Kehf Sûresi 88. Âyet
Mekke · Cüz 16 · Sayfa 303
وَأَمَّا مَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَٰلِحࣰا فَلَهُۥ جَزَآءً ٱلۡحُسۡنَىٰۖ وَسَنَقُولُ لَهُۥ مِنۡ أَمۡرِنَا يُسۡرࣰا ٨٨
Amma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 84–98. âyetleri birlikte ele alır.
84. اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِى الْاَرْضِ filhakıka biz ona Arzda müknetler tahsıs ettik - maddî ma’nevî kuvvetleri, kudretleri müheyya kıldık وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ سَبَبًا ve her şeyden ona bir sebeb verdik - mühimmatı umurdan ta’kıb ettiği maksuduna irmek için zâhir-ü bâtından ılim, kudret, âlât ve vesaıt gibi her türlü esbabı ihsan eyledik. Öyle ki neye yapışsa ondan maksuduna yol bulur, muvaffak olurdu, ya’ni sebebsiz intizamsız hareket etmezdi, fakat her neyi de tutsa o sebeb olurdu. Zira sebebiyyet, eşyanın zatîsi değil, Allahın bir tahsısıdır.
85. فَاَتْبَعَ سَبَبًا binaenaleyh bir sebebi ta’kıb etti - bir sebeble Garba doğru yürüdü. 86. حَتّٰىٓ اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ tâ gün batıya vardı - mütemekkin olduğu Arzın gün batı tarafından tâ nihayetine kadar vardı. Müfessirînin dahi beyan ettikleri vechile Okyanos denilen Bahri muhıtı garbi «atlasî» nin kenarına irdi. Bu Okyanus denizinde «Halidat» namı verilen Cezairin bir zamanlar mebdei tûl ittihaz edildiğini kaydediyorlar. Maamafih biz bugün bu Halidat adalarının ne olduğunu ta’yin edemiyoruz.
Hâsılı aksaya mağribe vardığı vakıt وَجَدَهَا تَغْرُبُ فٖى عَيْنٍ حَمِئَةٍ onu bir ayni hamiede batıyor buldu - veya «hâmiye» kıraetine göre; bir ayni hâmiyede batıyor buldu. Müfessirîn buradaki ayni ayni ma’ ya’ni su gözü hamieyi balçıklı, hâmiyeyi de kızgın ma’nâsına tefsir etmişlerdir. Ki Güneşi balçıklı veya kızgın bir göz içinde batıyor buldu demek olur. Bu surette bu su gözünden murad, Bahri muhıt ve alel’husus denizin ufuktaki gurub noktasıdır. Mağribe varıncaya kadar geçtiği memleketlerde bir takım saltanatların gurubunu görerek giden Zül’karneyn, Aksayı mağribe güzergâhına çıkan Bahrı muhıt kenarında gurubu seyretmek için ufka atfı nazar ettiği zaman mülki ilâhînin vüs’at ve azameti îçinde o koca deniz etrafı muhıtı Semâ ile çevrilmiş bir kuyu havzası gibi mahdud bir su menbaı manzarasını alıyor, fakat içilebilecek berrak ve safî bir menba’ halinde değil, kara balçıkla bulanmış, dibi görünmez zulmet alûd bir kuyu halinde görünüyor ve Güneş bunun ufkunda gurub ederken zaıyflamağa başlıyan şa’şeası allı morlu akisleriyle puslar içinde çalkalanarak muzlim bir batağa batıyor da battığı nokta balçıklı bir göz gibi bulanıb kararırken aynı zamanda renk ve buhariyle kaynıyan kızgın bir köz halinde bulunuyor. Demek Zü’lkarneynin vicdanında gurubun bıraktığı intiba’ bu olmuştur, ki bu müşahedenin en ıbret engiz mazmunu nihayet bir halde tevakkuf edeceği muhakkak olan Dünya şevketinin mahdudiyyetini görmek ve fanîliğini anlamaktır. قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ – Bu kavil, doğrusu Zül’karneynin nübüvvetinde zâhirdir.
87. قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ الخ – Demek ki Zül’karneyn ta’zib veya ihsan: dilediğini yapmakta muhayyer bırakıldığı halde yine sebebsiz hareket etmedi, ta’zibi zulmedenlere, ihsan ve mükâfatı da iyman edip ameli salih yapanlara tahsıs etti, kudret ve ihtiyarını sui isti’male kalkışmadı, zira kendisinin de nihayet rabbına reddolunacağını biliyordu 89. ثُمَّ sonra da - ya’ni Mağribde yapacağı icraat yaptıktan sonra da اَتْبَعَ سَبَبًا bir sebeb ta’kıb etti - Garbe gurub eden Güneşin Şarka dönmesi gibi Mağribeden Maşrıka giden bir yol peşine düştü 90. حَتّٰىٓ اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ tâ gün doğuya kadar gitti - ya’ni Arzda Güneşin hailsiz olarak doğduğu noktaya kadar gitti ki bu nokta Afrikanın sahili Şarkîsi olmak muhtemil ise de zâhir olan Asyanın Aksaya Şarkı olmaktır. وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ vardığın onu öyle bir kavm üzerine doğuyor buldu ki لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًا biz onlara onun berisinden bir sütre nasb etmemiştik - ebniyeleri yok, hattâ elbiseleri yok, Güneşin altında yanıyorlar. Netekim elhalete hazihi Sûdanda, Avusturalyada böyle çıplaklar vardır. Maamafih murad urfde mütearef olduğu üzere şayanı ehemmiyyet bir setr-ü siper olduğu takdirde çadırlar dahi ehemmiyyetli bir sütre olamıyacağı cihetle bu ma’nâ badiyede yaşıyanların ekserîsine sadık olur.
91. كَذٰلِكَ Öyle وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَالَدَيْهِ خُبْرًا halbuki onun yanında neler vardı, temamen biliyorduk - ya’ni onların öyle çıplaklığı karşısında Zül’karneynin mülkünde o kadar çok esbab-ü vesaıt vardı ki tamamını ancak Allah biliyordu. Zül’karneyne her şeyden sebeb veren Allah bunları güneşin alnına koymuş bir setir sebebi bile vermemişti. Binaenaleyh bunları gördüğü zaman Zülkarneynin ne hisler duyduğunu, ne işler yaptığını da Allah bilir.
92. ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا Sonra da diğer bir sebeb ta’kıb etti - Garb ile Şark arası bir yol gitti. Ki bu da ya Cenuba veya Şimale olabilir. Maamafih müfessirînin ifadelerine nazaran Şimale gitti 93. حَتّٰىٓ اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ ta iki sedd arasına vardığında -
SEDDETMEK bir şey’in kediğini sağlam kapamaktır. İki şey arasına hail olan hâcize sedd denildiği gibi
dağa dahi ıtlak olunur. Netekim burada iki dağ diye tefsir edilmiştir. Ba’zıları hılkî olan, «sin» in zammile «süd», sun’ı beşerle yapılana da feth ile «sed» deniliyor demiş, ba’zıları da evvelki gözle görünen, ikincisi görülmiyendir demiş, bu âyette iki vecihle de kıraet bulunduğundan ikisinin de aynı ma’nâda olduğu anlaşılır denilmiş ise de bu iki kırâetin başkaca birer nükteyi tezammun etmiş olmaları da melhuzdur. Binaenaleyh iki sed, sun’î iki mania olabileceği gibi iki deniz, iki kıt’ai arz, iki dağ gibi hılkî, yâhud mer’î ve gayrı mer’î de olabilecektir. Müfessirîn, bu «seddeyni» «cebeleyn» ya’ni iki dağ diye tefsir etmişlerdir. Ancak bu iki dağı ta’yin etmek için karîne yoktur. Bu babda rivayetler ise üç kavle müntehî oluyor:
1 - Bu iki dağ, Şimalde Şarkı velyeden cihetten Arzı Türkün munkatı olduğu yerde denilmiştir ki Zemahşerî ve Ebüssuud buna i’timad etmişlerdir. Arzı Türkten murad, Maverâennehir denilen küçük Türkistan ise bu kavil, seddi Çin mevki’ne işaret demek olur.
