وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتٖى» hıtabiyle ve «وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ» tezkirine muhatab olan müslimanların o zaman zaruretten kurtularak nâil oldukları saadeti hale işaretle bu saâdetten mahrum kalanların gibtalerini tahrik ma’nası melhuzdur. Sabian bunlardan başka Âhıretteki Cennatı Neîmin tarzı tene’umümün de bir tasvirdir.
Lâkin bunlar böyle iyman ve ittika ile bunları ikame etmediler مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌ içlerinde muktesıd, ya’ni mu’tedil bir ümmet, bir taife var. Fakat az, halbuki وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ çoğu -balâda gördüğünüz vechile- سَآءَ مَا يَعْمَلُونَ ne fena şeyler, ne çirkin ameller yapıyorlar!... -Binaenaleyh kavmin hey’eti umumiyyesine ekalliyyetin celbedebileceği saadeti ekseriyyetin celbettiği felâket ifna ediyor. «وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَاتُصٖيبَنَّ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَآصَّةً» zâhir oluyor. Umumunda bast yerine kabz vuku’ buluyor.»- O halde bu ekalliyyet o ekseriyyetten her veçhile kat’ı alâka etmelidir ki bu iştirâkten kurtulmuş olsunlar. Hasılı Allahın yedi rahmeti de açıktır, yedi gadabı da ve bütün bu ahkâmı rahmet-ü gadab başka hiç bir kaydi mecburiyyet olmaksızın mahzâ Allahın iradei sübhaniyyesidir. Ve bunlara mahkûm olan Allah değil, kullardır. Bununla beraber kullar da talebde muhtardır. Binaenaleyh kullar bunun hangisini ister ve hangisinin yoluna koşarsa ona vasıl olur. Yedi rahmete koşan onu daima açık, dilediği gibi rahmet saçıyor bulur, yedi gadaba koşan da onun daima açık dilediği gibi gadab saçıyor bulur. İkisi de sağ ikisi de kavîdir.
IKTISAD lugatte «amelde i’tidal» demektir ki kasıddan me’huzdur. Çünkü matlûbunu iyi tanıyan bir kimse
oun hiç eğilib büğülmeden istikamet üzere kasdeder. Maksudunun mevzı-ü mekvııni bilemiyen ise tahayyür içinde kalır. Ifrat veya tefrıt ile kâh sağa kâh sola bucalar çabalar durur. İşte bu sebeble ıktısad maksada müeddi olan amel demek olmuştur. Umurı maliyyedeki ıktısadın da esası budur. Buradaki ümmeti muktesıde hakkında müfessirîn iki kavil nakleyliyorlar. Birine göre murad Yehudîlerden Abdullah ibni Selâm, Nesârâdan Necaşî gibi Ehli kitâb miyanından Resulullaha iyman edenlerdir. Diğerine göre de «وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَاْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهٖٓ اِلَيْكَ» medlûlü üzere Ehli kitab içinde kendi dinlerinde adl-ü müstekım olan ve Resulullaha iyman etmiş olmamakla beraber şiddetli ınad ve gılzati bulunmayıb mu’tedil ve bîtaraf bulunan kimselerdir ki evvelkiler de bu gibilerden zuhur eder. Bizce de zâhir olan ikincisidir. Zira evvelkine göre «منهم» kevni sabıkla mecaza mahmûl olmak lâzım gelecektir.
Şimdi