AyetSûreler

Kehf Sûresi 75. Âyet

Mekke · Cüz 16 · Sayfa 302

۞قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِيَ صَبۡرࣰا ۝٧٥

Hızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 75–82. âyetleri birlikte ele alır.

77. حَتّٰىٓ اِذَآ اَتَيَآ اَهْلَ قَرْيَةٍ nihayet bir karye ehline vardılar - ileriden anlaşılacağı üzere bu bir şehir idi, bir çokları Antakye olduğunu söylemiş. Antakye ismi müteahhır olduğuna göre eski ismi başka olmak lâzım gelir. Bundan başka (Übülle) denilmiş, (Berka) denilmiş, Nesarânın nisbet olunduğu Nâsıra denilmiş, Bacırvan denilmiş, arzı Rumda bir karye denilmiş, Endelüste Cezirei Hadrâ denilmiş, şu halde bu karyenin mevsukan ta’yini matlûb olmadığından nekire gösterilip yalnız şöyle bir vasfı anlatılmıştır: Bir karye ki اسْتَطْعَمَآ اَهْلَهَا ahalisinden yiyecek istediler فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا de onları müsafir etmekten ibâ ettiler. - Burada «اهل» in iki def’a zikrolunması birisi şehrin asıl hükûmeti. biri de umum ahalisi olmak gibi iki ma’nâya işaret olsa gerektir. İkisinden de maksud, aynı ma’nâ ile ahali demek olduğuna göre tekrar, mücerred teşnı için olmuş olur. Filvakı’ bu karyenin havass-ü avammiyle bütün ahalisi o kadar alçak imişler ki iki kişiyi müsafir etmekten çekinmişler. Bu alçaklığa karşı gösterilen büyüklüğe bakınız: فَوَجَدَا فٖيهَا جِدَارًا يُرٖيدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُ o vakıt orada bir divar buldular ki yıkılmak istiyordu hemen onu doğrultuverdi. - Nakledildiğine göre bu bir kal’a divarı gibi yüksek ve kalın bir divar imiş, ba’zılarının zannettiği gibi ihtimal bunu yıkmış ve durup yeniden yapmıştır. Lâkin böyle bir memlekette, o garib vaz’ıyyette bir divarı yıkmaya kalkışmak bile alel’âde bir şey olmıyacağı teammül olunursa siyakı beyandan bunun bir harika tarzında doğrultuluvermiş olduğunu anlamak lâzım gelir. Netekim İbni Abbastan ve ibni Cübeyrden rivayet olunduğu söylenmiştir. Ve Kurtubî tefsirinde sahih olan budur demiştir. Fivakı’ Enbiya ahvaline ve cereyanı kıssaya yakışan da budur.

Bunu gören Musâ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا dilese idim, dedi: her halde buna bir ücret alırdım-yiyecek istemek gibi acı bir ıhtiyacın mütehakkık olduğu bir sırada mümkin olan bir kesbi bırakıp fuzulî bir teberru’ yapmağa kalkışmak Musâya ma’nâsız göründü de sabrını tutamadı. Şu kadar ki bu def’a evvelkiler gibi hıddet ile değil, mülâyemetle ı’tiraz etti ve bâlâdaki sözü mucebince müsahabetin inkıtaı lâzım geleceğinden çekinmedi. Onun için Hızır da:

78. قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْنٖى وَبَيْنِكَ İşte, dedi, bu benim aramla senin aranda firaktır. سَاُنَبِّئُكَ بِتَاْوٖيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا Artık sabra dayanamadığın o şeylerin te’vilini sana söyliyeyim-ya’ni gemi, oğlan, divar hakkında yaptığım şeylerin sana hafî kalan meal ve maksadını, bâtındaki vech-ü hikmetini anlatayım. Şöyle ki:

79. اَمَّا السَّفٖينَةُ ilh... مَلِكٌ Bu Gassan meliki Cülendâ ibni Kerker idi denilmiş, Endelüs cezîresinde Mıkvâd ibnil’cül bend idi denilmiş. Namı böyle zulm ile dasitân olmuş olan bu kıral her gemiyi gasben alıyordu. - Ya’ni sağlam, kusursuz olan her gemiyi gasbediyordu. Binaenaleyh gemiyi biraz yaralayıp ayıplandırmak, o gasbdan kurtarmak için ehveni şerreyni ıhtiyar ile o miskinlere muavenet kabilinden bir maslahat idi. İşte ahkâma ilâhiyyede böyle zâhiren zarar gibi görünen şeylere tesadüf olunur ki ledünniyyâtı bilinirse onların zarar değil, menfaat olduğu tebeyyün eder.

80. وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ Oğlana gelince: ebeveyni iki mü’min idi فَخَشٖينَآ اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا binaenaleyh bunları tuğyan ve küfre bürümesinden korktuk - ya’ni sakındık, ya’ni oğlan göründüğü gibi ma’sum değil idi, bülûğa irmiş, azmış bir kâfir idi ki anasını babasını da küfr-ü tuğyanın istiylâsı altına almak üzere idi. Yâhud henüz sabî ise de öyle küfr-ü tuğyana müsteıdd idi ki sağ kalırsa ileride anasını babasını bile azıtacak, onları da küfre bürüyecek idi, halbu ki o ana, babanın iymanlarındaki hulûsu min tarafillâh böyle bir şerden muhafaza olunmağa lâyık ve onun sabî iken ölmesi hepsi hakkında hayırlı idi 81. فَاَرَدْنَآ اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا de istedik ki iki mü’minin rabbı kendilerine temizlikçe ondan daha hayırlı ve rahmete daha yakın bir bedelini versin - hem oğlanın yüzünden görecekleri şerden kurtulacaklar, hem de onun ölümiyle duyacakları acıya mukabil daha sevimli bir evlâda nâil olacaklardı ki o oğlan ölmeyince bu olmıyacak idi. Rivayet olunduğuna göre ona bedel Allah, bunlara bir kız vermiş ve bu kız bir Peygamber validesi olmuş ve o Peygamberin elile ümmetlerden bir ümmet, hidayete irmiştir.

82. وَاَمَّا الْجِدَارُ Divara gelince: فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتٖيمَيْنِ فِى الْمَدٖينَةِ şehir de iki yetîm oğlanın idi وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا altında bunlar için bir kenz var idi - ya’ni bunlar için saklanmış bir altın ve gümüş defînesi vardı. Bunun bir takım hikmet ve nesayihi muhtevi bir altın levha olduğu da merviy ise de evvelkisi zâhirdir. وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًا ve babaları salih bir adamdı - ya’ni o defîne onlara salih bir babanın mirası idi, halâlinden kazanılmış ve fî sebilillâh sarfolunmak için husni niyyetle konmuştu «وَالَّذٖينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلٖيمٍ» âyetinde zemmolunan mezmum kenzlerden değil idi. O iki yetîm, yalnız yetîm olduklarından dolayı değil, babalarının salâhından müstefid olarak o defîneye nâil olacaklardı. Bu zatın salâhı cümlesinden olmak üzere denilmiştir ki: çok emîn bir adamdı, nâs ona emanetler tevdi’ ederler o da verdikleri gibi teslim ederdi.