2 - Ermenistan ile Azerbaycanı velyeden cihetten Türkistanın munkatı’ olduğu yerde denilmiştir. Kazı Beyzavî bunu tercih etmek istemiştir. Bu kavle göre bu dağlar, Kafkas dağları ve beynesseddey, Demirkapı mevki’ oluyor ki İbni Haldun, Ebülfida gibi müverrihlerin beyanına göre buruda Nuşirevan bir sed yapmıştı. Ebû reyhan demiştir ki bu mevzı’ın, na’mureden Şimali Garbî rub’unda olması ıktıza ediyor اه. 3 - Şimalin âhirlerinde iki cebeli münîf ki Hazkıyal aleyhisselâmın kitabında «âhirülcirbiya» denilmiştir. Bu cirbiya ismi ise bize Sibirya ismini andırıyor. Bunun ise garbî velyeden cihetten âhiri, ural dağları, Şarkı velyeden cihetten de Behreng boğazı tarafları olmak haysiyyetile evvelki kavillere dahi münasebeti vardır. Bu surette iki dağın arası İstanoy dağlarıle Ural dağlarının arası demek olan Sibiryanın kendisimidir? Garbında Ural dağlarıle Kafkas dağları arasımıdır? Yoksa Şarkında Behrenge doğru Kamçatka tarafındaki dağların arasımıdır ta’yin etmek mümkin olmuyor. Kur’anın ifadesinde ise bu iki seddin semtini anlıyabilmek için Mağrib ve Meşrık cihetlerinden başka bir karîne yoktur. Bundan ise garbî Rusya ciheti muhtemil olduğu gibi bir zamanlar Asyanın Behreng boğazından Amerikaya ittisali bulunduğuna ve Zülkarneyn de tarihi kadîme âid olduğuna göre Asyının Şarkında, Amerikanın Garbında bulunan Behreng mevkıi olmak da pek muhtemildir. Bunlardan başka Şarta Seddi Çin. Garbda Babül’ebvab ma’ruf olduğuna göre iki sedden murad, bunlar olmak daha zâhirdir denilebilir. Gerçi Zülkarneynin zamanında bunlar henüz mevcud ve ma’ruf değilse de Kur’anın nüzulü sırasında mevcud ve ma’ruf olmaları ta’rif için kâfi olabilir. Bu surette bu iki sedd arasından murad, Türkistan olmak lâzım gelir. Bu da bundan sonraki kavim hakkında zikr edilecek rivayete muvafık oluyor.
Hasılı iki sedd arasına vardığında وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا bunların ötesinde bir kavim buldu ki لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا hemen hemen söz anlıyamıyacak bir halde idiler. - Ya’ni başka lisan bilmedikleri gibi zihinleri basît, fehimleri kısa idi. «يا» nın zammı, ve «قاف» ın kesriyle «يفقهون» kıraetlerine göre: hemen hemen söz anlatamıyacak bir halde idiler. Dilleri garîb, ifadeleri kasırdı. Zülkarneyne her şeyden bir sebeb verilmemiş olsaydı bunlara söz anlatamıyacak, onlar da derdlerini anlatamıyacak idiler. Maamafih bunlar, şimdi anlaşılacağı üzere ehlini bulunca kuvvet teşkil edebilecek, işe yarayacak bir kavm idi. Kur’an bunun hangi kavm olduğunu tasrıh etmemiştir. Fakat müfessirîn, Türk denilmiş olduğunu nakledegelmişlerdir. O halde demek oluyor ki Ye’cûc ve Me’cûce karşı yapılacak seddi Zülkarneyn, Türklerin kuvvet ve ianesiyle yapacaktır. Şöyle ki: O söz anlamaz veya anlatamaz gibi bulunan kavim 94. قَالُوا يَاذَا الْقَرْنَيْنِ Ya Zelkarneyn! Dediler: اِنَّ يَاْجُوجَ وَمَاْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ hakıkat Ye’cûc ve Me’cûc Arzda berbad ediyorlar, önlerine geleni tahrib eyliyorlar, bırakılırlarsa bütün Arzı ifsad edecekler.