Hâsılı iki oğlu yetîm kalmış olan o salih babanın salâhı ındallah zayi’ olmıyacaktı: فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَآ اَشُدَّهُمَا binaenaleyh rabbın o iki yetîmin bülûğ ve kemale irişmelerini وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا ve irişip defînelerini çıkarabilmelerini irade buyurdu - bunlar büyümeden divar yıkılmış olsa idi o defîneyi başkaları bulacak ve zayi’ olacaktı düşünmeli ki o hal-ü vaz’ıyyette yıkılmak üzre bulunan bir divarın altında iki yetîme aid bir defînenin mevcudiyyetini bilip de onun vakti merhununa kadar muhafazasını te’min etmek ne kudsî bir iştir رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ hep bunlar rabbından bir rahmet olaraktır. وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرٖى ve ben onu, o yaptıklarımı kendi emrimden yapmadım - ya’ni kendi rey-ü ictihadımdan değil, rabbının bildirdiği emriyle onun bir rahmeti olmak üzere yaptım, bir vazifem idi ذٰلِكَ تَاْوٖيلُ مَالَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا işte senin sabra dayanamadığın şeylerin te’vili budur. Kıssanın burada bitmesinden anlaşılıyor ki bu beyana karşı Musâ. bir şey dememiştir. O halde bu beyan ve te’vilde reddedilecek bir şey görmemiştir. Demek ki Musânın zâhiren muzır ve münker gördüğü şeyler hakikatte öyle değil imiş, onun inkâr etmesi nazarından hafiy olan esbab ve hikmetine vakıf olmamasından neş’et ediyormuş öyle ki o esbabı hafiyye, iyzah olununca zâhir ve bâtın birleşiyor, hukmi hakta niza’ kalmıyor. O halde demek olur ki muktezaya bâtın, muktezayı zâhire muhalif olabilir. Fakat bundan dolayı hakikatle şeriatin tehâlüfü lâzım gelmez. Zira şeriat, hukmi haktır. Hukmi hak da hakikatte ne ise odur. Onun için bâtına me’mur olan Hızır, emri hakkolan ve şeri’ ile amil olduğu gibi şeriat ile me’mur bulunan Musâ da hakikat iyzah olunduğu zaman şer’an i’tiraza mahall olmadığını görüyor. Bunun için imamı rabbanî mektûbatının cildi evvelinde kırk üçüncü mektubda demiştir ki «bir takımları ilhad ve zendekaya meylederek maksudı aslî şeriatin maverâsında olduğunu tahayyül etmişlerdir, hâşa ve kellâ sümme hâşa ve kellâ böyle kötü bir i’tikattan Allaha sığınırız, tarikat ve şeriat birbirinin aynıdır. Aralarında kıl ucu kadar muhalefet yoktur. Şeriata her muhalif olan merduddur. Ve şeriatın reddettiği her hakikat da’vet bir zındıklıktır.»

Yine aynı cildde kırk birinci mektûb esnasında şeriat, tarikat, hakikat bahsinde demiştir ki «meselâ dilin yalan söylememesi şeriat, kalbden yalan hatırasını nef’yetmek eğer tekellüf ve teammül ile olursa tarikat ve eğer bilâ tekellüf müyesser olursa hakikattir. Velhasıl bâtın olan tarikat ve hakikat zâhir olan şeriatın mükemmilidir. Binaenaleyh tarikat ve hakikat yoluna sülûk edenlerden esnayı tarikta zâhiren şeriate muhalif ve münafi umur zuhur eylerse hep bunlar sekri vakıttan ve galebei haldendir. O makamı geçip ayıldıkları vakıt o münafat bilkülliyye kalkar ve o zıd ılimler tamamiyle hebaen mensûra olur » اه. Ancak burada şayanı dikkat bir nokta vardır ki o da Hızrın öldürdüğü gulâm, mes’elesidir. Eğer bu gulâm, baliğ idiyse filhal küfr-ü tuğyanına huküm, şeriata muvafık olur. Fakat cumhurun dedikleri gibi henüz baliğ olmamış bir sabîy idiyse onun küfr-ü tuğyanı nihayet istikbal vaki’ olacak bir hakikattir. Hızır ılmi ledünnî ile onun hal-ü istikbaldeki bütün ledünniyyatını bilmiş dahi olsa bir sabîy şöyle dursun bir baliği bile ileride yapacağı cürümden dolayı katletmek şüphe yok ki şer’a muhalifdir. Netekim Hazreti Ömer radiyallahu anh Mugîrenın kölesini görünce bu beni katledecek demiş, kendisinin katili olacağını bilmiş idi, o halde neye bırakıyorsun ya Emîrelmü’minîn dediklerinde ne yapayım henüz bir şey yapmamıştır ve sırf kalbindeki şeyden dolayı da şer’un muâhaze olunmaz dedi, ve dediği gibi ertesi gün şehid oldu. Şu halde Hızrın katlettiği eğer sabî ise bundaki huküm, hakikat ile şeriat arasında bir tehalüf noktası teşkil etmez mi? Ve bu surette Musâ bu te’vile nasıl kani’ olur? Buna söylenebilecek cevab şu iki vecihten birisi olabilir?