YE’CÛC VE ME’CÛC, yâhud Yacûc ve Macûc isimleri lisanı Araba diğer lisandan menkul ucme kelimeler olduğu anlaşılıyor. Firenkler de bunlara Yagug ve Magug demişler ve Şeytan zürriyyeti addederlermiş, netekim kurunı vustâyı açan muhacereti akvamda Garbî Roma imparatorluğunu istîlâ eden Hünlere böyle demişlerdi ki Barbar ta’birinden daha şedid demek oluyor. Fivakı’ ehli kitabdan ba’zılarının Ye’cûc ve Me’cûcu Hazreti Âdemin bir ıhtilâmından husule gelmişler diye bir efsane naklettiklerini ba’zı tefsirler de hikaye etmişlerdir. Halbuki Tevratta sifri evvelin onuncu faslında Ye’cûc Yâfisin oğullarından diye tasrıh edildiği gösteriliyor. Bu sebeble olmalıdır ki Vehb ibni Münebbih ve daha ba’zı zevat, Ye’cûc ve Me’cûcun evlâdı Yâsiften iki kabîle olduklarına cezmetmişler ve müteahhırînden bir çokları da buna ı’timad eylemiştir. Maamafih Kur’anda tesniyi ile «yüfsidani» denilmeyip de «müfsidune» denilmesi kesretlerine işaret olmak gerektir. Onun için iki değil, yirmi kabîle diyenler olduğu gibiYer yüzündeki insanların onda dokuzuna kadar ekseriyyeti Ye’cûc ve Me’cûc olduğunu nakledenler de olmuştur. Ebû Hayyan der ki: bunların aded ve eşkâli hakkındaki sözlerin hiç biri haberi salih değildir. اه. Velhasıl Ye’cûc ve Me’cûc vaktiyle bir veya iki kavmın ismi hassı olsa da doğrusu lisanı islâmda mütearef olan mefhum şudur: Aslı ve nesebi belirsiz, din ve millet tanımaz bir halitai beşer ki hurucları eşratı saattendir. Arzı ifsad edeceklerdir. فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا binaenaleyh bizimle onlar arasında bir sed yapmak üzere sana bir harc bir vergi teahhüd edelim mi? - Burada dahi nin fethiyle de zammiyle de kıraet vardır.
Buna cevaben Zülkarneyn 95. قَالَ dedi ki مَا مَكَّنّٖى فٖيهِ رَبّٖى خَيْرٌ Rabbımın beni içinde bulundurduğu müknet ve makam, daha hayırlıdır, - Ya’ni ona hacet yok. Min tarafillâh bulunduğum makam, kuvvei maliyye ve esbabı saire ı’tibariyle sizin tesavvur ettiğiniz mertebeden daha yüksek ve daha nafi’dir. Ben sizin öyle malî ücretinize tenezzül etmeksizin istediğinizden daha iyisini teberrüan yapabilecek bir ıktidar içindeyim فَاَعٖينُونٖى بِقُوَّةٍ binaenaley siz, bana kuvvet ile iâne ediniz -ya’ni malî masrafa karışmayınız da adamla, amele, san’atkâr, âlât ve edevat tedarükünde emrime âmâde olarak fı’len yardım ediniz اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا ki ben sizinle onların arasına bir redim yapayım - ya’ni sedden daha muhkem bir şey, daha büyük daha metin bir gergi. Bu reddim o kavm ile Ye’cûc ve Me’cûc arasında yapılması söylendiğine nazaran salifüzikir iki sedd arasında değil, onların otesinde bir mevkı’de olması ıktıza eder. Çünkü bunu taleb eden o kavm iki sedden ötede bulunduğu cihetle Ye’cûc ve Me’cûc ile araları daha ileride olmak lâzım geliyor.
96. اٰتُونٖى زُبَرَ الْحَدٖيدِ Bana demir zübreleri getirdiniz -
ZÜBER, zübrenin cem’idir. Zübre büyük demir kıt’ası demek olup Kamusta mezkûr olduğu üzere örs
ma’nâsına da gelir. Ya’ni demir alât ve edevatiyle demir kütleleri, demir zümreleri getiriniz dedi, getirdiler حَتّٰىٓ اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ ta iki sadef arasına denkleştirince - iki sadef karşılıklı iki baş veya iki yan teşkil iki meyl ki buna iki dağ. iki dağın tepeleri veya tepeleriyle kenarları arasındaki yanları, ya’ni yamaçları demişlerse de o kavın ile Ye’cûc ve Me’cûc arasında seddin bir haddini teşkil eden mütekabil iki uç veya sedde konulan kütlelerin bitiştirilecek yanları demek de olabilir.
Karşılıklı iki uç arasını tesviye edince قَالَ انْفُخُوا körükleyip, dedi حَتّٰىٓ اِذَا جَعَلَهُ نَارًا vaktâ ki onu - o körüklettiğini - nihayet bir ateş haline getirdi - قَالَ اٰتُونٖىٓ اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا getirin şimdi üzerine erimiş bakır dökeyim dedi - bunu ba’zılarının dediği gibi demir kinedli bakır perçinli kayalardan müteşekkil bir bina gibi anlamak mümkin olabilir, lâkin ifadenin zâhiri bundan çok yüksek bir san’at ve ameliyyeye mütevakkıf olan demir tûğlalı bakır sıvalı öyle bir bina tasvir etmektedir ki zamanımızda çok müterakkı olan vesait fenniyye ve sınaıyye ile bile i’malini tesavvur müşkildir. Demir kütlelerinden bir dağ ördürüp de körüklüyerek mecmuunu bir ateş haline getirdikten sonra üzerine erimiş bakır dökmek şüphe yok ki müdhiş bir ameliyyedir. Aceba medeniyyeti kadîmede demircilik böyle dehşetli bir ateşi idare edecek böyle büyük bir ameliyyeyi yapabilecek kadar yükselmiş mi idi? İhtimal, fakat bunu ya müfessirînin dedikleri gibi Zülkarneynin bir mu’cizesi telâkkı etmek veya bununla beraber san’atın istikbaldeki imkânı terakkısine işaretle yapılan redmin son derece kuvvet ve metanetinden bir kinaye ve temsil gibi anlamak daha zâhirdir. İâne işi daha ziyade bu ma’nâya bir karînedir denebilir. Ya’ni o kavmin kuvvet ve gayreti ile Zülkarneynin o himmeti Ye’cûc ve Me’cûce karşı öyle i’cazkâr bir redim husule getirdi ki bunun derecei metanetini anlıyabilmek için körüklenerek ateş haline getirilmiş demir kütleleri ile harcı, sıvası erimiş bakırdan müteşekkil yalçın bir sedd tesavvur etmek gerektir. Bu suretle hem bir sed hem bir süddolan bu redim öyle yüksek ve muhkem bir şey oldu ki o Ye’cûc ve Me’cûc 97. فَمَا اسْطَاعُوٓا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا artık onu ne aşabilirler, ne delebilirler - halbuki ne yüksek dağlar aşmış ne metîn istihkâmlar