1 - Musânın te’vile i’tiraz etmemesinden zâhir olan şudur ki onun «نفسا زكيه» diye bir ma’sum zannettiği oğlan, sabî değil, baliğ azgın bir kâfir, katli vacib bir genç imiş. Bu karîne karşısında sabî idi kavli teslim olunamaz.

2 - Şer’ın hakikati Allahın emridir. Hızır da bunu kendiliğinden değil, Allahın emriyle yaptığını söylemiş, Musânın i’tiraz etmemesine sebeb de bu olmuştur. Zira bu suretle Hızır ahvali mahsusada bir şeriati mahsusa ile me’mur bir Peygamber olduğunu anlatmış demektir. Binaenaleyh o sabî hakkında icra ettiği katil hukmü kıyasa muhalif olmakla beraber Hızır için vahyi mahsusa müstenid bir şer’i hassolmuş olur. Bu ise şeriat ile hakikat arasında bir ihtilâfa değil, iki Peygamberin şeriatleri beyninde bir farka raci’ olur. Ve Musâyı Hızırdan ayıran en mühim nokta da bu farktır. Beyan olunan üç vak’adan üçü de Hızrın hem tarzi ılminde hem de tarzi fi’linde başka bir hususiyyet gösterdiği gibi bilhassa gulâm vak’ası şer’inde de bir hususiyyet göstermektedir:

Evvelâ; ılim noktai nazarından bakıldığı zaman onun ılmi kemi, gulâm, dıvar hakkında olduğu gibi eşyanın mâverai şuhudu olan ledünniyyâtını, istikbaldeki mukadderatı, mazıdeki hafayayı zâhiri hal gibi bilivermekte olduğu anlaşılıyor. Onun için buna ılmülgayb, ılmi bâtın, ma’nâyı hassıyle ılmi ledünnî demişlerdir.

Saniyen; fiil haysiyyetinden bakıldığı zaman yaptığı şeyler, halktan hakka doğru giden fiiller değil, haktan halka doğru olan fiillerdir. Binaenaleyh o, Musâ gibi halkı hakka götürmeğe me’mur değil, haktan halka olan mukadderatın infazına me’mur demektir. Ve şu halde oğlanı öldürmesi de biemrillah vefat eden sabîlerin ruhlarını kabza müvekkel olan Melekülmevtin vazife ve mes’uliyyeti gibi olur.

Salisen; şer’ıyyet, ta’biri âharla husn-ü kubuh noktai nazarından bakıldığı zaman fiilleri, nazardan gaib olan esbabı hafiyyeye mübteni olduğu için zâhiren çirkin ve hikmetsiz görünüyor. Esbabının iyzahiyle hakikata mutabık olduğu zaman ise üçte ikisi kıyası muvafık ve biri alâ hılâfilkıyas bir istihsan olduğu anlaşılır. Musâ onun ılmindeki hususiyyeti daha evvel ledünden haber almış, ondan bir ruşd öğrenmeğe gelmişti, gördüğü nümune ise ona ciheti amelliyye ve şer’ıyyede kendisinin me’muriyyetine tevafuk etmiyen ve bununla beraber i’tiraza da hak vermiyen hususiyyetler bulunduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine aralarında mufârekat lüzumu tehakkuk etmiştir. Demek ki Musâ, ılmini tebliğ ve ızhara me’mur ulül’azimden bir Peygamber olduğu halde Hızır, tebliğa değil, hemen icraya me’mur idi. Bundan dolayı Hızırın bir Nebî değil, bir veliy olduğuna kail olanlar olmuştur. Lâkin yalnız veliy olsa idi oğlanı öldürmek için hukmi mahsusa sahib olamazdı. Bu suretle kıssa Hızrın Musâdan efdaliyyetini ıktıza etmez. Ancak Musânın câmiulküll olmadığını ve ılmi ledünden Musâya verilmiyen şeyler bulunduğunu anlatmış olur. Bu da hem Hızrın hem Musânın mazheriyyetlerini câmi’ bir zülcenâhayn tesavvurunu telkin ile makamı Muhammedînin ekmelliyyetini tefhim için bir tevtıe demektir. Onun için bu kıssadan Zülkarneyn suâline geçilerek buyuruluyor ki: ٨٣ وَيَسْئَلُونَكَ عَنْ ذِى الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًا

Meali Şerifi