delinmiştir. Demek ki bunun sirri Zülkarneynin döktüğü mâyi’de idi. Demek ki o, alel’ade bir madde değil, ilâhî bir kuvvet idi. Onun için: 98. قَالَ dedi ki هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّٖى işte bu, rabbımdan bir rahmettir. - Ya’ni ne sizin işinizdir, ne benim, mahza nı’meti ilâhiyyeden bir ınayeti rabbaniyedir. Maamafih bunun da bir eceli vardır فَاِذَا جَآءَ وَعْدُ رَبّٖى جَعَلَهُ دَكَّآءَ rabbımın va’di geldiği vakıtta onu hâk ile yeksan edecektir. وَكَانَ وَعْدُ رَبّٖى حَقًّا ve rabbımın va’da haktır. - Kıyamet muhakkaktır. İleride Sûrei Enbiyada geleceği vechile «حَتّٰىٓ اِذَا فُتِحَتْ يَاْجُوجُ وَمَاْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ» sirri zahir olup Ye’cûc ve Me’cûc çıkacak, nizamı Arz, fesad bulacak, Kıyamet kopacaktır. Ba’zıları bunu seddi Çin zannetmişler ve binaenaleyh Ye’cûc ve Me’cûcun Mogollar ve Tatarlar olduğunu tevehhüm eylemişlerdir. Gerçi Pekin civarında denizden başlıyarak Altay dağlarının altlarına doğru yüzlerce saatlik bir mesafede uzanıp giden seddi Çinin hicretten dokuz asır kadar evvel dördüncü Çin sülâlesi devrinde Şimalden Mogol ve Tatarların tecavüzlerine karşı yapılmış olduğu tarihen nakilediliyor ve asârı cesimenin en hüyüklerinden sayılıyor ise de yapılmasından çok bir zaman geçmeksizin aşılmış geçilmiş olan bu seddin metaneti ve sureti binası Kur’anda mezkûr olan evsafa mutabık olmadığı anlaşılıyor. Diğer taraftan ba’zıları da demir kapı seddi demişler ve binaenaleyh Ye’cûc ve Me’cûc bu günkü Rusya sahasında tesavvur eylemişlerdir ki bu harab olmuştur. Doğrusu Kur’andaki evsaf, ikisine de muntabık olmadığı gibi diğer yerlerde ma’lûm olabilen sedlerin de hiç birine uymıyor, Allahü a’lem Kur’anın haber verdiği bu redim Zül’karneynden onun yapılmasını taleb eden kavmin bu sayede teşkil ettikleri hey’eti içtimaıyyeleri olsa gerektir ki demir kütleleri gibi salâbetli olan unsurlarına akıtılan feyzı rabbanî ile teşekkül etmiş madde ve ma’nevî bir sedd demek olur. Eğer bu kavmin, müfessirînin veçhile Türk idise burada Zül’kârneyne kuvvetle yardım eden Türklerin mazıde Arzı fesaddan kurtarmak için ettikleri hizmetin ehemmiyyeti iş’ar edilmiş olduğu gibi bi’seti seniyyeden sonra islâma yapacakları hizmete de işaret edilmiş demektir. Ve şu halde Türklerin inkırazı, Ye’cûc ve Me’cûc seddinin yıkılması ve nizamı Arzın fesadı demek olacaktır ki eşratı saattendir.
Hâsılı Şark-u Garbı dolaşan Zül’karneynin en büyük işi, mahzâ bir rahmeti rabbaniyye olan bu redmin inşasıdır ki yıkılması Yer yüzünde beşeriyyetin pek büyük bir felâketi olacaktır.
Nizamüddin Haseni Nisaburî «Garaibül’kur’an ve Regaibül’fürkan» namındaki tefsirinde buraya müteallık te’vilâti Sofiyyeden olmak üzere der ki: insan için terbiye ve irşad ile tahsıli mümkin bir kemali meknun ve bir kenzi medfun bulunduğu beyan edıldikten sonra Zül’karneyn kısasiyle şu da beyan edilmiş oluyor ki Arzda hılâfete müstehıkk olan ancak insani kâmildir, o ise iki canibine malik olan Zül’karneyndir. Çünkü ona Arzda temkin verilmiş ve vesaıt-u esbab âleminde her şeyin sebebine irdirilmiştir, bu suretle o hem nefsinde kâmil hem de gayrısini mükemmil olmuştur. Binaenaleyh bir sebeb ta’kıb ederek aşağı âleme doğru gitti ki o ruhı insanî Güneşinin Mağribidir, onu bir «ayni hamie» de batıyor buldu ki o âlemi tabiat ve ecsaddır. Ve orada bir kavim buldu onlar, kuvayı bedeniyye ve nüfusi Arzıyyedir. Ya Zel’karneyn, dedik, ya onları riyazat bıçağı ve mücahede kılıciyle öldürmek suretiyle ta’zib edeceksin yâhud da haklarında rıfk-u müdarâ ile güzellik yapacaksın, hâ, dedi: haysıyyetini mevzıinın gayrıda isti’mal ile alçaltarak zulm edene azâ bedeceğiz, arzu ve muradının hılâfına kahreyliyeceğiz, sonra rabbı olan Allah tealâya reddolunacak o da onu te’bıd azâbile ta’zib edecek. İyman edip salih amel yapana ise mükâfat olarak husnâ var ki o, vusul ve vısal makamıdır, hem ona emirlerimizden yüsür söyleyeceğiz ki o da fenâ ve mücahededen sonra hafiflik ve istirahattir. Sonra ervah âlemine vusul esbabından bir sebeb ta’kıb etti ki o insanın nefsi natıkası Güneşinin matlaıdır. Onu cismanî alâkalardan tecerrüd etmiş bir kavm üzerine doğuyor buldu, nihayet iki sedd arasına vardığında ki o teayyüş ve temeddün âlemi ve bedenin salâhı - meâde doğru cismaniyyet suretiyle kıyam ve kıvamı esbabının sahai cevelânıdır. Onların önünde hemen hemen söz anlamıyacak gibi bir kavm buldu, bunlar, gâyei emirleri cehli basıt olan avam, dediler ki Ye’cûc ve Me’cûc ya’ni muhtelif tabiat kuvvetleri beşeriyyet Arzında havassını mâ - hulika - lehinin gayrısında kullanarak fesad yapıyorlar biz, sana harc versek, terki vücud ve bezli mevcud etsek de bize bir sed yapıversen olur mu? Bana, dedi: kuvvet ile ya’ni himmeti sarife ve azîmeti sadıka ile yardım edin, demir kütleleri ya’ni melekâtı rasiha yahud demir gibi sağlam kalbler getirin, iki ucu denkleştirince: «مِنَ الْمَهْدِ اِلَى اللَّحْدِ» olunca üfleyin! Dedi: ezkâr-u evrada devam edin, nihayet kalb demirinde taat ve zikir hararetinin te’siriyle onu ateş haline getirince, getirin, dedi: ona bakır kaynağı dökeyim. Şeytanın hîlesi işlemiyecek veçhile o kalblerin içine mahabbet cevheri metanet kimyası dökeyim de ona rahmânın mâsivası yükselmesin. «حَسْبِىَ اللّٰهُ وَحْدَهُ» Zül’karneynin sözü hıtam buldu. Şimdi bakın va’di hak nasıldır? Hak tealâ buyuruyor ki: ٩٩ وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فٖى بَعْضٍ وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا ١ وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِرٖينَ عَرْضًا ١ ١ اَلَّذٖينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ فٖى غِطَآءٍ عَنْ ذِكْرٖى وَكَانُوا لَا يَسْتَطٖيعُونَ سَمْعًا ٢ ١ اَفَحَسِبَ الَّذٖينَ كَفَرُوٓا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادٖى مِنْ دُونٖىٓ اَوْلِيَآءَ اِنَّآ اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرٖينَ نُزُلًا ٣ ١ قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَرٖينَ اَعْمَالًا ٤ ١ اَلَّذٖينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا ٥ ١ اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَآئِهٖ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقٖيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْنًا ٦ ١ ذٰلِكَ جَزَآؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوٓا اٰيَاتٖى وَرُسُلٖى هُزُوًا ٧ ١ اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا ٨ ١ خَالِدٖينَ فٖيهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
Meali Şerifi